2/1.DURAK
❝Burada yağmurlu günlerde gökyüzünden su değil, kan damlar.❞
🩸🕷
08.02.2024
Yanıltıcı ve sürprizlerle dolu bir hayatta yaşamak, benim için her zaman zor olmuştu.
Hayatımın en yanıltıcı dönemlerinden birindeydim şimdi.
Çıkışı olmayan bir paradoksun içerisine hapsedilmiştim.
Hayatım bu paradoksun içerisinde geçiyordu ve ben kurtulamıyordum.
Ölüm paradoksu.
Yaşam resitali.
İçerisinde bulunduğum durumu anlatan dört kelime kombinasyonu.
Yalnız bir hayat.
Ölümlü bir yaşam.
Ruhumu anlatan altı kelime.
Bu duruma nasıl düştüğümü merak ediyordum.
Kendime sorular soruyordum. Ancak cevaplara ulaşamıyordum.
Çünkü çok uzak Neva.
Cevaplar bizi terk etti.
Sessiz ortamdaki tek ses iç sesimdi.
Ve o da... Fazla bağırıyordu.
Yaklaşık bir hafta önce otobüste uyuyakaldığım için o tuhaf yerde bazı maceralar yaşamak zorunda kalmıştım. Şimdi ise aynı şeyleri tekrardan yaşıyordum.
Okuldan çıktıktan hemen sonra her zaman bindiğim otobüse binip evime doğru yola koyulmuştum. Fakat otobüste uyuyakalmış ve gözlerimi bu tuhaf semtte açmıştım.
Yine...
Neden uyuyakaldığım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Fakat buranın güvenli bir yer olmadığına emindim.
Çünkü hava yağmurluydu.
Yine ve yine...
Yağmur geçen seferkinden daha fazla yağıyordu.
Yeri göğü inletecek kadar.
Belki de bir kıyameti koparana kadar...
Otobüsten indikten hemen sonra geçen sefer girdiğim ormanın yoluna doğru yürümeye başlamıştım.
Evet oraya gidiyordum.
Alpkutay Kayaer'in evine...
Bildiğim kadarıyla otobüs sadece oradan geçiyordu. Yani geçen sefer bir tek orada otobüs bulabilmiştim. Eğer şu an buralarda daha fazla dolaşıp otobüs aramaya başlarsam muhtemelen kaybolacaktım.
En mantıklı olanı tekrardan oraya gitmek ve oradan otobüse binip evime gitmekti.
Geçen sefer girdiğim mahalleye ulaştığımda hemen evlerin arasına daldım ve hatırlayabildiğim kadarıyla yürümeye başladım.
Açık konuşmak gerekirse mahalleye adımımı attığım ilk andan beri korkuyordum. Çünkü geçen sefer peşimden gelen adamların tekrardan beni kovalaması isteyeceğim son şey bile değildi.
Sahi, ne tuhaf adamlardı onlar öyle...
İnsan niye tanımadığı birini takip ederdi ki?
Gerçi o adamlar beni takip etmese o ormana giremeyecek ve otobüse binip evime gidemeyecektim.
Boşuna her karanlığın ardında bir ışık vardır dememişler.
Evlerin arasından geçip yürümeye devam ederken adımları yavaşlattım.
O adamların evi buralarda bir yerlerdeydi. Onlara gözükmeden ormana gitmem benim açımdan daha güvenli olacaktı. Bu yüzden olabildiğince sessiz olmam gerekiyordu.
Birkaç adım attığımda adımlarımı durdurdum ve etrafıma baktım. Yürüdüğüm yolun yanındaki evlerden birisinin arkasına saklandım ve göz ucuyla ara sokağa bakmaya başladım.
Adamlar oradaydı. Yine aynı yerde durmuş konuşuyorlardı. Uzun boylu, kahverengi saçlı olanın elinde bir sigara vardı. Kısa boylu olan ise kafasını eğmiş onu dinliyordu. Genel olarak konuşmuyor sadece arada kafasını sallayıp duruyordu. Yanındaki adamdan çekiniyor gibiydi sanki.
