İçeriğe geç

BİR ŞİŞE ÖLÜM KOKUSU

Bölüm 5 · 6 dk okuma

BİR ŞİŞE ÖLÜM KOKUSU

Bölüm 5

3.DURAK

3.DURAK

❝Kurtlar, kana aşıktır.❞

🩸🕷

08.02.2024

Korku, başa edilemeyen tek histi.

Ve şu an bu hisle baş etmeye çalışıyordum.

Baş edemeyeceğimi bile bile...

Pencereden dışarıya son kez göz attım ve geriye çekildim.

Hava iyice kararmıştı.

Dışarıda yağmur, tüm hızıyla yağmaya devam ediyordu. Su damlacıkları pencereye vurup rahatsız edici bir ses çıkarıyorlardı.

Yağmur sesinden nefret ediyordum. Zaten az önce gördüğüm gölge yeteri kadar rahatsız etmişti beni. Bir de yağmur sesi duymak istemiyordum.

Arkamdan bir tıkırtı duyduğumda hemen arkamı döndüm ve etrafa göz gezdirdim.

Salonda kimse gözükmüyordu. Koridor boştu. Merdiveni de kısaca gözlerimle taradım. Ancak hiçbir şey göremedim.

Acaba evde başka biri mi vardı?

Kalbim hızla çarpmaya başladığında elimi kalbimin üzerine koydum ve tekrardan etrafı izlemeye başladım.

Etrafta hiçbir şey gözükmüyordu.

Derin bir nefes aldığımda elimi kalbimin üzerinden çektim.

Belki yalnızca paranoyaklık yapıyordum. Belki de içeride hiçbir şey yoktu.

Tekrardan aynı sesleri duymaya başladığımda aklıma az önce gördüğüm gölge gelmişti.

Acaba o eve girmiş olabilir miydi? Gerçi en son baktığımda ormanın içerisinde kaybolmuştu.

Belki de dışarı çıkmalıyım diye düşündüm. Ancak dışarıda yağmur yağıyordu ve Alpkutay bana yağmurlu günlerde dışarı çıkma demişti.

Tekrar aynı tıkırtıları duymaya başladığımda "Kim var orada?" diye bağırdım.

Gelen tıkırtılar haricinde başka bir ses duyamadığımda kapıya doğru yürümeye başladım. Anahtarı kapıdan çıkardım ve kapıyı açtım.

Biraz daha bu evde kalırsam kesinlikle kafayı yerdim. Bu yüzden dışarı çıkmalıydım.

Kendimi dışarı atıp kapıyı arkamdan kilitledim ve anahtarımı da siyah kumaş pantolunumun cebine yerleştirdim. Üzerimdeki siyah bluzu düzelttim ve siyah ceketimin fermuarını sonuna kadar ekip kapüşonumu da sarı, uzun saçlarımı kapatacak şekilde kafama geçirdim.

Merdivenlerden indiğimde kısaca etrafa göz attım.

Yaşlı adam yoktu.

Gölge yoktu.

Kurt yoktu.

Ve maalesef Alpkutay da yoktu.

Ormana gidersem o tuhaf varlıkla karşılaşabilirdim. Evin arkası da ormana doğru çıkıyordu. Oraya da gidemezdim. Yaşlı adamın evine doğru yürüyemezdim.

Geriye tek bir seçenek kalıyordu: İndiğim durağa geri gitmek. Hem belki yolda Alpkutay ile karşılaşırdım. Belki de durakta bir otobüse rastlardım.

Ormanın yolunu artık iyice ezberlediğim için yolumu karıştırmadan yürümeye başladım.

Yine rahatsız edici bir şekilde yağmur yağıyordu.

Yağmura artık alışmıştım. Ancak alışmak nefreti yenmemize sebep olmazdı.

Alıştıklarımdan da nefret ediyordum.

Ama en çok yağmurdan nefret ediyordum. Çünkü o beni yağmurlu bir günde terk etmişti.

Bundan yıllar önceydi. Daha on yaşında bile değildim. Babam yine annemle kavga etmişti. Ancak bu sefer daha da sinirliydi. Evden çıkıp gideceğini söylemişti.

Gitmişti de.

O gittikten sonra sokağa çıkıp onun gelmesini beklemiştim. O gün çok fazla yağmur yağmıştı. Ama ben ona rağmen saatlerce yağmurun altında oturmuştum. Ancak o yine gelmemişti.

