İçeriğe geç

Bir Sayfa Mucize

Bölüm 4 · 24 dk okuma

Bir Sayfa Mucize

Bölüm 4

4.Bölüm: Lacivert renkli küçük mucize.

4.Bölüm: Lacivert renkli küçük mucize.

'Ama senin kalbimdeki varlığın vicdanımdan çok daha ağır.'

__

Tazelediğim makyajıma göz gezdirirken bir yandan da ellerimle saçlarımı düzeltiyordum. Üstümü değiştirme gereksinimi duymadan odadan çıktım, antredeki ayakkabı dolabından ayakkabılarımı aldım. Her zamanki gibi tozluydu ve ben de her zamanki gibi temizlemeye üşeniyordum. Ancak ilk kez bu sefer tembelliğimi kapının dışına atarak ayakkabılarımı temizledim çünkü Renat'ın evine gidiyordum.

Kalbimin yerinde duramayan heyecanı hem nefesimi kesiyor hem de beni güldürüyordu. Evet, tam da aptal aşık gibi. Hayır... Gibi değil. Çünkü ben gerçekten de hem aptaldım hem aşık. Ayakkabılarımı giyindikten sonra anahtarlarımı alıp dışarıya çıktım. Çıkar çıkmaz sırasıyla karanlık ve yüzüme çarpan hafif rüzgarla karşılaştım.

Kapıyı kapatmadan hemen önce bahçe ışığını açıp sokağa çıktım. Yaklaştıkça bacaklarım titriyordu, bu ne kadar normaldi? Onun evinin bahçesine girdim, kapının önünde durup elimi göğsüme bastırdım. Aldığım nefes bile boğazımda hareket ederken titriyordu. Elimi kaldırdım, zile basacakken yumup açtım. Avuçlarımın terlediğini fark ettim, hızlıca üzerime sildim ve gözlerimi kapatıp zile bastım.

Belki kısa ama benim için oldukça uzun dakikaların sonunda kapı açıldı. Renat'ın gözlerinden geçen saliselik bir şaşkınlık, ardından sıcak bir tebessüm getirdi.

"Aylin?" Ciddi göründüğü için anında yüzüm düştü, arkamı dönüp gidecekken gülerek kolumu tuttu. "Bu sefer şakaydı."

Gözlerim kolumu tutan eline daldı, sertçe yutkunup kolumu kendime çektim.

"Anladım, Reşat."

"Gidip isimlerimizi değiştirelim mi?"

Benimle güldü.

"Gelsene."

Eve girmem için bana yol verdi, utanarak gülümseyip içeriye doğru ufak adımlar attım. Ayakkabılarımı çıkarıp verdiği beyaz terlikleri giyindikten sonra Renat'ın yönlendirmesiyle koridoru geçip salona girdik.

"Ben geldim ama..." Gözlerim beyaz iri koltuğun karşısında duran aynı boyuttaki lacivert koltuğun üzerinde yatan Vanilya'daydı. "Teklifin hâlâ geçerli mi?"

"Ne teklifi?"

Yüzüne baktım, ciddi olup olmadığını anlamaya çalışırken güldü.

"Yorma kendini, ciddi değilim." Bakışlarımı kaçırıp rahatlayan bir nefes verdim, kalbim bu hayal kırıklığını kaldıramazdı. "Tabii ki geçerli. Ama öncesinde bir şey içer misin?"

"Kahve olabilir."

"Tamam, sen otur. Ben geliyorum."

O çıkarken başımı sallayıp Vanilya'nın yanına oturdum ve onu kucağıma alıp sevmeye başladım. Başımı sağdan tarafa çevirip kül mavi renkli duvarın çıtalarının arasında kalan tabloyu seyrettim. Renkler oldukça karışıktı fakat buna rağmen, ilk bakışta piyano çalan bir adamı andırıyordu.

Gözlerim bu sefer karşımdaki beyaz koltuğun arkasında kalan pencereye daldı, lacivert fon perdeyi incelerken arkasındaki beyaz tülü aralayıp evimin görünüp görünmediğine bakmak istedim. Ancak bunu yapmak yerine Vanilya'yı sevmeye devam ettim.

Dakikalar geçti, ben kucağımdaki sevimli kediyle oyalanırken Renat elinde kahvelerle salona geldi, Vanilya kucağımda olduğu için benim kahvemi ortadaki beyaz sehpanın üzerine bırakıp karşıma oturdu. Elindeki lacivert renkli kupa bardağını dudaklarına götürünce kendimi tutamadım, "Bu rengin özelliği ne?" diye sordum. Bardağını indirdi.

"Efendim?"

"Lacivert... Niye bu kadar seviyorsun, bir özelliği var mı?"

"Nereden anladın sevdiğimi?"

Gözlerimi büyüterek güldüm.

"Sence?"

"Doğru." dedi gülerek, "Saçma bir soruydu." Onayladım ve bir cevap beklediğim için gözlerine bakmayı sürdürdüm, dudaklarını sarkıtırken düşünüyordu. "Bilmem. Sadece bana şans getirdiğine inanıyorum."

"Ama neden başka renk değil de lacivert?"

Gözlerim benim için getirdiği mor kupa bardağa daldı, ilginç bulduğum bu tesadüfe sadece gülümsedim. Kahvesinden bir yudum daha aldı, irisleri sehpadaydı.