Veya konuşmaktan hoşlanmıyor...
Uzun boylu olanın "Biz kazanmalıyız." dediğini duyduğumda kaşlarımı çattım.
Acaba neyden bahsediyordu?
"Ne olursa olsun biz kazanmalıyız ve o herife gününü göstermeliyiz."
Kimden bahsettiklerini anlamaya çalışırken yanındaki sessiz çocuk birden cevapladı.
"Kazanacağız Ekin abi, sen merak etme."
Demek uzun boylu çocuğun adı Ekin'di.
Konuşmaları ilgimi çekse de hiçbir şey anlamamıştım. Sanırım bir yarışmadan bahsediyorlardı.
Dikkatimi onlardan alıp önüme döndüm. Buradan hemen gitmem gerekiyordu. Aksi takdirde otobüsü kaçırabilirdim.
İkisine de görünmeden sokaktan geçebilmem neredeyse imkansızdı. Çünkü gideceğim yol onların tam aşağılarında kalıyordu ve beni rahatlıkla görebilirlerdi.
Aslında hızlıca geçip önümdeki evin yanına gidersem beni görmezlerdi.
Belki...
Derin bir nefes alıp siyah sweetimin kapüşonunu kafama geçirip sarı saçlarımı kapattım.
Sessiz ama hızlı adımlarla yandaki eve doğru yürümeye başladım.
Halktan biriymiş gibi normal bir şekilde yürürken kalbimin hızlı atışlarını yavaşlatmaya çalışıyordum.
Ne olursa olsun sakin kalmalıydım.
Başarılı bir şekilde karşıya geçtiğimde içimden sevinç çığlıkları atmaya başladım. Sanırım başarmıştım.
Şimdi geriye bir tek ormana gidip Alpkutay'ın evini bulup otobüsü beklemek kalıyordu.
Adımlarımı hızlandırıp ormanın yolunu tuttum. Umarım kaybolmadan ormanı bulabilirdim.
Yol hafızam iyi olduğu için rahat bir şekilde yolumu bulabiliyordum. Sanırım hayatta en şanslı olduğum konu da hafızamdı.
Ormanın girişine geldiğimi fark ettiğimde gülümsedim. Bu kadar kolay olacağını tahmin etmemiştim.
"Hey küçük, buraya baksana."
Arkamdan duyduğum ses yüzümdeki gülümsememi silmeme neden oldu.
Sanırım o kadar da kolay olmayacaktı bu iş.
Sesin sahibi az önce gördüğüm adamlardan biri olan Ekin'e aitti. Beni ne ara fark etmiş ve peşimden gelmişti bilmiyorum ama belli ki bu sefer sessiz davranmıştı. Çünkü yürürken hiç takip ediliyormuş gibi hissetmiyordum.
Ona cevap vermeden ormanın içerisine doğru yürümeye başladım. Adımlarım hızlı ve sertti. Geriye dönmek ve adamla göz göze gelmek istemiyordum. Çünkü daha önce yüzümü görmüştü ve tekrardan peşime takılabilirdi.
Adım sesleri duymaya başladığımda kalbim hızlı bir şekilde atmaya başladı.
Arkamdan gelen adamın "Hey, oraya girmek yasak." demesine aldırmadan yürümeye devam ettim.
Daha önce oraya gitmiştim ve hiç de yasak gibi görünmüyordu.
Adım sesleri durduğunda beni takip etmeyi bıraktıklarını anladım ve adımlarımı biraz yavaşlattım. Zaten sesleri de uzaktan gelmeye başlamıştı.
"Sanırım birileri yürek yemiş."
Bunu adı Ekin olan adam demişti.
Hâlâ ardımdan konuşmaya devam ediyorlardı. Lakin bunu pek umursadığım söylenemezdi.
Şu an umursadığım tek şey evime gitmekti.
