İçeriğe geç

Bir Yalan Söyle

Bölüm 12 · 23 dk okuma

Bir Yalan Söyle

Bölüm 12

Dövüş ve Aşk

Aras'ın bana doğru yaptığı hamleden kaçmak için eğildim. İlk olarak yüzümü yumruklamaya çalışmıştı. Eğildiğimde hızlıca açık olan bacak arasından geçip arkasından ona bir tekme savurdum.

Öne doğru gidince hızlıca bana dönüp ayak bileğimi tuttu. Kendine doğru çekip bıraktığında yere yapışmıştım. Üstüme atlamak için hamle yapınca hızlıca çimlerde kendi etrafımda döndüm. Kedi gibi elleri ve ayakları üstüne düştü.

Hızlıca ayağa kalktık. Tekrar birbirimize bakıyorduk. Ayağımı kaldırıp yüzünün dibinden geçirdim. Bunula şaşırdığı için şaşkınlığından yararlanıp karnına bir tekme geçirdim.

Geriye sendeleyince güldü. "İyi oynuyorsun, prenses. Muhtemelen beni yenmek için yeterli değil." İltifatına güldüm. Taktiğini anlamak gayet kolaydı. Bu sözler karşısında hırslanıp, hızlı ataklarla kendimi yormamı istiyordu. Fakat dövüşün başında savunmayı ağırlıkta tutman gerekiyordu.

"Taktiğin güzel ama yeterli değil" dedim. Bu dediğime karşılık bana yaklaştı. Ona gülümsedim.

Bana nasıl bir atak yapması gerektiğini düşünüyordu. Fakat benim oynadığım oyunda düşünmeye zaman yoktu. Bu yüzden ona yaklaşıp hiç beklemediği bir anda dizimi karnına geçirdim.

Nefretimin çeyreğini salmaya başladım. Onun karnına tekrar bir tekme daha geçirdim. Yere sinirle kan tükürdü. Güzel, onu sinirlendirmeyi başardım. Bu şekilde kendini yormasını sağlayabilirim.

Birden üstüme atladı. Benden çok daha ağır olduğu için üst üste yere düştük. Tek elini yüzümün yanına koydu. Kollarımı kaldıracakken dizleriyle el bileklerime bastırmaya başladı. Acıyla minik bir inilti çıkardım.

Yüzüme bir yumruk geçirdi. Tamamen savunmasız kaldığımı düşünüyordu. Burnumdan kanlar boşalırken ve ben bitkin düşerken yüzüme yumruklar atmaya devam etti.

O sırada o fark etmeden bacaklarımı yavaşça karnıma doğru çektim. Yumruklarını durdurup kulağıma yaklaştı "Devam etmek istediğine emin misin? Ya da şöyle sorayım: Tamam mı? Devam mı?"

Ona güldüğümde yüzüme bir yumruk daha geçirdi. O fark etmeden onun karın hizasına getirdiğim ayaklarımla karnına çok sert bir tekme attım. Hafif geriye doğru gidince bir kere daha bacaklarımdan güç alarak iki ayağımla sert bir tekme daha attım.

Bu sefer yere yapıştı ve kan tükürmeye başladı. Hızlıca toparlanıp ayağa kalktım. Ağzımın kenarından ve burnumdan akan kanı elimin tersiyle sildim. Aras ayağa kalkana kadar nefesimi tekrar düzene soktum.

Ayağa kalktığında kısa sürede beni yenme planını mahvettiğim için bana sinirle baktı. Önce hangimiz atak yapacak diye birbirimize bakarak dönerken "4 yıl boyunca, haftada 5 gün, günde 3 saat eğitim almış birini bu kadar kolay yenebileceğini mi sanıyorsun?" diyerek gülümsedim.

O kendini savunmaya almıştı. Bundan yararlanarak ona doğru gittim. Bunu görünce sırıttı. Yumruğumu havaya savurduğumda hızlıca tutarak elimi bükeye çalıştı.

Fakat benim daha iyi bir planım vardı. Ayağımı sağ bacağına geçirip onun yere düşmesini sallarken bende onunla birlikte yere düştüm. Elimi bırakmış öfkeyle bana bakıyordu.

Daha demin onun bana yaptığı gibi tek elimi yüzünün yanına koydum. Hızlıca yüzüne yumruk geçirip kendimi yan tarafa attım ve ayağa kalktım.

Yerde olan koluna ayakkabımın topuğuyla acımasızca bastırdım. Böylece kolunu az da olsa etkisiz hale getirebilirdim.

İnledikten sonra bacağıma doğru bir hamle yaptı. Fakat ben bunu yapacağını tahmin ettiğim için farklı bir yöne doğru zıpladım.

Ayağa kalkıp ayağıyla karnıma güçlü bir tekme attı. Bunun etkisiyle sendelediğimde bundan yararlanıp karnıma birkaç kez daha yumruk geçirdi. Sinirle kafamı yana çevirerek bir sürü kan tükürdüm.

Yaklaşık yarım saat kadar böyle dövüşmeye devam ettik. Onu tekmemle kandırıp yumruk geçirecekken daha hareket bile etmeden kolumu tutarak döndürdü ve beni eğerek kolumu ters çevirdi ve sırtıma bastırdı.

O da acımasızca bileğimden tuttuğu sağ kolumu sol omzuma doğru ittirdi. Kolum uyuşmaya başlamıştı. Ayağımla bacağına doğru bir hareket yaptığımda ikimiz de yere düştük. Fakat bu hareketim onun elimi bırakmasına yardımcı olmadı.

Sinirliydi ve hızlı hızlı nefes alıp duruyordu. Onun nefesleri benimkileri de hızlandırıyordu. Başım boynuna denk gelecek şekilde üstündeydim.

Kolumu çekiştirmeye çalıştığımda diğer elini boynuma götürdü. Sağ kolumu bırakıp diğer elini de boynuma bastırdığında nefesim kesildi. Boynuma sertçe bastırıyordu. Nefes alamıyordum.