"Benim babam otobüs şoförüydü, şehirler arası. Sık sık şehir dışında gecelerdi." Yüzüne derin ve anlamlı bir tebessüm yayıldı. "Ben de onu özlediğim için bir sabah eve geldiğinde bana bir oyuncak hediye etti. Lacivert renkli küçük bir otobüs." Çenesi kasıldı, kahvesini içmeye devam etti. "Eve gelmediği zamanlarda o otobüsün içinde olduğunu hayal etmemi ve onu beklememi söyledi. İki sene sonra da eve dönerken yaptığı kazada vefat etti maalesef."

Dudaklarımı birbirine bastırıp kaşlarımı düşürdüm, aklımda kalan soruları sormaktan vazgeçip Vanilya Renat'ın yanına gittiği için çoktan boş kalmış elime sehpanın üzerindeki bardağı aldım ve avuçlarımı ısıttım.

"Sonra ben o oyuncağı da kaybettim. Annem üzülmeyeyim diye yeni bir tane aldı ama benim babam, kaybettiğim otobüsün içindeydi."

Dolu gözleri gözlerimle buluştuğunda gülümsedi, ben de ne yaptığını anlayarak ona uyum sağlamak için gülümsemeye çalıştım. Ama sadece çalıştım.

"Bu renk de bana o otobüsü hatırlatıyor işte." deyip kahveyi kafasına dikti ve boş bardağı sehpaya bıraktı. "Ee?" diye mırıldandı, bu konu üzerine herhangi bir şey söylememe fırsat vermeden. "Hep ben anlatıyorum. Senin hakkında bildiğim tek şey, ismin."

"Onu da yanlış biliyorsun, evet."

Başını eğip güldü.

"Her fırsatta iğneleyecek misin?"

"Evet."

Gülerek onayladıktan sadece saniyeler sonra toparlandı ve ciddi bir ifade takındı. "Tamam." Duruşunu dikleştirdi. "Konuyu dağıtmayalım. Anlat bakalım, kimsin sen?"

Anlam veremeyerek gülümserken yerimde kıpırdandım. "Böyle sorunca da bir garip oldu." Soğumasını beklediğim kahvem gerektiği kadar soğumuştu, iki büyük yudum aldım. "Ne söylemem gerekiyor?"

"Neler yapıyorsun mesela? Çalışıyor musun?"

"Çevirmenlik yapıyorum."

Kaşları havalandı. Bense o an sadece kendimi düşünüyordum, hakkımda söyleyecek pek bir şeyimin olmamasını. Meyra'yla konuşurken sadece Renat'ı anlatıyordum. Renat'ı çıkınca benden geriye hiç mi bir şey kalmıyordu? Benimle ilgili var olan iki şey vardı sanki. Kitaplarımla Renat. Ve ben Renat'a kitaplarım hakkında herhangi bir şey söylemeye çekiniyordum çünkü olanları öğrenmesine dair duyduğum yoğun bir korku vardı içimde.

Yaşananlar ve yaptıklarım onun hemen çözeceği veya öğreneceği kadar basit şeyler değildi. Hatta itiraf etsem bile inanmak için ayıracağı zamanı akıl hastası olup olmadığımı sorgulamaya adardı.

"Kendin hakkında konuşmayı sevmiyorsun sanırım?"

"Sadece..." Elimdeki bardağı avuçlarım arasında çevirmeye başladım. "Söyleyecek bir şey bulamadım." diye itiraf ettim.

"İnsanın en iyi bildiği şey kendisi değil midir?"

"Bence aksine, insan için çözmesi en zor soru kendisidir."

Gülümsedi.

"Belki de."

Gözlerimi ondan ayırıp saate baktım.

"Ben ders için de buraya mı geleceğim?"

"Aslında ben gidiyorum genelde ama sana bir ayrıcalık tanıyacağım."

Güldüm.

"Peki ders süresi?"

"Haftada bir kere elli dakika olmalı, yani diğer öğrencilerim için öyle ama-"

"Ama bana bir ayrıcalık mı tanıyacaksın?"

Gülüp onayladı.

"Nasıl bir ayrıcalık?"

"Süreyi daha uzun tutabiliriz veya sen iki kere gelebilirsin."

"Ayrıcalıkmış gerçekten."

Son sorum ders ücretiyle ilgiliydi ancak alakasız bir şekilde bunu sormaya utanmıştım. Nedense bu konularda anksiyete krizlerine giriyordum fakat ücret meselesini bir şekilde halletmeliydim. O telefonundan bir şeylere bakarken boğazımı temizledim.

"Peki ya ders ücreti?"

O kadar çekinmiştim ki avuçlarımdaki kupa bardağı sıkabildiğim kadar sıktım. Renat'sa başını kaldırıp bana baktı, onun için gayet normal konulardı. Benimse işimin en sevdiğim tarafı, bu konuları yüz yüze konuşmak zorunda kalmamamdı.

"Sana ben teklif ettim, ücrete gerek yok."

Kaşlarım havalandı. "Olmaz öyle şey."

"Olur, çünkü..." O da gerçek bir sebep bulamadığı için birkaç saniye düşünmesi gerekti. "Çünkü ben sana ayrıcalık tanıyorum."

İçimdeki gülme isteğini bastırarak itiraz ettim. "Olmaz Renat, böyle bir şeyi kabul edemem."