"Boş versene, kurda yem olunca aklı başına gelir."
Ardından "Her neyse, hadi evimize gidelim." dedi.
Zannedersem bunu yanındaki kısa boylu adama söylemişti.
Adım sesleri iyice uzaklaştığında döndüm ve arkama baktım.
Kimse görünmüyordu.
Tekrardan önüme döndüğümde adamın dediğini anlamaya çalıştım. Kurda yem olunca aklı başına gelir derken ne demek istemişti?
Buraya daha önce geldiğimde kurtla falan karşılaşmamıştım.
Umarık burada dedikleri gibi bir kurt yoktur. Yoksa buradan asla sağ çıkamazdım.
Ormanın içerisinde yürümeye devam ederken çoktan Alpkutay'ın evinin yakınına geldiğimi fark ettim.
Yön tabelaları hâlâ yerli yerindeydi. Ben en son buraya geldiğimden beri hiçbir şey değişmemiş.
Aslında genel olarak burada hiçbir değişiklik yoktu. Hatta yaşadığım olaylar bile aynıydı. Ancak içimden bir ses bu durumun uzun sürmeyeceğini söylüyordu.
Umarım içimde o ses yanılıyordur.
Yön tabelalarını aşıp Alpkutay'ın evinin önüne geldiğimde sakin bir şekilde etrafı incelemeye başladım.
Yağmur durmuştu. Ancak hava hâlâ kapalıydı. Etraf ıslaktı. Bu yüzden de topraktan güzel bir koku geliyordu. Yağmurdan sonra toprağı koklamayı seviyordum. Nedense bu beni huzurlu hissettiriyordu.
Birkaç adım daha atıp merdivenlerden çıkmaya başladım. Otobüs gelene kadar en azından evin önünde oturabilirdim. Merdivenin en son basamağına geldiğimde durdum ve basamağa oturup etrafı izlemeye devam ettim.
Alpkutay'ın evinin sağ tarafında, ağaçların arasında küçük kulübe tarzı bir ev vardı. Ev, ahşaptan yapılmaydı. Küçük bir bahçesi vardı. Bahçede ise birkaç ağaç vardı.
Sanırım burası Alpkutay'ın bahsettiği komşusunun eviydi.
Bana ondan uzak dur demişti. Ancak ev zaten yeteri kadar uzaktı. İstesem bile oraya gitmezdim.
Gözlerimi oradan alıp ormanın diğer tarafını incelemeye devam ettim.
Etraf sessizdi. Ormanda kimseler gözükmüyordu. Yalnızca ağaçlar, çalılıklar ve solmuş çiçekler vardı.
Sıkıcı fakat bir o kadar da ürkütücü bir ormandı.
Ağaçların arasında bir kıpırtı fark ettiğimde tüm dikkatimi oraya verdim. Orada bir şey mi vardı?
Ağaçların arkasındaki şey kıpırdanmayı bırakıp ortaya çıktığında bir süre hiçbir tepki veremedim.
Gördüğüm şey gözlerimin sonuna kadar açılmasını sağladı.
Siyah, iri cüsseli büyük bir kurt, ormandaki ağaçların arasına saklanmış tam olarak bana bakıyordu.
Uzaktan gözlerinin rengini seçemesem de bana baktığını bariz bir şekilde görebiliyordum.
Yavaş bir şekilde ayağa kalkarken kurdun da buraya doğru bir adım attığını gördüm.
Ayağa kalktığımda arkamı döndüm ve hızlıca kapıya doğru koştum.
Kapının önün geldiğimde elimle hızlıca kapıya vurup "Kutay. Kapıyı aç." diye bağırdığımda evin kapısının açılmasını bekledim. Bir süre kapının önünde öylece durup bekledim. Fakat ne kapı açıldı ne de içeriden bir cevap aldım.
Muhtemelen evde değildi. Eminim buralarda olsa bana kapıyı açardı.
Umutsuzca etrafıma bakarken ne yapacağımı şaşırmıştım.
