İçeriğe geç

BİR ŞİŞE ÖLÜM KOKUSU

Bölüm 4 · 6 dk okuma

BİR ŞİŞE ÖLÜM KOKUSU

Bölüm 4

2/2.DURAK

2/2.DURAK

❝Gökyüzünden kan yağıyor ve insanoğlu bunu lütuf sanıyor.❞

🩸🕷

"Çünkü burası katillerin şehri."

Alpkutay'ın sözleri evin içinde yankılanırken başımın döndüğünü hissetmeye başlamıştım.

Sanki dünya dönmeyi, zaman akmayı bırakmıştı.

Kekekeyerek "Anlamadım?" diye fısıldadım. "Ne katilinden bahsediyorsun sen?"

"Şehirdeki çoğu kişi katil. Buraya gelen tüm insanlar öldürülüyor."

Sesinin gayet sakin çıkması beni daha da şoka sokarken yutkundum.

"Sebep?"

Ellerini göğsünün üzerinde birleştirdi ve "Kendi öldürdüğüm insanlardan bahsedeyim. Çoğu tacizci, kadın ve çocuk katiliydi. Bu yüzden onları öldürürken hiç vicdan azabı çekmedim." diye fısıldadı.

İçimdeki korku dalgası büyümeye devam ederken geriye doğru bir adım attım.

"Öldürdüğün insanlar mı? Sen benimle dalga mı geçiyorsun?"

Sesim evde yankı yapacak kadar yüksek çıkmıştı.

"Yoo, gayet ciddiyim. Tacizleri evime alıp bir güzel dövdükten sonra öldürüyorum. Ancak korkma lütfen, seni öldürmem. Kadın, çocuk ve masumları öldürmeyi tercih etmiyorum. Sen bu üç özelliğe de sahip olduğun için benim elimden ölmen imkansız."

Anlattıklarının bir şaka olmasını umuyorken onun ciddi yüz ifadesi bunun bir şaka olmadığını anlatıyordu.

Dudağını diliyle ıslatıp tekrardan konuşmaya başladığında sakin kalmak için derin nefesler alıp vermeye başladım.

"Her neyse, gelelim evi paylaşma ve evde yaşama kurallarına. Öncelikle benim odam ve yukarıdaki kat hariç nereye istiyorsan gidebilirsin. Koridorun sonundaki boş odalardan birine yerleşebilirsin. Mutfak bu katta. İstediğin zaman yemek yapar yersin. Ben genelde evde olamadığım için fazla yemek yapamıyorum.

Yemek yapmayı bilmiyorsan pencereye çıkıp Fırat diye bağır. Evi hemen benim evimin arkasında. Kendisi benim güvendiğim tek arkadaşımdır. Sana yemek yapar. Başka bir şey olursa yine ona söyleyebilirsin. Yağmurlu günlerde dışarı çıkmak yok. Yoksa şehirdeki katillerin elinden kurtulamazsın. Onun haricindeki günlerde istersen çık. İstersen ben seni çıkarırım, gezdiririm. Karşı komşuyla konuşmak kesinlikle yasak. Onunla konuşmazsan sana zarar veremez. Sormak istediğin soru varsa sorabilirsin."

Şaşkınlıktan açılmış ağzımı daha da açılırken yüksek bir sesle "Sen benimle dalga mı geçiyorsun?" diye sordum.

Birinin çıkıp bana tüm bunların birer şakadan ibaret olduğunu söylemesi gerekiyordu. Aksi takdirde kafayı yiyecektim.

Ben içten içe kendimi yerken o, gözlerini devirdi ve alaylı bir tavırla gülümsedi.

"Aynen dalga geçiyorum. Dediklerimi yapma da gör bakalım dalga mı geçiyorum yoksa ciddi miyim?" dedi. "Her neyse, benim dışarıda işlerim var. Sana dediklerimi unutma lütfen."

O kapıya gitmek için bir hamlede bulunduğunda boğazımı temizleyip derin bir nefes aldım.

"Bir şey sorabilir miyim?" diye sorduğumda durdu ve kafasını aşağı yukarı salladı.