"Edersin. Belki bir gün benim de senin çevirmeni istediğim dosyalarım olur."

"Ama-"

"Yeter lütfen, Alin. Bu konuyu kapatalım." Tekrar telefonuna baktı. "Ben seninle akşam saatleri ilgilenebileceğim, uygun mudur?"

Mahcup bir ifadeyle başımı salladım ve hemen ardından onayımı kelimelerimle destekledim.

"Uygun."

Gözucuyla bana baktı, "Numaranı alabilir miyim?"

"Tabii."

Telefonunu bana uzattı, aldım ve kendi numaramı yazıp kaydetmeden geri verdim. Telefona bakıp güldü.

"Aylin diye kaydedersem beni öldürür müsün?"

Göz devirerek ufak bir kahkaha attım. Yarısına kadar içebildiğim kahveyi olduğu gibi sehpaya geri bıraktığım sırada telefonuma mesaj geldi.

"Benim." dedi Renat, "Kaydedersin sen."

"Olur." Dizlerimden destek alarak ayaklandım.

"Kalkıyor musun?"

Dudaklarımı birbirine bastırıp onayladım. "Gideyim artık, geç oldu."

Kalktı, "Peki. Nasıl olsa sık sık görüşeceğiz artık."

Gülümsedim. "İlk dersimiz ne zaman?"

"Yarın akşam sekiz gibi gel istersen."

"Olur."

Vanilya'nın başını okşadım ve Renat'la birlikte salondan çıkıp dış kapıya yöneldik. Ayakkabılarımı giyindikten sonra Renat kapıyı açtı. Karşı karşıyaydık, bana elini uzattı. "Hayırlı olsun."

Ufak bir tebessümle uzattığı eli sıktım.

"Hayırlı olsun." dedim aynı şekilde.

Tam kapıdan çıkacakken, "Eve kadar geçirmemi ister misin?" diye sordu.

"Yok, iki ev ötede zaten. Teşekkür ederim."

Beni onaylayınca önüme döndüm ve arkamdan, "İyi geceler." dediğini duydum. Aynı şekilde karşılık verdikten sonra bahçeden çıkıp kendi evime geçtim. Ayakkabılarımı dolaba koyduktan sonra lavaboya geçip ellerimi yıkadım, nefes nefeseydim. Dayanamadığım için ellerime biraz su alıp suratıma çarptım.

Banyoyadan çıkarken bugün olanları, onun evini, konuşmalarımızı düşündüm. Düşündükçe gülümsedim. Onun kalemi hayatıma yeni bir anı yazana kadar bugün olanları düşünüp gülmeye devam edeceğimden emindim. Telefonumu elime alıp numarasını kaydettim, profil resmi anında belirdi.

Kendimi yatağa atıp sırtımı yatak başlığına yaslarken gülüşüm büyüdü, profil resmini büyüttüm. Beyaz gömleğin üzerine giydiği yarı fermuarlı siyah kazağın fermuarı açıktı, altındaysa siyah kumaş pantolonu vardı. Sırtını nerede olduğunu anlamadığım balkonun demirlerine yaslamıştı ve yüzündeki hafif tebessümle gökyüzüne bakıyordu. Parmağım resmin üzerinde gezinirken hayranlıkla iç çektim. Renat'ın tek bir fotoğrafı bile kalbimin dans edebileceği bir melodiydi.

Bakışlarım odamın duvarına kayarken bugün konuştuklarımızı düşünmeye devam ettim. Kaşlarım çatıldı, telefonu kenara bırakıp komodinin çekmecesine bıraktığım defterimi elime aldım. Kalemin kapağını açarken bir yandan da yazacağım cümleyi toparlamaya çalışıyordum.

"Renat nihayet babasından kalan lacivert renkli küçük otobüsü bulur."

İlk kez onu mutlu edecek bir şey yazmanın sevinciyle gülümsedim ve derin bir nefes alarak telefonu tekrar açıp fotoğrafına bakmaya devam ettim.

"Gerçeği hiçbir zaman öğrenemeyeceğin için üzgünüm, Renat. Sana yaşattıklarım için de öyle." Yüzüm düştü, parmaklarımı resmin üzerinde dolaştırdım. "Ama senin kalbimdeki varlığın, vicdanımdan çok daha ağır."

__

Kulaklarıma çarpan yüksek ses canımı o kadar sıktı ki başımın altındaki yastığı alıp kendimi boğacak kadar kulaklarıma bastırdım.

"Bir sabah..." diye mırıldandım, gözlerim hâlâ kapalıydı. "Sadece bir sabah şu kapıyı rahat bırakın."

Kapı çalmaya devam etti, ağlar gibi mırıltılar çıkararak yerimde doğruldum. Gözlerim kapalı bir hâlde yürürken kapıya çarpıp durdum ve dün olanları anımsayarak bir aydınlanma yaşadığım için gözlerimi açtım.

"Renat mı geldi acaba?"

Hızla aynanın önüne geçip saçlarımı taradım ve düzelttim. Kapı devamlı çalmaya devam ettiği için daha fazla bir şey yapamazdım, pudra renkli hırkamı pijamamın üzerine giyinip odadan çıktım. Hâlimden dolayı kapıyı açmamayı bile düşündüm ancak bu fikrimden hemen vazgeçip kendimi zorlayarak o kapıyı açtım.