Ne yapacaktım ben şimdi?
Dışarıda kalırsam bu kurt beni kesinlikle öldürürdü.
Aklıma gelen fikirle birlikte "Anahtar." diye fısıldadım.
Evet, anahtar. O bana bir anahtar vermişti.
Kurttan kurtulana kadar onun evinde kalabilirdim.
Sırtımdaki okul çantamı sırtımdan çıkarıp hızlıca içini karıştırmaya başladığımda anahtarı çantama koyduğum için içten içe seviniyordum.
Anahtarı evde bıraksaydım muhtemelen sonum çok kötü olacaktı.
Anahtarı bulup çıkardığımda çantamı tekrardan sırtıma astım.
O sırada arkamdan bir ses "Merhaba küçük kız. Nereye gidiyorsun böyle?" diye sorduğunda kaşlarımı çattım ve arkamı döndüm.
Yaşlı bir adam merdivenin hemen aşağısında durmuş gülümseyerek bana bakıyordu.
Gözlerimi adamdan alıp kurda döndüğümde gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı. Az önce gördüğüm kurdun yerinde şimdi yeller esiyordu.
Nereye gitmişti bu kurt?
Etrafı gözlerimle kısaca süzdüğümde kurttan hiçbir iz göremediğimi fark ettim.
Tekrardan adama döndüğümde şaşkın bakışlarımı bir de bu adama gönderdim.
Bu adam da kimdi be?
İçten içe adamın kim olduğunu düşünürken adam sorgulayan bakışlarımı fark etmiş olacak ki açıkladı.
"Evin sahibi evde değil. Ben de onun komşusuyum. Bir şey soracaksan bana sorabilirsin."
Birden Kutay'ın sesi kulaklarımda çınlamaya başladı.
Eğer olur da yolunuz buraya düşerse karşı komşumla hiçbir şekilde konuşmayın, kapısını çalmayın. Eğer sizinle konuşmak isterse onda uzak durun ve hemen evime girin.
Kutay bu adamla konuşmamam gerektiğini söylemişti.
Onunla konuşma Kayla. Hemen eve gir, hemen.
Adam, "Dilini mi yuttun küçük kız?" diye sorduğunda bu sefer cevap verme gereği duydum.
"Hayır, sadece acelem var."
Sanırım başım belaya girecekti. Alpkutay onunla konuşma demişti.
İyi de biriyle konuşmam ne kadar korkunç olabilirdi ki?
"Komşum Kara Kurt'un misafiri misin sen?"
Kara Kurt?
Bu adam kimden bahsediyordu?
"O dediğiniz kişiyi tanımıyorum. Alpkutay'ın misafiriyim ben."
Yalan söylemiştim. Misafiri falan değildim. Sadece adam beni rahat bıraksın diye böyle söylemiştim.
Adam gülerek "Alpkutay'in lakabı Kara Kurt." dediğinde şaşırmıştım.
Acaba neden ona Kara Kurt diyorlardı?
Ben kafamdaki soruya cevap ararken adam yeniden konuşmaya başladı.
"Ha bu arada o misafirlerden hiç hoşlanmaz." dediğinde kaşlarımı çattım. "Ama ben misafirleri çok severim ve çok güzel ağırlarım. Evime gelmeye ne dersin Kayla Neva Ertekin?"
Tabii ki hayır derim.
Tanımadığım bir insanın evine gitmezdim.
Bir dakika. Bu adam benim adımı nereden biliyordu? Ben ona adımı söylememiştim ki?
Aralık duran ağzımı kapatıp sakin çıkmasına özen gösterdiğim bir ses tonuyla "Adımı nereden biliyorsunuz?" diye sordum.
Adam önce afalladı fakat sonra toparlayıp cevap verdi.
"Kara Kurt ile konuşurken duydum."
Bir adım geriye atıp kapıya iyice yanaştım ve "Yalan söylüyorsunuz. Ben ona soyismimi söylememiştim." diye fısıldadım.