Ellerimi boğazımı tutan ellerine götürdüm fakat beni boynumdan kendine daha fazla bastırdı. Artık tamamıyla nefes alamıyordum.

Kulağımın yanında güldü ve yavaşça kulağıma eğildi. "Tamam mı? Devam mı?" Ona cevap vermedim. Burada vazgeçemezdim. Beni biraz daha kendine bastırdı. Sorusunu tekrarladı.

Gözlerimi kapattım. Düşünmeye başladım. Bunula ilgili bir şey biliyordum. Bir eğitim... Hatırlamam gerekiyordu ama başım dönerken ve nefesim kesilirken bu çok zordu.

Sorusunu bir kez daha sordu. "Ölsem de... Tamam" öksürdüm "Demeyeceğim." Güldü. Su Ho'nun sesini duydum "Tamam de Tia! Seni öldürecek"

Daha sonra Bora'nın sesini de duydum. Çok endişeli çıkıyordu sesi "Kızın astımı var, Aras! Bırak onu!"

Fakat Aras beni bırakmadı. Aksine sorusunu tekrarladı. Beni öldüremezdi. En azından isteğiyle değil. Ama biraz daha böyle kalırsa ben kendiliğimden ölecektim.

Düşünmeye devam ettim. Ciğerlerimdeki nefes tamamen tükenirken aklıma bir eğitim geldi. Babam aynı şekilde boğazıma yapışıp neler yapmam gerektiğini anlatmıştı.

Böyle bir durumda pes etmek yerine öncelikle çırpınmalarını yavaşlat

Çırpınmalarımı hafifçe yavaşlattım. Yavaşladıkça bizi izleyen üç çocuğun sesleri daha endişeli çıkıyordu.

Daha sonra çırpınmalarının hızı en aza inince ölü taklidi yapman gerek

İşte bu cümle benim kendi içimde neşelenmeme neden oldu. Kollarımı yavaşça yanlara doğru bıraktım. Dudaklarımın arasından son bir inilti çıkardım. Gözlerim kapalı bir şekilde uzanıyordum.

Herkesin nefesini tutmuş olduğunu duyabiliyordum. Aras yavaşça ellerini genişletti. Derin bir nefes alman istedim ama durdum. Aras beni kendi kucağından itti. Bir kez yuvarlanarak tekrar sırtüstü yerde yatıyordum.

"Onu öldürdün mü?" bu soru Can'dan gelmişti. Aras hızlıca üzerime eğilerek saçlarımı yüzümden çekti. İşaret parmağını burnuma götürerek nefes alıp almadığımı kontrol ederken nefesimi tuttum.

İşte üzerine eğilip seni kontrol ettiğinde yüzüne yumruğu, karnına tekmeyi geçir.

Ellerimi hazırladım. Aras'ın öldüğümü sandığı için nefesinin kesildiğini duydum. Gözlerimi açmam ve onun yüzüne sert bir yumruk geçirmem sadece 1 saniye sürmüştü. Çocuk şaşkınca yüzünü tuttuğunda ayağa kalkarak karnına tekmeler geçirmeye başladım.

Aras dizlerinin üstüne çöküp kan tükürmeye başladı. Hem beni öldürmenin korkusunun üstüne yaşamamın şaşkınlığı yaşamış hem de yüzüne yumruk, karnına tekmeler yemişti.

Kendim nefeslenirken arkasından ona yaklaşıp kollarımı boğazına sararak kafasını boynumun aşağısına yasladım.

"Şu ana kadar öldürdüğüm kişilerden biri olman benim için bir şey ifade etmez" diyerek kulağına fısıldadım. "Ya tamam dersin ya da ölürsün."

Elleriyle kollarımı gevşetmeye çalıştı. Fakat sıktım. Nefes alamadığını biliyordum. Pes edecekti. Sorumu sordum "Tamam mı? Yoksa devam mı Aras?" birkaç saniye boyunca bu şekilde durduk. Karnına bir tekme daha attım.

"Eğer tamam demezsen... 3 dakika geçmeden boğazını bırakmam" dedim. Evet, fazla psikopatça davranıyor olabilirdim ama ölümü göze almayacağını biliyordum. Ve evet, birkaç kişi öldürmüştüm fakat onlar operasyonlarda kafasına sıktığım tacizcilerdi.

Gözlerini kapatarak dişlerinin arasından güçlükle "T... Ta... Tamam" dediğinde kollarımı gevşettim. "Ve?" Artık onu bırakmamı istediği için tek bir nefeste "Senin benden daha iyi olduğunu kabul ediyorum" dedi.

Onu bıraktım. Yere düşüp öksürmeye başladı. Kendimi çimlere bırakıp ellerimi boğazıma götürdüm. Muhtemelen Aras'ın el izleri çıkmıştı. Biraz öksürdükten sonra tekrar nefes alamadığımı fark ettim. Kısık bir sesle "Su Ho..." diye seslendim.

Şoka girmiş olan Bora ve Su Ho yanıma koştular. "İ... İlaç..." Nefes alamıyordum. Başım daha fazla dönmeye başladı. Hızlıca ceketimin ceplerinden ilacımı çıkararak açık olan dudaklarımın arasına koydu.

Yağız gibi kafamı hafifçe kaldırıp bir iki fıs sıktı. Muhtemelen kulübede ondan görmüş olmalıydı. Yavaşça tekrar nefes alabilmeye başladım. Göğsüm yavaş yavaş inip kalkarken kendimi bıraktım.

Bora'nın yanıma eğildiğini hissettim "Yürüyecek halin var mı?" kafamı sağa sola salladım. Başım dönüyordu ve göz kapaklarımı bile kaldıracak kadar gücüm kalmamıştı.