"Baba?!"

"Şu şapkayı kimse kapı ziline basmak için kullanmamıştır, Alin."

Bakışlarım ellerindeki poşetlere kaydı, hâlâ şaşkındım.

"Sen nereden çıktın?"

"Kızımın evine gelmem yasak mı, babacığım?" İçeriye doğru iki adım atıp başını bana doğru uzattı. "Şapka." deyince gülerek başındaki siyah kep şapkayı çıkardım. "Alın?"

"Baba..."

"Alın?"

Gülüp alnımı dudaklarına bastırdım, öptü. "Yanak?" Sağ yanağımdan da aynı şekilde öptükten sonra "Diğeri?" dedi ve sol yanağımı da öptü.

O ayakkabılarını çıkarırken ben şapkayı askılığa astıktan sonra kapıyı kapatıp elindeki poşetleri aldım.

"Bunlar ne, baba?"

"Senin için aldım, aşkım."

"Sence benim için marketi almana gerek var mıydı, babacığım?"

Bakışlarını ayaklarına giyindiği kahverengi terliklerden ayırıp bana ters ters baktı.

"Burnunu kopartırım, Alin. Babayım ben. Benimle bilmiş bilmiş konuşamazsın."

Ufak bir kahkaha atıp yanağına bir öpücük kondurdum.

"Sen salona geç, ben de bunları mutfağa bırakayım." Arkamı döndüm ama bir şey hatırlayarak tekrar babama baktım. "Kahvaltı hazırlayayım mı sana?"

"Hayır, kızım, teşekkür ederim. Ama çaya hayır demem."

Başımla onaylayıp mutfağa geçtim, suyun kaynamasını beklerken babamın aldıklarını dolaplara yerleştirdim. Sevdiğim her şeyden ikişer üçer tane almış olmasına sadece güldüm.

"Kızım," Babam mutfak kapısında görününce ona döndüm. "Annene bu evin hâli hakkında bilgi verirsem kadın küçük çaplı kalp krizi geçirir, biliyorsun, değil mi?"

Sevimli olduğunu düşündüğüm bir gülümseme takındım. "Ama söylemezsen hiçbir şey olmaz."

"Söylemeyeyim de bir sabah geldiğimde seni çöplerin içinden kazarak çıkarayım, değil mi?"

"Abartmaz mısın, baba?"

"Çok dağınıksın, babacığım."

Yanına gidip yanaklarını sıktım. "Tamam, söz veriyorum, toplayacağım."

Bana akıllanacağıma dair duyduğu inançsızlığı imâ eder bakışlar attıktan sonra salona döndü. Bense onun bu hâline gülmeye devam ederek mutfaktaki işlerimi bitirip çayı demledim. İkimize de çay doldurduktan sonra onları tepsiye alıp babamın yanına gittim.

Babam çayı içmek yerine bardağın içini inceleyince merakla kaşlarımı çattım. "Baba?" Bana baktı ve soru sormamı beklemeden açıkladı. "Çayın içinden çorabın falan çıkar mı diye bir kontrol edeyim dedim."

Abartarak göz devirip kahkaha attım. "Baba!"

Sesli gülüşü evin içini doldurunca varlığına bir kez daha şükrettim içimden. Hayranlık duyduğum ilk adamdı.

"Şaka yapıyorum."

"Annem nasıl?" Hâlâ gülmeye devam ediyordum, gözümdeki nemi parmağımla sildim.

"İyi o da ne yapsın, tüm gün evi silip süpürüyor."

"O mu gönderdi seni, doğru söyle?"

"Ben kızımı görmeye gelmek için eşinden komut bekleyecek bir baba mıyım, Alin?"

"Değilsin de bilmiyorum, sabah sabah aniden gelince şaşırdım."

"Hem özledim hem de merak ettim... Her şey yolunda mı?"

Bu sorunun cevabını önce kendime vermek için biraz düşünmem gerekti. Her şey bir yol üzerinde sorunsuz şekilde ilerliyordu ancak yol yanlıştı ve bunu bir tek ben biliyordum. Yine de her şey yolunda sayılır mıydı?

"Yolunda." dedim ve çayımdan bir yudum aldım. "Her şey yolunda."

Babamın yüzünde derin bir ifade belirdi. "Her şey yolundaysa bu durgun bakışlar da neyin nesi?"

"Efendim?"

"Soruyu duyunca moralin bozuldu sanki. Bilmediğimiz bir şeyler yok, değil mi? Paran falan var mı?"

"Var, baba, var. Ben de çalışıyorum, unuttun mu?"

Elini cebine attı, "Ben yine de vereyim."

Elimi kaldırıp itiraz ettim hemen. "Hayır, baba, lütfen. İhtiyacım olursa söylerim. Senden başka kime gideceğim zaten?"

"Ne oldu o zaman?"

Hayretle gülümsedim.

"Bir şey olmadı, sana öyle geldi bence."

Babam cevap verecekken kapı çaldı.

"Kim bu saatte?" diye sordu babam, "Annen gelmiş olmasın?"

Gözlerindeki telaş beni güldürdü, çayımdan bir yudum daha alıp sehpaya bıraktıktan sonra ayağa kalktım. "Sanmıyorum." dedim salondan çıkacakken, "Ben bakıyorum şimdi."