Yaşlı adam birden sesli bir kahkaha attı ve "Ah evet, harika bir yalancıyımdır." diye bağırdı.
Merdivenlerden çıkmaya başladığında hemen arkamı döndüm ve anahtarı kapıya sokmaya çalıştım. Stres yaptığım için kapıyı rahat bir şekilde açamıyordum.
Arkamdan "Rahat bırak kızı." diye bir ses duyduğumda ikimiz de sesin geldiği tarafa doğru döndük.
Alpkutay, eve doğru yürüyordu. Yine baştan aşağıya siyah giyinmişti.
Merdivenin başına geldiğinde tekrardan bağırdı
"Kızı rahat bırak dedim. Anlamıyor musun Vast?"
Yaşlı adam hemen geri çekildi.
Evden uzaklaşmaya başladığında "Şanslı adamsın Kara Kurt. Fıstık gibi kokan kızı almışsın. Sanırım kazanan sen olacaksın." dedi.
Anlamayarak kaşlarımı çattım. Neyden bahsediyordu bu adam?
"Neva benimle gel."
Alpkutay yanıma gelip kapıyı açtığında
"O adam ne söylemek istedi?" diye sordum.
Anahtarımı bana uzatıp kapıyı sonuna kadar açtı ve "Boş versene. Hem ben sana bir daha buraya gelme demiştim. Ne işin var burada? Bir de niye o adamla konuşuyorsun sen? Sana ondan da uzak dur demiştim." dedi.
Anahtarı elinden aldım ve açtığı kapıdan içeri geçtim.
"Otobüste uyuyakaldım. Uyandığımda tuhaf herifler beni kovalamaya başladı. Ben de buraya geldim. Adam beni konuşturdu ve rahatsız etti."
Kısa bir açıklama yaptıktan sonra Alpkutay da eve girdi ve kapıyı kapattı.
Ben neden onun evine girdiğimi sorgularken o bana dönüp "Yağmurlu günlerde otobüse binmemen gerektiğini öğretemedim sana bir türlü." diye fısıldadığında "Evim okuluma çok uzakta. Yürüyerek gidemezdim." diye cevapladım.
"O zaman sana kötü bir haber vereyim: Evine yürüyerek gitmeye üşendiğin için bir süre burada kalmak zorundasın. Çünkü otobüsü kaçırdın ve burada seni evine götürecek başka bir araç yok."
Burada sadece otobüslerin kullanılması tuhaftı. Ancak bir süre bekleyebilirdim. Benim için sorun olmazdı.
"Problem değil, bir süre beklerim. Kaç saat sonra gelir bu otobüs?"
"1 yıl sonra."
Durdum ve ona ağzım açık bir şekilde baktım.
"Şaka yapıyorsun öyle değil mi?"
Kafasını iki yana salladı ve "Hayır gayet ciddiyim. Koku Şehri'ne hoş geldin minik kız." diye fısıldadı.
"Koku Şehri mi? Orası da neresi?"
"Burası."
Sanırım Kutay benimle dalga geçmek istiyordu. Fakat ben masallara inanacak yaşı çoktan geçmiştim.
"Güzel şaka. Ama sana doğrusunu söyleyeyim. Burası İstanbul."
Kaşlarını çattı ve "İstanbul mu? Demek sen de oradan geldin. Buraya gelen çoğu kişi İstanbul'dan geliyor ve inanır mısın hepsi seninle aynı tepkiyi veriyor." dedi.
Şaşkın bir şekilde ona bakarken onun neyden bahsettiğini anlayamamıştım.
Burası İstanbul değil miydi?
"Buraya gelenler derken ne demek istiyorsun? Burada başkaları da mı var?"
"Evet ama hepsi öldü."
"Neden?"
Tedirgin bir şekilde sorduğum soru geriye doğru bir adım atmamı sağlamıştı.
"Çünkü burası katillerin şehri."
🕷🩸