"Seni odana taşımamı ister misin?" Çok yorgundum ve başka türlü odama nasıl gideceğimi bilmiyordum. Bu yüzden kafamı yavaşça aşağı yukarı salladım.

Beni kollarının arasına aldı ve yürümeye başladı. Odama doğru ilerlerken Bora'nın kollarında uyuya kalmıştım.

*Bora'nın gözünden*

Tia kollarımdayken kalbim hızla atıyordu... Kollarımda uyuyordu. Kalp atışlarımın onu uyandırmasından korkuyordum.

Onu yavaşça odasına doğru taşıdım. Su Ho bana göz kırpıp odadan çıktığında onunla kendim ilgilenmeye başladım. Çoktan uyuya kalmıştı.

Temiz bir peçete alıp ağzının kenarından akan kanı yavaşça sildim. Kendini çok yormuştu. Boynundaki el izleri öfkelenmeme neden oluyordu. Yatağının yanına bir sandalye çekip onunla ilgilenmeye devam ettim.

Evet, kendimi ne kadar "Yok öyle bir şey!" diyerek avutsamda Tia'yı seviyordum. Elif ile ayrıldıktan sonra onunla birkaç kez karşılaşmıştım. Tabii, o beni gördüğünde haklı olarak yolunu değiştiriyor ve gidiyordu.

Kısa bir süre sonra onu düşünmeden edemediğimi, normalce dururken bile onu görmek istediğimi fark ettim. Gizlice arka bahçelerine götürdü beni ayaklarım. Orada kaç kez Yağız'ın beni görüp tehdit ettiğini hatırlıyorum.

Hislerim kuvvetli de olsa kendi duygularımı bastırmaya buraya geldiğinden beri dikkat ediyordum. Aşkımın karşılığını alamadığım ve alamayacağım için acı çekiyordum elbette.

Ama kendi acımı bastırmak için başkalarının canını acıtmamayı sadece birkaç yıl önce öğrenmiştim. Babam karşıma geçip beni öldürmekle tehdit ettiğinde anlamıştım bunu.

O hep kendi yarasını kapatmak için benim bedenime yaralar açmıştı. Ben acılarımı dindirmenin tek yolunun bu olduğunu sanarak aynısını Tia'ya yapmıştım.

Babam ileri gittikçe bende ileri gitmiştim. Babam bana vurdukça ben Tia'ya vurmuştum. Babam ilk başlarda çok bir şey yapmıyordu belki de... Vuruyordu geçiyordu. Bunlar ilerleyip birkaç yıl önce şimdiki gibi kemere bağlayınca anlamıştım babamın ne kadar ileri gittiğini.

Onun da kendine has acıları vardı. Bana bir kez olsun anlatmamıştı. Ben anlamamıştım hiçbir zaman neden olduğunu bütün bunların. Sırtıma, karnıma açılan yaraların nedenini bilmiyordum işte.

İlk defa tişörtümü çekiştirip yırtmış, "Arkanı dön!" diyerek bağırmış ve bana kemerle vurmaya başlamıştı. O zaman sadece 14 yaşındaydım. Normal vuruşlarından farklıydı bunlar. Kemerin sırtıma inen her darbesi acıyla kıvranmama neden olmuştu, o küçük halim için çığlıklara neden olmuştu.

Alya yani üvey annem çığlıklarımı duymuştu. Yanıma gelip sormuştu. Fakat ben babamın tehditleri üzerine sadece kâbus gördüğümü söyleyebilmiştim. Bunu duyan babam ses çıkardığımda daha sert vurmaya başlamıştı. Bu yüzden dudaklarımı birbirine bastırıp hafif inlemelerle dayanmaya çalışıyordum. Hâlâ da böyleydi bu...

15 yaşındayken... Yani yaklaşık iki yıl önce yine nedensizce bana sinirlenmişti. Neden olduğunu anlamadığım şekilde kemerle bana vurması bittiğinde karşıma geçip silahını salladığında ne kadar korkmuştum. Kendimi duvara yapıştırıp ağlayarak yalvarmıştım.

O günkü yalvarışlarım tekrar kulaklarımda yankılandı. "Ölmek istemiyorum, baba..." küçüktüm "Lütfen katilim olma..." Hem de çok küçüktüm.

Sadece 15 yaşındaydım. Babamın katilim olmasının korkusunu sadece 15 yaşındayken yaşamıştım. Muhtemelen babam o gün beni zaten vurmayacaktı ama yaşadığım korku o kadar anlatılamazdı ki...

Bunları düşününce hafifçe gözlerim doldu. Hızlıca elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Tia'nın yorganını üstüne kapatıp ona son kez baktım. Kapıya doğru ilerlerken ağladığını gördüm.

"Yağız..." ağlayarak bunları sayıklıyordu. Yatağın yanına yavaşça yaklaştım. Elimi tuttu "Yağız gitme..." yutkundum. Kalbim hızlı şekilde atarken ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.

Yavaşça elimi kurtarmaya çalışınca elimi iki eliyle sıkıca tuttu. Daha hızlı ağlamaya başlamıştı "Yağız gitme lütfen... Beni bırakma..." göğsüm aldığım hızlı nefeslerden dolayı kalkıp iniyordu.

Yaptığım yanlıştı. Onun bir sevgilisi vardı. Bütün gece başında oturamazdım ya... Elimi hafifçe elinden kurtarmaya çalıştım. "Yağız... Bari rüyalarımdan gitme... Lütfen..." hafif iniltiler çıkararak ağlamaya devam etti.

Onun ağlamasına dayanamıyordum. Ama gitmem gerektiğini de biliyordum. Elimi sımsıkı tutuyordu. Ağlamasına dayanamayıp daha demin oturduğum sandalyeye oturdum. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme oluştu.

Gözyaşları hala hızlı hızlı akıyordu ama gülümsüyordu. Elinin birini elimden çekti. Diğerini yanağının altına koydu. Hızlı hızlı nefes almaya devam ettim. Kalp atışlarım o kadar hızlıydı ki onları resmen kulaklarımın yanında duyuyordum.