Babam salonda oturmaya devam ederken ben kapıyı açtım ve Renat'ın gelmesi bu sefer moralimi bozdu. Ama o, oldukça mutlu görünüyordu.

"Alin, aslında akşam söyleyecektim ama dayanamadım." Kaşlarım havalandı, boş koridora kısa bir bakış atıp tekrar Renat'a döndüm. "Buldum!" dedi heyecanla. "Babamın hediyesini buldum! Dün gece senden sonra... Nesin sen, benim şansım mı, mucizem mi, ne?"

Başlarda gülümseyen yüzümü son cümlesinde istemsizce düşürdüm. Bakışlarım bileğindeki lacivert deri bilekliğe daldı.

"Ben senin en büyük şanssızlığınım." diyemedim.

"Alin!"

Babamın seslenişiyle kendime geldim ve Renat'ın büyüyen gözlerine bakmayı sürdürdüm.

"Pardon... Misafirin mi vardı?"

"Sorun yok." Yutkundum, söylediği cümlenin etkisinden çıkamamıştım. "Senin adına çok sevindim. Gerçekten."

Gözlerindeki heyecan solmuştu, gülümsemekle yetindi.

"Ben artık gideyim." Elindeki haki yeşil ceketi koluna attı. Beyaz kazağın altına bej kumaş pantolon giyinmişti, klasik giyindiği zamanlarda genellikle işe giderdi. Ders vermeye gittiğini buradan anladım. "Sen de kusura bakma, öyle bir anda geldim... Görüşürüz."

"Sorun yok." diye tekrar ettim, "Görüşürüz."

Baş selamı verip geriye doğru birkaç adım attıktan sonra önüne dönüp uzaklaştı. Bense kapıyı kapatıp salona geri döndüm ancak salon girişinde babamla karşılaştım. Beni görür görmez başını omzuna yatırdı ve gözlerini kıstı.

"Komşum."

"Komşun."

Hızla kafa salladım.

"Komşum." Yaşadığım aydınlanmayla kaşlarımı kaldırdım. "Aynı zamanda piyano öğretmenim."

"Ne?"

Gülümsedim, tebessümüm samimiyetten uzaktı.

"Evet, ben piyano çalmayı öğreneceğim."

"O nereden çıktı?"

Omuz silktim.

"Öyle işte, baba. Hep özenirdim zaten."

"Daha önce söyleseydin ben seni kursa yazdırırdım, kızım. Bu adam kursta mı verecek bu dersi sana?"

Özel ders olduğunu söylemekten vazgeçip onayladım. Açıklama yapmaya üşenmiştim.

"Sadece öğretmen, değil mi? Eminsin?"

"Baba, içine annem mi kaçtı?"

"Babayım ben Alin, soracağım tabii." Sürekli baba olduğunu dile getirmesine ne tepki vereceğimi bilemedim. "Neyse, ben gidiyorum."

"Niye? Kalsaydın biraz daha."

"İşe gideceğim daha." Koltuğun kenarına attığı siyah montu giyinirken birlikte koridora çıktık. Askılıktaki şapkayı alıp başına taktım. Kollarını açtı, bekletmeden boynuna sarıldım. "Canımın içi..." Elleri saçlarımdaydı. "İyi ki yapmışız seni."

Kahkaha atarak geriye çekildim, "Baba ya!"

O da gülmeye devam ederek kapıyı açtı, ayakkabılarını giyinip bana tekrar veda ettikten sonra çıkıp gitti. Aklımı Renat'ın söylediklerinden bir an olsun uzaklaştıramamıştım, sıkıntıyla nefeslenip telefonumu almak için odama geçtim. Telefonu elime alıp salona dönerken Meyra'nın tam on kez aradığını gördüm, sessizde kaldığı için hiçbirini duymamıştım.

Anında geri arayıp telefonu kulağıma götürdüm, acil bir şey olmadığı sürece Meyra bu kadar fazla arama yapmazdı. Elim boğazıma gitti, gerilmiştim.

"Alo?"

"Meyra!" diyerek kalktım tam bir saniye önce oturduğum koltuktan. "Bir şey mi oldu?"

"Evde misin?" Ağlıyordu. "Sana geliyorum, yoldayım."

"Evdeyim. Neden ağlıyorsun, ne oldu?"

"Birkaç dakika içinde oradayım, Alin." deyip kapattı.

Meyra kolay kolay ağlamazdı, derin bir soluk alıp pencere kenarına doğru yürüdüm. Arabasını görür görmez kapıya koştum, o daha bahçeye girmeden kapıyı açıp beklemeye başladım. Bahçeye girdiğinde onu ilk kez bu kadar dağınık gördüğümü fark ettim.

"Meyra!"

Hızla gelip boynuma sarıldı ve ağlamaya devam etti.

"Ne oldu?" Geriye çekildim. "Geç içeri."

Burnunu çekti, gözlerini bej gömlek ceketinin koluyla silip ayakkabılarını rastgele çıkardı ve bir hışımla salona gitti. Ben de peşindeydim.

"Anlat, ne oldu?"

"Öldüreceğim o adamı!"

"Hangi adamı!"

"Amir'i!" dedi şiddetlenen ağlayışıyla, kendisini koltuğa bıraktı. "Hayvan herif! Geri zekâlı!"