"Neden yağmurlu günlerde dışarı çıkmamalıyım?"

Ağzımdan zar zor çıkan bu sorunun cevabından korkuyordum.

Alpkutay durdu ve bir süre gözlerimin içine baktı. Bir süre gözlerimi inceledikten sonra gözleriyle kısaca üzerimi süzdü.

"Çünkü yağmurlu günlerde gökyüzünden su değil, kan damlar."

Söylediği cümle tüylerimin ürpermesine neden olurken "Sen söylediklerinde ciddisin yani? Gerçekten bir katil misin?" diye fısıldadım.

Umarım bunun komik olmayan bir şaka olduğunu söylerdi.

"Evet. Gerçekten bir katilim ve sen bu katille 1 yıl yaşamak zorundasın."

"Değilim." diye fısıldadım.

Değildim öyle değil mi?

Başka bir yol vardı öyle değil mi?

Evime gidebilecektim öyle değil mi?

"Tabii dışarıda ölmek istiyorsan bu senin seçimin. Seçimlerine saygı duyarım."

Adam gayet ciddiydi. Ancak unuttuğum bir şey vardı: O bir katildi ve bana da zarar verebilirdi.

Neden böyle bir durumda ona güvenmemi bekliyordu ki?

"Beni öldürmeyeceğin ne malum?" diye sorduğumda hızlıca cevapladı.

"İyilere zarar vermem."

"Neden sana inanayım?"

"Başka şansın yok."

Haklıydı. Maalesef haklıydı.

Ve ben kendim hariç haklı olan herkesten nefret ediyordum.

Sakinleşmem gerektiğinin farkındaydım. Ancak bedenimdeki stresi atacak bir yol bulamıyordum.

"Sana inanmıyorum. Bence tüm bu anlattıkların birer masaldan ibaret."

Ve kendimi kandırmayı seçtim. Çünkü en kolay yol buydu.

Yüzünde tehlikeli bir gülümseme belirdiğinde "Anlattıklarım bir masal olmak için fazla kanlı." diye fısıldadı.

Ardından ciddi bir tavır takınarak "Seni burada kalmaya zorlamayacağım. Ancak şunu unutma: Eğer yağmurlu bir günde evimden dışarı adımını atarsan ölürsün." dedi.

Bir yanım ona inansa da bir yanım tüm bunların bir şakadan ibaret olduğunu söylüyordu.

Koskoca İstanbul'da bir otobüs bulmak zor olmazdı.

İlla ki buradan bir otobüs veya başka bir araç geçerdi. Ben de ona binip evime giderdim.

Dediği gibi burası bir katiller şehri olsa polisler illa ki fark ederdi.

Adam benimle dalga geçmek istiyordu demek ki.

Derin bir nefes aldım ve "Peki bir süreliğine burada kalacağım. İlla ki buradan başka bir otobüs geçer. Ben de ona binip evime giderim." dedim.

Sıkıntılı bir nefes verdiğinde gözlerini kapatıp kafasını iki yana salladı. Ardından gözlerini açtı ve "Bir yıl sonra, yani 1 şubat 2025 tarihinde evine gidebileceksin. O tarihe kadar buradan hiçbir otobüs geçmez. Burada başka binek araç da kullanılmıyor zaten." diye açıkladı.

"Ben 1 yıl burada duramam." diye bağırdım.

Bağırmamla birlikte kaşlarını çattı ve ofladı.

Ardından aklıma gelen fikirle tekrardan "Buldum! Eğer bana bir telefon verirsen veya telefonun çektiği bir yere götürürsen ailemi arayabilirim ve onlar gelip beni buradan alabilir." diye bağırdım.

"O bahsettiğin alet her ne bilmiyorum ama biz öyle bir şey kullanmıyoruz."

Ağzım tekrardan şaşkınlıkla açılırken "Nasıl yani," diye sordum. "O zaman nasıl haberleşiyorsunuz ki?"