Bu yanlıştı. O belki uyuyordu ama ben uyanıktım ve bunu yapmasına izin vermemem gerekiyordu. Onun bir sevgilisi vardı. Elimi tutması bile yanlışken elim yanağının altında uyuyordu. Elimi yavaşça çekmeye çalışınca sıkıca tuttu.

Bir süre böyle kaldık. Elim Tia'nın yanağında onu izliyordum. Ara sıra ağlıyordu ve sayıklamaya devam ediyordu. Ben ne kadar güzel hissetsem de bunun doğru olmadığını söyleyen yanım beni rahatsız ediyordu.

Bir süre sonra elimi yanağından çekip sadece sıkıca tutmaya başladı. Birkaç saat geçmişti. Ben bunun sadece bir kez yaşanacağını söyleyerek kendimi avuttum. Ona yakınlaşmaya çalışmayacaktım. Onu kendimden uzaklaştırmak zor olacaktı ama bunu yapmalıydım.

Birkaç saat daha geçti. Hala güzel yüzünü ve karanlıkta zor seçilen güzel çillerini izliyordum. Ona hayranlıkla bakıyordum.

Hızlıca kafamı salladım. Ben Tia'yı sevmeye layık değildim. O Yağız için yaratılmıştı. Ben ne onu sevmeye ne de onun tarafından sevilmeye layıktım. Özellikle yaptığım onca şeyden sonra...

Ona âşık olduğumu anladıktan sonra rüyalarımda da onu görmeye başlamıştım. Onun küçük haline nasıl acımasızca vurduğum görüyor, pişmanlığın verdiği acıyla uyanıyordum.

Bir süre sonra Tia hala gözleri kapalı bir şekilde doğruldu. Elimi bıraktı. Yatağın kenarına yaklaştığında düşecek diye korktuğum için onu dikkatle izlemeye başladım. Fakat o düşmedi.

Kendini benim kollarıma bıraktı. Başını göğsüme yaslayıp uykusuna devam ettiğinde nefesimi tuttum. "Çok güzel bir rüyadayız Yağız. Sen ve ben... Sarıl bana" dedi. Güçlükle yutkundum.

Beni hala Yağız sanıyordu. Şu an rüyada olduğumuzu sanıyordu. İstediğini yaptım ve kollarımı onun bedenine sardım. Huzurla gülümsedi. Kafasını iyice göğsüme gömdü. Kendi ellerini karnında tutuyordu...

Şuan anın büyüsüne öyle kapılmıştım ki... Çok, çok güzel ve mutlu hissediyordum. Yıllardır hayalim buydu. Bir kerecik olsun bana sarılsın ona kollarımı sarayım istemiştim. Kahve kokusunu yavaşça içime çektim. Gözyaşlarım yavaş yavaş yanaklarımdan süzülüyordu.

"Yağız..." diye tekrarlayınca yaptığımın yanlış olduğunu tekrar onu iterek yerine yatıracakken boynundan mavi ışıklar çıktığını gördüm.

SORUN YOK

Bu yazıya şaşkınlıkla bakarken pırıltılar uçuşup bir yere doğru gitti. O sırada Yağız'ı gördüm parıltılara baktıktan sonra bana döndü ve gülümsedi. Onun yarı saydam bedenine bakarken gözlerim korkuyla açılmıştı.

Yavaşça yanıma yaklaştı "Çok güzel değil mi? Onun kollarında olması" dedi. Kucağımdaki Tia'ya bakıyordu. "Yarın onu gelip götüreceğim. Bu zamana kadar ona iyi baktığın için teşekkürler" dedi.

Sesinde ne sinir vardı ne de kıskançlık. Bana da Tia'ya da anlayışla bakıyordu. Kısık bir sesle "Ona sarılmam senin için kötü bir şey değil mi? Yani kıskanmıyor musun?" dedim.

"Ben ona güveniyorum. Seni ben sanıyor. Ona geleceğimi söyleme" dedi. Yavaşça kafamı sallayıp kucağımda uyuyan kıza tekrar baktım. "Çok güzel..." dedim.

"Yarın benim kucağımda olacağı için bu gecelik kıskançlık yapmayacağım. Veya seni tehdit etmeyeceğim" bunu derken gülümsüyordu. Gözlerini kucağımda yatan kızdan ayırıp bana baktı.

İşaret parmağını bana doğru salladı. "Ama onu kurtardıktan sonra seni onun yanında görürsem çok fena bozuşuruz" dedi. Ona güldüm. Gözlerini kısıp bana sinirli bir şekilde baktı "Şaka yapmıyorum!"

"Tamam. Söz veriyorum" dedim. Tekrar Tia'ya döndüm. Bu anı yaşamak... Onun kollarımda uyuması... Çok güzeldi.

Tia tekrar ağlamaya başlamıştı. Tişörtümü ıslatırken "Yağız... Lütfen gel..." demeye başladığında tekrar yarı saydam olan Yağız'a döndüm fakat o yoktu. Gitmişti.

Parıltılar tekrar bir yazı oluşturdu.

BÜYÜ

Bunu yazdıktan sonra yok oldular. Büyü mü? Şu an bunu düşünmek istemiyordum. Eğer büyüyse Yağız sorun olmadığını söylemişti ve buna izin vermişti. Tia'yı daha sıkı sarıp göğsüme bastırdım ve saçlarını okşadım.

Bu güzel his beni içine çekiyordu. Defalarca kez saçlarını öptüm. Ben imkânsızı istiyordum. Bundan vazgeçecektim. Ama vazgeçmeden önce bir kere de olsa yaşamam gerekiyordu. Değil mi?

Çok güzel kahve kokuyordu. Gözleriyle uyumlu kokusu beni içini çekerken Yağız'ın söylediklerini hatırlayıp gülümsedim. "Yarın onu gelip götüreceğim." Kurtuluyordu...