Koltuğun üzerindeki yastığı yüzüne bastırıp çığlık attığında alt dudağımı ısırdım.

"Meyra, ne oldu?" diye tekrarladım sorumu büyük bir çekingenlikle.

Yastığı yüzünden çekip kızarmış gözlerini bana dikti.

"Beni dün Melis aradı. Melis'i biliyorsun, benim haber kaynağım. Bir şey olunca haber verir, hemen oraya damlarım." Başımı salladım, bütün dikkatim Meyra'daydı. "Dün akşam aradı beni, Amir için. Bu seferki olayı kaçırmak istemeyeceğimi söyledi, adres attı." Gözlerini kaçırdı. "Çok aptalım!"

Artık gerçekten korkmaya başlamıştım.

"Ben nereden bileyim, yıllardır Melis'le çalışıyorum. İnandım salak gibi! Hatta şaşırdım da biliyor musun, daha yeni haber olmuşken Amir'in herhangi bir şey yapmış olduğuna. Ama biliyorsun, konu Amir olunca sorgulamıyorum çünkü ondan nefret ediyorum."

Yerimde sabırsızca kıpırdandım.

"Gittim Melis'in verdiği adrese. Hayvan, Melis'i kafalayıp bana tuzak kurmuş."

Hikâyeyi dinlemeye başlayınca sonunda böyle bir şey çıkacağını tahmin ettiğim için şaşırmadım.

"Ne tuzağı?"

"Haber oldum Alin! Amir'le dudak dudağa kameralara yakalandım!"

Meyra ellerine yaslandı, bense irileşen gözlerimle onun ağlayışını izledim.

Başını kaldırdı. "Bu, bana ders olurmuş, bir daha onunla uğraşmazmışım. Ulan, şeytan uğraşsın seninle, beyinsiz!"

Burnumdan gülünce Meyra'nın anlamaması için dudaklarımı ağzımın içinde yuvarladım.

"Alin, gülme!" İşaret parmağını kaldırdı. "Yemin ederim, bütün sinirimi senden çıkarırım."

O, öyle deyince kendimi tutamayarak güldüm ve ellerimle ağzımı kapattım. "Özür dilerim."

"Alin, gülme diyorum!" dedi ancak kendisi de gülmek üzereydi, yastığı alıp yüzüme fırlattığında ben gülerek oturduğum koltuğa yattım.

"Sen niye öpüyorsun adamı?" Bir dakikadır gülüyordum ve gülmekten nefesim kesilmek üzereydi.

"Ben niye öpeyim adamı, Alin?" İki elini yanaklarına bastırdı. "Rezil oldum, Allah kahretsin!"

"Haber yayında mı şu an?"

"Bilmiyorum, bakmaya korkuyorum."

Yerimde doğrulup gözlerimdeki nemi sildim.

"Yayında olsa çoktan arayıp haber vermezler miydi?" Sesim çatallaşmıştı, boğazımı temizlemek için birkaç kez öksürdüm.

"Bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum, beynim durdu."

Birkaç dakika boyunca ikimizden de ses çıkmadı, Meyra'nın telefonu çalınca ters çevirip yanına koyduğu telefonu eline aldı.

"Arıyor!" Doğruldu. "Arıyor!"

"Kim?"

"Amir!" Gözucuyla bana baktı. "Ne yüzle arıyor bu, beni?"

Avuçlarım Meyra'ya bakarken kendimi geriye çekip dudaklarımı sarkıttım.

"Açmazsan öğrenemeyiz."

"Bu yirmi altı yaşındaki ergenin telefonunu mu açayım? Gerçekten mi?"

"Belki haberin yayınlanmasına izin vermemiştir. Hem kendisini niye haber yapsın, hiç mantıklı değil ki." Kollarımı dizlerime yasladım. "Aç, hoparlöre al, hadi."

Meyra'nın kararsız bakışları ben ve telefon arasında mekik dokurken arama sonlandı. Ancak bir dakika dolmadan tekrar çalmaya başladı. Bu sefer derin bir nefes alıp açtı ve dediğim gibi, hoparlöre aldı.

"Sen ne yüzle arıyorsun beni?"

"Delirmişiz yine."

Meyra yumruğunu sıkarken aklından neler geçtiğini tahmin edebiliyordum.

"Amir, ne söyleyeceksen söyle." dedi dişlerinin arasından. "Sesine, sana, varlığına daha fazla katlanamayacağım çünkü."

"Dün ışıklar patlamadan bir saniye önce beni öperken öyle demiyordun."

Şüpheli bakışlarımı telefondan çekip Meyra'ya doğrulttum, sadece göz devirdi.

"Ben mi öptüm seni?"

"Tamam... Ben öptüm ama sen de gayet memnundun o durumdan."

Meyra gözlerini kapattı, çenesi kasıldı. Amir karşımızda olmadığı için içten içe şükrettim.

"Şerefsizin tekisin, biliyor musun? Geçmişimi senin anılarınla kirlettiğimi hatırladığım her an hayıflanıyorum."

"Bana bunları söylerken resimlerimizin hâlâ elimde olduğunu ve haberi patlatmaları için tek kelimemin yeteceğini de unutma, olur mu?"

"Yayınlamadılar mı?"

"Henüz değil."

Meyra dolu gözleriyle bana baktı.

"Ya Amir! Ailem onları görürse ne olur, hiç düşündün mü? Nasıl bakacağım ben onların yüzüne?"