Ve o günden beri yağmurdan nefret eder olmuştum. Çünkü yağmur demek benim için terk edilmek demekti.

Ormanın çıkışına geldiğimi fark ettiğimde kısaca etrafa göz atmaya başladım.

Ortalık yine ıssızdı. Sanırım bu şehrin insanları da benim gibi yağmurdan nefret ediyordu.

"Nereye böyle güzel kokulu kadın?"

Yanımda duyduğum sesle birlikte hızlıca sesin geldiği tarafa döndüm. Gördüğüm yüz gözlerimin kocaman açılmasına neden olurken arkaya doğru bir adım attım.

Karşımda buraya her geldiğimde beni kovalayan Ekin ve kısa boylu adını bilmediğim arkadaşı vardı. Arkadaşı arkada durmuş kollarını göğsünün üzerinde birleştirmiş, sessizce bizi izliyordu. Ekin ise onun önünde durmuş gözlerini bana dikmişti.

"Bundan sana ne?"

Sert çıkmasına özen gösterdiğim sesime karşılık sırıtmaktan başka bir şey yapmamıştı.

Aniden rahatsız edici bir kahkaha attığında yüzümü ekşittim.

"Benimle gelmeye ne dersin minik kız? Hem aşırı iyi bir insanımdır."

Geriye doğru birkaç adım daha attım ve sert bir sesle "İstemem." diye bağırdım.

Bana doğru birkaç adım attı ve yüzündeki gülümsemeyi sildi.

"İsteklerin değil, isteklerim umurumda."

Adam üzerime doğru yürümeye başladığında hızlı adımlarla geriye doğru yürümeye başladım.

Buradan hemen gitmem gerekiyordu.

Ekin hızlıca yanıma gelip koluma yapıştığında çığlık atmama engel olamadım.

Bir yolunu bulup bunlardan kaçmam gerekiyordu.

"Beyler, kızı bırakmaya ne dersiniz?"

Arkamdan duyduğum sesle birlikte hemen döndüm ve sesin sahibine baktım.

Alpkutay, kollarını göğsünün üzerinde birleştirmiş bizi izliyordu.

Yanımıza doğru birkaç adım attığında Ekin kolumu sıkıp "Mis gibi kokan kızı sana mı bırakacağız derim." dedi.

Bu adamların koku ile ilgili ne gibi bir alıp veremediği vardı bilmiyorum. Ancak hepsi sapıktı sanırım.

"O kız benim kurbanım. Şimdi onu bana ver."

Gözlerimi büyüterek Alpkutay'a bakmaya başladığımda o bana dönmedi ve Ekin'e bakmaya devam etti.

"Üzgünüm ama bu kızı sana verip senin kazanmanı sağlamayacağım. Buranın hakimi ben olacağım Kara Kurt."

Ben anlamayarak onların konuşmasını dinlerken Ekin'in arkadaşı da yanımıza gelmişti.

"Kızı bana vereceksin. Çünkü o benimle gelmek istiyor. Kuralları bilirsin; Kurban kimi isterse ona aittir."

Alpkutay'ın sözleriyle birlikte Ekin sıkıntılı bir nefes verdi ve bana döndü.

"Bu herif felaket iğrenç biri. İnsanları acımasız işkencelerle öldürüyor. Bence benimle gelirsin. Hem ben seni 10 gün sonra öldürürüm. Kara Kurt ise hemen öldürür. Bence benim yanımda kalmalısın."

Kaşlarımı çattım ve "Ben onunla gitmek istiyorum." dedim.

Sesim gayet kararlı çıkmıştı. Alpkutay'ın beni öldüreceğine inanmıyordum açıkçası. Bence sadece beni kurtarmak için adamlara onun kurbanı olduğumu söylemişti.

Yani umarım öyledir.

Ekin ofladı ve kolumu bıraktı.

"Peki sen bilirsin. Fakat unutma: Kurtlar kana aşıktır."

Anlamayarak Ekin'e baktığımda Alpkutay yanıma geldi ve kolumu tutup beni peşinden yürütmeye başladı.

Hızlı bir şekilde tekrardan ormana doğru yürümeye başladığımızda istemeden de olsa onun yürüme hızına ayak uydurmak zorunda kaldım.

"Sana yağmurlu günlerde dışarı çıkma demiştim."