Saatler geçti. Güneş çıktı ve saat 8 oldu. Saatlerdir kucağımda yatan Tia yavaşça esnedi. Uyanmıştı. Tepkisinin ne olacağını beklerken kollarımı gevşettim.

Ağlarken elleriyle tişörtümü sıkmıştı. Elini yavaşça tişörtümden çekti. Ayılmaya çalışıyordu. Birden durdu. Birinin kollarında olduğunu fark edince hızla doğruldu. Gözlerini ovuşturduktan sonra bana baktı.

Ona gülümsedim. "Bora? Ben..."dedikten sonra ellerini yüzüne bastırarak ayılmaya çalıştı. Bende kendi gözlerimden akmış olan yaşları yavaşça sildim. Ona sarılırken bütün gece ağlamıştım. Konuşacakken öksürmeye başladı.

Ona ilacını verdim. Hızlıca dudaklarının arasına koyup zarif ve ince elleriyle sıktı. Bir yandan şaşkınlıkla bana bakıyordu. Öyle güzeldi ki...

Nefesinin düzene sokunca "Ben... Senin kucağında mı uyudum?" diye sordu. Kafamı salladım. "Beni Yağız sandın ve rüya görüyordun."

Suçlu hissetmiş olmalı ki stresle dudaklarını yalayıp yutkundu. "Özür dilerim... Ben..." onun elini tutum. "Sorun yok. Kendini suçlama." Hızlıca ayağa kalkıp ona son kez gülümsedim.

Kendi kendime "Çok güzeldin" diye mırıldandıktan sonra odadan çıktım. Karşımda Su Ho'yu görünce şaşırdım. Şimdi bana Korece saydıracağını hissedebiliyordum.

"Michyeosseo?* Kızın odasında ne yaptığını sanıyorsun? Babo!**" Korece konuştuğunda sesi daha sinirli çıkıyordu. İşaret parmağımı dudaklarıma götürüp onu odama götürdüm. Babam bizi görürse kızabilirdi.

*(Korece) Michyeosseo: Delirdin mi?/Çıldırdın mı?

**(Korece) Babo: Aptal/Salak

Ona gece olanları anlattım. Yağız'ın bugün geleceğini öğrendiğinde gözleri ışıldadı. Daha deminki siniri geçmiş gibiydi. "Ah, çok şükür" dedi.

Odamdan çıktığında kendimle baş başa kaldım. Kendi kendime ağladım. Onu unutup kendi hayatıma devam etmeliydim. Onlar Yağız ile çoktan tepeye çıkmışlardı. Onları en dipten ne izleyebilirdim ne de Tia'ya âşık olabilirdim. Bunu biliyordum.

Bir süre aşkımın acısının yükünü atmak için ağladım. Derin bir nefes alıp lavaboya gittim. Yüzüme soğuk suyu çarpmam beni rahatlatmıştı. İyi hissediyordum. Tia'nın bütün gece kafasını koyduğu yere elimi koydum.

Odamın kapısının tıklatıldığını duydum. Banyodan çıkıp kapıyı açtığımda karşımda Tia vardı. Ona gülümsedim. Yanakları kızarmıştı. Yüzüme bakmaktan utanıyor gibiydi. "Şey... Ben kucağında uyuduğum için özür dilemek istedim" Kafasını kaldırıp bana baktı. Stresle dudaklarını birbirine bastırdığında dürüst olma kararı aldım.

Ona eğildim. Arkasından kapıyı kapattıktan sonra "Senden hoşlanıyorum Tia" onun saçlarıyla oynamaya başladım. "Ama sen başka birine aitsin..." durdum. Bana hüzünle bakıyordu.

"Bu yüzden dün gece kucağımda uyuman bana iyi hissettirdi. Seni rahatsız ettiyse asıl ben özür dilerim" dedim.

Bana gülümsedi ve sarıldı. Kolları belimi sararken "Rahatsız etmedi. Yağız yanımdaymış gibi hissettirdi" dedi. Tişörtümün yine ıslandığını hissettiğimde ellerimi saçlarına koydum.

"Bana beni Yağız gibi düşünerek sarıl" dedim. Muhtemelen o da bunu yapıyordu. "Onu çok özlüyorum Bora. Onsuzluğa dayanamıyorum" dedi. Sırtını sıvazladım. Ona bir abi gibi yaklaşarak "Hepsi geçecek" dedim.

Odamdan çıkıp gitti. Derin bir nefes aldım. Bilekliğini kollarından çıkarmak için can atıyordum. Genelde gidenlerin bilekliklerini ben çıkarırdım. Bu bana iyi hissettirirdi.

Özellikle Yağmur'unkini çıkardığımda çok rahatlamıştım. Şimdi sırada Tia'nınki vardı...

Kendimi kapıya yaslayıp yere oturdum. O gittiği için mutluydum. Ama asla bana ait olmayacaktı... O Yağız'a aitti. Onu seviyordu.

Yağız'ın yerinde olmak için her şeyimi feda edebilirdim. Ama bunun için Tia'nın içindeki sevgiyi feda etmem gerekiyordu ve ben bunu yapamazdım.

Gözyaşlarım yanaklarımdan yavaşça süzülüyordu. Oradan boynuma doğru aktılar. Derin nefesler alarak ağlamamı en sessiz hale getirmeye çalıştım. Bir yandan da hıçkırıyordum.

Biraz böyle oturduktan sonra ayağa kalkıp tekrar yüzümü yıkadım. Derin bir nefes alıp aşağı indim. Tia'yla Aras'ın yine kavga ettiğini duyunca hızla yanlarına gittim.

Tia'yı duvara sıkıştırmış olan Aras ona bağırdı "Beni öldürmeye çalıştın!" Tia onu kendinden uzaklaştırıp "Sen de öyle! Astımım olduğunu biliyordun!" diye bağırdı.