"Senin ailen var da benim ailem yok mu, Meyra? Sen peş peşe defalarca kez beni rezil ederken bir kere bile düşündün mü benim ne yaşayacağımı?"

"Sen onların hepsini-"

"Hak etmedim!" Amir aniden bağırınca yutkundum, gözlerim Meyra'yı izliyordu. "Benim sana yaptığım tek şey, senden ayrılmaktı. Seni sevmiyordum ve ayrıldım! Bunu kaldıramayıp beni canımdan bezdiren sensin."

Meyra'nın dudakları büzüldü, büyük bir üzüntüyle kalkıp yanına geçtim ve kolumu omzuna attım.

"Bak, Meyra. Sana yaptığım son iyilik bu. Haberi yayınlamalarına izin vermeyeceğim çünkü ben her şeye rağmen, seni düşünebiliyorum. Tek amacım benim ne hissettiğimi anlamandı ki artık anladığını düşünüyorum." Amir sessiz kalınca öfkemi bastıramayıp bir şeyler söylemek istedim fakat Meyra elimi tuttu ve tam o sırada Amir konuşmasına devam etti. "Meyra..."

Meyra gözlerini sildi, konuşabilmek için yutkundu.

"Ne var?"

"Lütfen artık beni rahat bırak. Şimdiye kadar seni alttan aldım ama bundan sonra bunu yapmayacağım. Sana bunu bu şekilde anlatmak zorunda kaldığım için özür dilerim ama sen de bana başka bir çare bırakmadın."

Meyra öfkeyle telefonu kapatıp koltuğun kenarına fırlattı ve başını göğsüme yaslayıp sesli bir şekilde ağladı.

"Ağlama, lütfen..."

"Öfkemden ağlıyorum, Alin. Aşk kim, ben kim? Kendimi aptal durumuna düşürdüm, kendimden nefret ediyorum." Doğruldu. "Haklı adam, saplantılı bir aşık gibi adamın peşine düşdüm. Defalarca kez haberini yaptım. Ne yapsa, ne dese haklı." Bana baktı. "Sen niye bana engel olmuyorsun?"

Hüzünle nefeslenip önüme döndüm.

"Kelin ilacı yok çünkü."

"Ne?"

"Yok bir şey." İki kere bacağına vurdum. "Hadi kalk git, elini yüzünü yıka. Ben de senin için bir şeyler hazırlayayım."

Geriye yaslanıp tavanı seyretmeye başladı.

"Canım hiçbir şey istemiyor."

"Yapma böyle, Meyra. Sen bu değilsin."

"Sinirlerim çok bozuldu. Amir'den çok kendime kızgınım. Nasıl oldu da beynimi aldırmış gibi davranabildim?"

"Konu aşk olunca akıl devre dışı kalıyor."

"Bu, aşk değil, dümdüz aptallık. Sadece biz, aptallığımızı kabullenmeyi bir tarafımıza yediremediğimiz için adına aşk deyip bunu romantize ediyoruz."

Tam Meyra'nın kuracağı cümlelerdi, buruk bir ifadeyle güldüm.

"Hem erkekler niye var?" diye isyan etmeye devam etti. "Biz bize yeterdik."

Başımı geriye yatırıp gülerken, "Gel buraya!" dedim ve onu kolumun altına alıp saçlarını okşadım. "Kıyamam sana ben."

"Kendimi koltuktan aşağı fırlatmak istiyorum."

"Çok yüksek değil mi ya?"

Omuz silkti.

"Ben kendimi aşağı fırlatayım, sen de üzerimde tepin, olur mu?"

Daha sıkı sarıldım. "Üzülme artık."

"Kendimi bu kadar gurursuz hissetmemiştim. Söyledikleri gururmu kırdı, acı olan da haklı olması."

"Haksız tarafları da var, insan gibi konuşmak varken böyle bir şey yapması gerçekten ergence. Liseli misiniz siz?"

Doğrulup bana baktı. "Değil mi?" Kollarını birbirine bağladı, bense sağ kolunu sıvazlamaya devam ettim. "Ama bitti artık, kapandı o defter. Bir süre çalışmak da istemiyorum, kafa dinleyip sonra önüme bakacağım." Gözlerimiz buluştu. "Birkaç gün burada kalabilir miyim?"

"Tabii ki. İstediğin kadar kalabilirsin."

Kollarını boynuma dolayıp teşekkür etti, sırtını sıvazladım.

"Sen elini yüzünü yıka." Geriye çekilip ayaklandım. "Ben de gidip birer tane tost yapayım."

"Kendine yap, benim iştahım yok."

"Olmaz öyle, hadi dediğimi yap sen."

O pes ederek banyoya gitti, bense mutfağa geçip ellerimi yıkadıktan sonra ekmek, peynir, domates, zeytin gibi malzemeleri çıkarıp tezgaha bıraktım. İki tane karışık tostu yapıp salona dönmem yaklaşık yarım saat sürmüştü. Meyra boş gözlerle telefonunun kapalı ekranını izliyordu.

"Sence yaptıklarım için özür dilemeli miyim?" Onun tabağını önüne bırakıp elimde kendi tabağımla koltuğa yayıldım. "İki yetişkin gibi bitirelim bu meseleyi, liseli ergenler gibi değil."