Onun sert ve yüksek sesini duymamla birlikte sıkıntılı bir nefes verdim.

"Evden tuhaf sesler gelince korktum ve dışarı çıktım."

Kısa bir şekilde olayı açıkladığımda "Evimde bir tane kedi ve ve bir tane de köpek besliyorum. Muhtemelen onların tıkırtısını duymuşsundur." diyerek cevapladı.

Nasıl yani, duyduğum o sesler kedi ve köpeğe mi aitti? Eve o gölge girmemiş miydi?

"O tıkırtıları duymadan beş dakika önce ormanda kocaman bir gölge gördüm. Büyük bir ağacı devirdikten sonra ormanda kayboldu. Ben de o gölge eve girdi zannettim."

Sözlerimle birlikte Alpkutay durdu ve bana döndü.

"Gölgeler eve girmez. Her neyse düşünme bunları. Sen bir daha yağmurlu günlerde dışarı çıkma olur mu?"

"Tamam."

Tekrardan önüne dönüp yürümeye başladığında aklıma takılan o soruyu sordum.

"Sana neden Kara Kurt diyorlar?"

Sorduğum soruyla birlikte bir süre sessiz kaldı. Ardından anlatmaya başladı.

"Küçükken siyah renkte bir kurdum vardı. Annesi falan yoktu. Ben de onu evime alır beslerdim. Küçük yaşta yanıma aldığım için kendi isteklerime göre onu büyütüyordum. Sonra kayboldu ve ben bir daha onu bulamadım. Tabii insanlar da beni o kara kurdun sahibi olarak bildikleri için bana böyle bir lakap taktılar. Yıllardır da böyle sesleniyorlar."

Demek ona Kara Kurt demelerinin sebebi buydu. Açıkçası ben saçlarından ve tarzından dolayı ona Kara Kurt dediklerini zannediyordum. Çünkü ne zaman görsem hep siyah giyiniyordu.

"Anladım. Peki, o kurdu hâlâ arıyor musun?"

Kafasını iki yana salladı ve "Hayır. Muhtemelen ölmüş olmalı. Ölü bir şeye umut bağlamak, bizi umutsuzluğa sürükler." diye fısıldadı.

Anladığım kadarıyla o kurttan bahsetmek onu üzüyordu. Bu yüzden üstelemedim ve konuyu kapatmış olduk. Ancak kafamda hâlâ bir soru işareti vardı.

Acaba sabah gördüğüm kurt onun kurdu olabilir miydi? Ama Alpkutay kurdunun kaybolduğunu söylemişti. Muhtemelen benim gördüğüm kurt başka bir kurttu. Hem dünyada binlerce siyah vardır. Alpkutay'a söyleyip boşuna umut vermek istemiyordum. Bu yüzden yol boyunca sessizce yürüdüm.

Evin yakınına geldiğimizde Alpkutay bana döndü ve "Eve girdiğinde koridorda biraz ilerledikten sonra düzenli bir oda göreceksin. Kız kardeşimin odasıydı orası. Orada ihtiyacın olan kıyafetleri falan kullanabilirsin." dedi.

"Kız kardeşin nerede ki şu an? Elbiselerini kullandığım için kızmasın." dediğimde anlamayarak bana baktı. "Yani biz kızlar genelde böyle şeylere kızarız da."

Buruk bir şekilde gülümsedi.

"Kızmaz. Çünkü hayatta değil. Sen takıl kafana göre."

Sesi normalden daha kısık bir şekilde çıkmıştı.

İçten içe kendime kızarken "Özür dilerim. Ben bilmiyordum." diye fısıldadım.

"Sorun değil."

Merdivenlerin önüne geldiğimizde ikimiz de durduk. Alpkutay elimi bıraktı ve ellerini ceketinin cebine koydu.

"Bana bak küçük, şimdi sen eve giriyorsun ve ben de gidip işlerimi hallediyorum tamam mı? Yağmur dinene kadar kesinlikle dışarı çıkmayacaksın. Anlaşıldı mı?" dediğinde kafamı tamam anlamında salladım.

"Anlaşıldı."

Ben merdivenlere yöneldiğimde o da arkamdan bağırdı:

"Ölmemeye çalış güzel kız. Çünkü bu ülkedeki tek vahşi kurt ben değilim."

Bölüm sonu

1 yorum