Onların arasına girip "Sakin olun! Başta her şeyi kabul ettiğinizi hatırlatmak isterim" dedim. Sesim kararlı ve ciddiydi. Tia havaya kaldırdı yumruğunu indirip Aras'a nefretle bir bakış attı.

Tam kapıdan çıkacakken Aras yine Tia'nın üstüne atladı ve tekrar boğazını sıkmaya başladı. Hızlıca onlara döndüm. Hamle yapacakken Tia elini kaldırarak beni durdurdu.

"Hoşuna gidiyor değil mi?" nefes almaya çalışırken konuşmaya devam etti "Birinin canını yakmak..." Aras'ın bacak arasına ayakkabısının topuyla vurdu.

Aras hızlıca kollarını gevşettiğinde Tia ayağa kalktı. Aras yerde kıvranıyordu. Kendini toparlayıp ayağa kalkacakken Tia ayağıyla tek koluna bastırdı "Bir kez daha bana bulaşırsan..." biraz daha bastırdı. Gözlerinden nefret ateşleri çıkıyordu "Bundan daha fazlasını göstermekten çekinmeyeceğim."

Ayağını Aras'ın kolundan çekti ve masaya oturdu. Aras ona nefretle bakıyordu. Ayağa kalktığında yumruğunu Tia'nın yüzüne doğrulttu. Tia bakmaya bile gerek duymadan ona doğru gelen eli tuttu.

Aras'ın kolunu minik bir hareketle çevirdi ve onu ittirdi. Aras tekrar hamla yapacakken onu tişörtünden tutup çektim. Kafasını duvara çarpan çocuk sinirle bana baktı. "Kes şunu!" diye bağırdım.

Tia boğazını yavaşça sıvazlıyor ve öksürüyordu. Cebinden ilacını çıkarıp hızlıca sıktı. Gülümseyerek bana döndü. "Sen artık git, Bora. Kendi başımın çaresine bakabilirim." Ona kafamı sallayıp gittim.

Yemek odasına geçip Su Ho'nun yanına, babamın karşısına oturdum. İçeri girdiğimde babam beni süzdü. Stresle yerime oturdum ve zorla gülümsemeye çalıştım.

Babam "Dün Tia çok iyiydi" dedi. Ona kafamı salladım. "Yemekten sonra onu odama çağır bakalım" dedi. Yine kafamı salladım. Kıyafetimi çekiştirerek düzeltip yemeğimi yemeye başladım.

Babamın gece olanları duymamış olması için dua ettim. Eğer duyduysa bu işin sonu pek de güzel bitmezdi. Aslında Tia için saatlerce dayak yemeye değerdi. Sadece dün gece için bile...

Hepimiz kendi halimizde takılıyorduk. Ben Su Ho'yla konuşup şakalaşıyordum. Bana Korece bir şeyler öğretmeye çalışıyordu. Üvey annem ve babam, Su Ho'nun da annesi ve babası kendi kendilerine sohbet ediyorlardı.

Yemek bitince Tia'yı yine babamın odasına götürdüm. Konuşulanların çoğunu duymuştum.

-Dün iyi iş çıkardın. Daha önce böyle bir meydan okuma kabul edip kazanan bir kız görmemiştim.

'Kız' kelimesini özellikle bastırmıştı. Tia'yı hem aşağılıyor hem de iltifat ediyordu.

-Bu iş cinsiyete bakmaz, efendim.

Kendi kendime gülümsedim. Tia alttan alttan babama laf atıyordu aslında.

-Astımın olmasına rağmen bunu neden kabul ettin?

-Astımım hiçbir şeye engel değil. Saatlerce koştuğumda olmuştu, efendim.

'Efendim' kelimesini zorla söylediği sesinden anlaşılabiliyordu. Biraz daha bu konu hakkında konuştuktan sonra babam farklı bir konuya geçti.

-Demek Bora'yla ortaokulda da tanışıyordunuz.

Dudaklarımı yaladım. O zaman yaptığım şeyleri duyarsa ne olurdu acaba?

-O iyi biri miydi?

Yutkundum. Bunu her an beni dövmeye hazırmış gibi söylemişti. Ah, yine kâbus gibi kapatacaktım günü.

-Evet, efendim. İyi kalpli ve anlayışlı biriydi.

Tia'nın dediği karşısında şaşırdım. Ona hiç dediği gibi davranmamıştım. Her zaman bir zorba olmuştum. Ama Tia şuan beni koruyordu.

Babamın açığımı aradığını anlamış olmalıydı. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama sanki bu şiddet konusunda çok fazla şey biliyor gibiydi.

-Anlıyorum... Çıkabilirsin.

Tia kapıdan çıktı. Kısık sesle ona "Neden beni korudun?" diye sordum. Bana gülümseyip elini sırtıma koydu. "Çünkü neler yaşadığını biliyorum. Aynı hisleri hissetmiyorum belki ama biliyorum" dedi.

Anlamıyordum. "Ama nasıl?" Derin bir nefes alıp elini sırtımdan çekti. Kısık bir sesle yere bakarak "Kader..." dedi. Hızlıca yürümeye başladı.

Kader mi? Kader de mi şiddet görüyordu? Kader'in ne kadar neşeli olduğunu hatırladım. Demek neşesini arkasında hep bir hüzün vardı. Bu neşe bir maskeydi. Aynı yaralar onda da vardı... Babalarımız tarafından açılmış yaralar...

Belki benim sırtımdaydı, onun kollarında ya da karnında... Ama bunun nasıl hissettirdiğini her zaman biliyorduk. İkimizin de kalbinde aynı yaralar kanıyordu. Kapatmaya çalıştığımız ama kanamaya devam eden yaralar...