"Burada herkesin bir yardımcısı olur. Önemli bir şey olduğunda bunu bir kağıda yazar, yardımcımızla birlikte karşı tarafa göndeririz."

"Tuhaf."

Açıkçası şaşırmıştım. Telefon kullanmayan insanlar uzaylı gibi geliyordu. Gerçi bu adamlar da uzaylı gibiydi.

2024 yılında telefon kullanmayan insan mı olurdu?

"Başka bir sorun yoksa ben gidiyorum."

"Nereye gidiyorsun? Ben de geleyim mi?"

Onun gittiği yerde belki dost canlısı insanlar bulabilirsem onlardan yardım isteyebilirdim. Gerçi her geldiğimde beni tuhaf adamlar takip ediyordu. Ama belki hepsi öyle değildi. Belki de aralarında iyi insanlar vardı.

"İşlerim var ve sen gelemezsin." Elini kaldırdı ve parmağıyla ıslak pencereyi gösterdi. "Çünkü yağmur yağıyor."

Oflayarak "Peki." diye fısıldadım. "O zaman ben de burada otobüs beklerim."

Kollarımı onun gibi göğsümün üzerinde bağladığımda gözlerini devirdi.

"Pekâlâ, beklemeye devam et. Ancak dediğim gibi tam 1 yıl sonra otobüs gelecek."

Söyledikleri yüzünden moralim bozulmuştu ama belli etmedim.

O dışarı çıktığında ben de kapıyı kapattım ve her ihtimale karşı anahtarı kilidine takıp öyle bıraktım. Sırtımdaki çantayı yere bıraktım ve ıslak saçlarımı ellerimle karıştırdım.

Dışarı çıkmak istemiyordum. Çünkü az önce gördüğüm tuhaf adam ve kurt beni hâlâ korkutuyordu.

Sahi, o kurt birden nereye kaybolmuştu acaba?

Burası gerçekten tuhaf bir yerdi ve sanırım en güvenli yer şimdilik Alpkutay'ın eviydi.

Durduğum yerde dikilmeyi bırakıp büyük pencereye doğru yaklaştım ve buğulu camın bir kısmını elimle temizledim.

Dışarıyı gözlerimle süzmeye başladığımda Alpkutay'ın çoktan gittiğini fark ettim. O yaşlı ve tuhaf adam da ortalıkta görünmüyordu. Etraf sakindi ve hâlâ yağmur yağıyordu.

Normalde yağmurdan nefret ederdim. Ancak şu an nefretim daha da artmıştı.

Her şey yağmur yüzünden olmuştu.

İlerideki ağaçların arasında bir kıpırtı olduğunu fark ettiğimde yalnızca oraya odaklandım. Siyah büyük bir karaltı vardı orada. İlk başta bu karaltıyı kurt zannetmiştim. Ancak bu daha uzun bir şeydi.

Sanki bir insan gölgesi gibiydi. Fakat bu kadar büyük insan olmazdı ki? Ayrıca eğer ortada bir gölge varsa bir beden de olması gerekmez miydi?

O halde bu gölgenin bedeni neredeydi?

Gölge biraz daha büyüdüğünde benim de gözlerim sonuna kadar açıldı. Çünkü gölge şu an ağaçlardan birini tutmuştu. Elleri benim bedenimden daha da büyüktü.

Bu ne kadar da tuhaf bir varlıktı böyle?

Acaba bu sadece bir göz yanılsaması mıydı yoksa ben mi delirmiştim?

Siyah gölge ağacı sallamaya başladığında ağzımdan bir çığlık kaçtı. Ellerimle ağzımı kapattığımda ağaç yere düşmüştü.

Düşen ağacın gürültüsüyle birlikte gözlerim kocaman açılırken geriye doğru adımlar atmaya başladım. Gölge de yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı.

Pencereden uzaklaştığımda kendimi yere bıraktım.

Bu bir göz yanılsaması değildi. Bu bir şaka da değildi. Bu bir masaldı.

Kanlı bir masal.

Ve ben bu masalın içerisine hapsolmuştum.

🩸🕷

Bölüm sonu

2 yorum