Biraz kafamı dağıtmak için sigara paketimi alıp bahçeye çıktım. Su Ho da bahçedeydi. Onun yanına gittim. Bana elini salladı. Yanına oturup paketi açtım ve ona uzattım. I da bir tane aldı ve yakıp içmeye başladık.

"Sizin düğün ne zaman?" diye sordum. Güldü. Yağmur ve Su Ho'nun en kısa sürede evlenmeyi düşündüklerini biliyordum. "Yağmur 18 yaşına girsin inşallah." Aksanı hoşuma gittiği için güldüm.

Su Ho yaklaşık 6 yıldır Türkiye'de yaşıyordu. Türkçeyi hızlı sökmüştü ve bana da Korece öğretmek için çabalıyordu. Tabii bazı kelimeler de aksanı komik geliyordu. Kelimelerin sanlarını vurguluyordu.

Kalın sesi Türkçe ve Korece'de aynı çıkmıyordu tabii. Korece de daha sinirli ama daha yumuşak çıkarken, Türkçe de kalın sesini sonuna kadar kullanıyordu.

"Sen ne yapmayı düşünüyorsun?" bana yönelttiği bu soruyla duraksadım. Sigaramdan derince bir nefes çekip üfledim. "Bilemiyorum. Yeter ki bu evden kurtulayım." Yavaşça kafasını salladı.

"Belki annenin yanına dönersin..." dediği öksürmeme neden oldu. Annem mi? Asla olmazdı. Annem babam gibiydi. Sinirini hep benden çıkarırdı.

Tabii Su Ho'ya bunları anlatmamıştım. "Ayla'yı –üvey annemi- seviyorum. O bana çok daha iyi davranıyor" dediğimde şaşırdı.

"Bana gerçek anneni hiç anlatmadın." Kaşlarını çattı ve bana baktı. "Hadi ama Bora. Anlat." İç çektim. Aslında o kötü güleri tekrar yaşamak istemediğim için anlatmamıştım.

Biten sigaramı yere atıp ayağımla söndürdüm. Yeni bir tane alıp yaktım ve bir kez çektim. Anlatmaya başladım.

"Hatırladığım kadarıyla 3 yaşındayken Amerika'ya gitmiştik. O zamandan sonra Annem Babamın işi için ailesini bırakmıştı. Başta sorun etmese de sonra kavgalar etmeye başladılar. Annem de şuan babamın yaptığı gibi sinirini benden çıkarırdı." Durup sigarama baktım. Ve tekrar devam ettim.

"Kış geldiğinde babam çok sık operasyonlara gitmeye başlamıştı. O evde olmadıkça annem beni kapının önüne atıyordu. Üstümde bir şey olmadığı için titreyerek dururken birinin bana para uzattığını hatırlıyorum." Yine durdum. Su Ho beni merakla dinliyordu.

"Babam o zamanlar beni severdi. Yani şimdiki gibi nefret etmiyordu. Sonra annem ve babam büyük bir kavga ettiler. Onlar bağrışırken yanlarına gittiğimde onların kavgası arasında kalmıştım. Her sinirlendiklerinde bana vurmaya başlamışlardı. Bağırışlarının arasında bana vuruyorlardı. O zamanlar sadece 6 yaşındaydım."

"Babam Türkiye'ye dönmüş ve beni evde bırakmıştı. Sonra annem onların ayrılmasından sadece birkaç ay geçmişken ikinci bir evlilik yaptı. Üvey babamı çok seviyordum. Yabancı biriydi. Onunla genelde İngilizce anlaşırdık ama bana çok iyi davranırdı. 2 yıl kadar onunla yaşadık." Söylediklerimi sindirmek için durup sigaramdan bir nefes daha çektim.

"Hatta bir kız kardeşim doğdu. Kız kardeşimi çok seviyordum. Üvey babamla geçirdiğim güzel günlerin yanına kardeşimle geçirdiğim zamanlar da eklendi. O zamanlar mutluydum. Kız kardeşimi koruyordum ve onunla ilgileniyordum. Annem de kardeşimle ilgilendiğinden bana ve babama olan öfkesini unutmuştu. 8 yaşımda hayatımın en güzel senesini geçirmiştim." Her şey burada başlıyordu.

"9.yaş günümde babamdan aldığım bir mektup her şeyi değiştirdi. O günden birkaç gün sonra babamla Türkiye'ye döndüm. Eve döndüğümde babamın da ikinci evliliğini yaptığını gördüm. Üvey annem yani Ayla hiç görmediğim kadar fazla sevgi gösteriyordu. Hala da öyle. Tabii birkaç yıl sonra sen de geldin eğitimler falan."

Bir süre sessiz kaldık. Ayla'yı gerçekten de çok seviyordum. Bana hep annem gibi davranmıştı. Tabii babamın bana yaptıklarını bilmiyordu. Bilseydi çok fazla şey yaşanırdı ve babamın bana neler yapacağını düşünmek bile istemiyordum.

Sustuğumda Su Ho bana bakıyordu. O geldiğinden beri genelde arkadaş gibi takılsak da birbirimize abilik yaptığımız oluyordu. Hem o bana, hem de ben ona...

Kolunu omzuma attı. Ona gülümsedim. Onun da hayatı pek kolay geçmemişti. Kore'den döndükten sonra okulda çok fazla dışlanmıştı. Çekik gözleri, kalın sesi ve aksanı onunla dalga geçilmesine yetiyordu.

Türkçe'yi kısa sürede öğrenmişti. Okulda başarılı biriydi. O zaman başarısını kıskananlar da olmuştu. Onu zorbalayanlar ve kopya vermesi için onu sıkıştıranlar da...

Lisede peşinden gezen kızlarda olmuştu tabii... Korelilere farklı bir düşkünlüğü oluyordu o yaştaki kızların. Eh, Su Ho'nun yakışıklı olduğunu da kabul etmek gerek. Böyle düşünüldüğünde kızların peşinde gezmesi gayet mantıklıydı.

Yağmur'un onu sevme nedeni Koreli olması değildi. Bana şöyle açıklamıştı ona âşık olma nedenini:

"Ağzıyla elimi kapatıp kulağıma fısıldadığında kalın sesi o anki korkuma rağmen içine çekmişti beni. Ellerimi bağladığında kalbimin hızlandığını hissetmiştim. Yüzünü gördüğümde gözlerine bakmaktan kendimi alıkoyamamıştım. Bana attığı soğuk bakışlar beni daha da içine çekmişti.

Burada kalmaya başladığımda gelip benden özür dilemesi kalbinin bakışları kadar soğuk olmadığını gösterince ona daha da fazla âşık oldum. O da bana yakın davranıyordu. Bana ilk sarıldığında kalbim o kadar hızlı atmıştı ki.

Kalın sesi onun dudaklarından çıkıp kulaklarımda dolaştığında beni huzurla dolduruyordu. Bazen gözlerimi dudaklarından ayıramıyordum. Onun güzel sesi ve dudakları öpmek istememe neden oluyordu. İlk beni öptüğünde bütün gece uyuyamamıştım. İşte böyle devam etti."

Su Ho'nun telefonunun çalmasıyla sessizliğimiz bölündü. Arayan kişi tabii ki Yağmur'du. Telefona baktığında gülümsedi. Benden izin isteyerek gitti ve konuşmaya başladı.

Kendi kendime oturmaya devam ederken camından dışarı bakan Tia'yı gördüm. Ona el salladım. O da bana salladı. Elimdeki sigaraya bakıp yutkunduğunu gördüğümde şaşırdım.

İçmek mi istiyordu? Ama onun hem astımı vardı hem de bu bakışlar daha çok korkulu bakışlardı.

Yanına gitme kararı aldım. Eve girince üstümdeki ceketi bir kenara atıp yanına gittim. Kapıyı tıklatıp içeri girdim. "Bir sorun mu var Tia" korkup arkasını döndü. Gözleri ellerimi yokladı.

Gözlerini kapatıp hızlıca nefes alıp verdi. Bir dakika kadar geçtiğinde. Bana gülümseyip "Hayır" dedi. Bir şey olduğunu anlamıştım. Ama bir insan sigarayla ilgili ne yaşamış olabilirdi ki?

"Kokusu öksürmeme neden oluyor sadece. Sorun yok" dedi. Ama terlediğini görebiliyordum. Kendini cama yaslamış, ellerini kalbine koymuştu. Hızlı hızlı alıp verdiği nefesler göğsünün inip kalkmasına neden oluyordu.

"Bir sorun var Tia!" yüzündeki gülümseme düştü. Gözlerini kaçırdı. Ona doğru gittim. "Bana anlatabilirsin." Kafasını salladı. Gözlerinin yaşlarla dolduğunu gördüm.

Biraz daha ona güven verici sözlerimden sonra yere bakarak her şeyi anlattı. Anlattıkları karşısında dilim tutulmuştu. Böyle bir şey yaşadığını hiç ama hiç tahmin etmezdim.

Ellerini gözlerine kapatıp ağladı. Bir yandan titriyordu. Elimi saçlarına koydum. Bundan hoşlandığını fark etmiştim. Yavaşça okşadım. Bir süre sonra rahatladı.

"Ah, yıllar sonra hatırlamak acıtsa da birine anlatmak iyi geldi. Teşekkür ederim Bora. Ve sabah söylediklerinde ciddi miydin? Benden... Hoşlandığın konusunda?" konuyu kapatmak istediğini anlamıştım.

Ona gülümsedim "Evet, sen okuldan gittikten sonra aklımdan çıkmamaya başlamıştın. Rüyalarımda..." boğazım düğümlendi yaptığın saçma şeyleri hatırlamak zor geliyordu "Sana yaptıklarımı görmeye başlamıştım. Pişmanlık içinde seni seviyorum. Hem de çok..." Bana çok masum bakıyordu.

Bakışları yüreğimi sızlatırken "Ama ben seni hak etmiyorum. Sen Yağız'a aitsin. Seni hak eden tek kişi o..." yutkundum.

"Tia senden bir isteğim var" ellerini tuttum. Derin bir nefes alıp konuşmaya başladım. "Lütfen... Sana yalvarıyorum ki benden nefret et" gözlerim dolmaya başladı.

Ağlamamak için kendimi zor tutarken devam ettim "Beni sadece kötü bir zorba olarak düşün" gözlerimden bir damla yaş süzüldü.

"Lütfen sadece benden nefret et..." bunu dediğimde hızlıca ellerini bırakıp odasından çıktım. Arkamdan ayağa kalkıp "Bora, dur!" dediğini duydum. Onu dinlemeyip uzaklaştım.

Kendimi odama kapatıp ağlamaya başladım. Eğer o benden nefret etmezse benim ona olan sevgim asla azalmayacaktı. Azalmasını istemesem de azalması gerekiyordu...

"Sen onu hak etmiyorsun Bora!" dedim kendi kendime. Onu hak etmiyordum. O benden daha iyisine, Yağız'a layıktı. Benim gibi bir zorba ne onu sevecek kişi olmalıydı ne de onun seveceği kişi...

Ellerimi saçlarıma geçirerek gözlerimi kapattım. Bir süre ağladım ve Tia'ya olan imkânsız aşkımı unutmaya çalıştım.

Fakat aşk çok unutulmaz bir şeydi. Eğer karşılıksızsa kalbinize derin bir yara açıyor ve asla kapanmıyordu. Siz acı içindeyken onun mutluluğu için ona sadece uzaktan bakmanız gerekiyordu.

İşte ben kendi yaptıklarımın sonucu bunu yaşıyordum. Zorbalığımın cezasını en ağırıyla ödüyordum. Aşkımın asla karşılık bulamayacağını bilerek ve bunu görerek...

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

13. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.