"Daha fazla muhatap olmak daha fazla pişmanlık getirir bence."

Omuzlarını silkti.

"Zaten pişmanım." Dizlerini kırıp koltukta uzanır pozisyon aldı. "Ama haklısın, ne yüzle gidip konuşacağım ki?" Kollarıyla kendisini sarıp yeşillerini tavana dikti. "Sen benim tek aptallığımsın, Amir."

Ne söyleyeceğimi bilemeyerek tostumdan bir ısırık alıp çaresizce Meyra'yı izledim. Bir yandan da onu kendimle kıyaslıyordum. Onun yapıp da pişmanlık duyduğu şeyi ben de yapıyordum. Renat'a takıntılı bir sapık gibi davranıyordum. Böyle düşününce bir anlığına kendimden iğrenip yüzümü buruşturdum.

Hemen bu düşünceden uzaklaştım, benim de gözlerim beyaz tavanın üzerinde geziniyordu. Tostumdan bir kez daha ısırıp dakikalarımı yaşadığım bu şeyin adına karar vermeye adadım. Ben gerçekten neydim, aşık mı yoksa aptal mı?

__

Banyodan çıkıp odaya girdiğimde Meyra saçlarını kurutuyordu. Renat'ın evine gitmeme çok az kalmıştı ama ben gidip gitmemek konusunda kararsızdım. Meyra'yı yalnız bırakmak içimden gelmiyordu. Dolaptan kıyafetlerimi aldığım sırada kurutma makinesinin sesi kesildi.

"Giyineceksen çıkayım."

"Sen rahatına bak, ben diğer odaya geçerim."

"Benim işim bitti zaten." diyerek ayaklanıp odadan çıktı, en az benim kadar yorgun görünüyordu. İkimiz de tüm gün evi temizlemekle uğraşmıştık. Genellikle temizliklerimi üstünkörü yaptığım için ev resmen babamın abarttığı kadar dağınıktı.

Üzerimi giyindikten sonra yarım fermuarlı sarı kazağımın önünü siyah pantolonumun içine sıkıştırdım. Vaktim daraldığı için aynanın önüne geçip kurutma makinesini açtım ve bir dakika dolmadan Meyra yanıma gelip kurutma makinesini aldı, sorgulamadan saçlarımı kurutmasına izin verdim. Bana uzun gelen bir zaman diliminin ardından makineyi kapattı, arkamda kalan yatağıma oturdu fakat aynadan yüzünü görebiliyordum.

Üzerindeki su mavisi pijama takımımın benden daha çok ona yakıştığını düşünürken, "Sen bu saatte bir yere mi gideceksin?" diye sordu.

"Emin değilim, niye?"

"Evdeyken genelde rahat takılırsın, o yüzden sordum. Nereye gitmen gerekiyor?"

Arkamı dönüp çenemi sandalyeye yasladım.

"Bugün ders vardı." Kaşları çatılınca, "Piyano." diyerek açıkladım. "Ama gidip gitmemek konusunda kararsızım."

"Niye?"

Omuz silktim. "Boş ver." Doğrulup, "Hem vazgeçtim zaten." dedim. "Renat'la konuşurum, erteleriz."

"Hayır, olmaz. Benim yüzümden bunu ertelemene izin vermem."

"Senin yüzünden değil, canım istemiyor. Film falan izleriz."

"Hayır, Alin. Ben uyuyacağım zaten biraz. Çok yoruldum."

Dudaklarımı birbirine kenetledim, oldukça tereddütlüydüm.

"Bakma öyle." Ayaklanıp yanıma geldi. "Hadi hazırlayalım seni."

Makyaj malzemelerimi eline alıp incelemeye başladığında göz göze geldik ve ona minnetle gülümsedim. Meyra benim için arkadaştan çok daha fazlasıydı. Nemlendiriciyle yüzüme hafif masajlar yapmaya başladığında Meyra'nın aynadaki yansımasına baktım.

"Gelinin kardeşine dönüşmem, değil mi?"

Güldü.

"Saçmalama. Görümce daha uygun sana."

"Meyra!"

Gülüşlerimiz odayı doldurdu, Meyra bana oldukça sade ve günlük bir makyaj yaptı. Tam da istediğim gibi. Ayağa kalkıp kıyafetlerimi ve Meyra'nın ördüğü saçlarımı elimle düzelttim. Balıksırtı yarım bir örgü yapıp gerisini açık bırakmıştı.

"Oldum mu?"

"Oldun."

Aynanın önünde duran parfümümden alıp birkaç kez sıktım. Sadece telefonumu aldım, ev yakın olduğu için üzerime bir şey alma gereksinimi duymamıştım. Meyra'yla birlikte kapıya doğru ilerlerken durup tekrar ona baktım.

"Emin misin? İstersen kalabilirim, gerçekten."

"Alin, terlikle mi kovayım? Git artık."

Ona sıkıca sarılıp geri çekildim ve teşekkür ederek evden çıktım. Hızlı adımlarla dünkü heyecanımla Renat'ın evine gidip kapısını çaldım. Açtı, sabahkinin aksine daha rahattı. Beyaz sade bir tişörtün altına siyah eşofman altı giyinmişti, beni görür görmez gülümsedi.

"Hoş geldin."

Aynı gülümsemeyle baş selamı verdim.

"Hoş buldum."

"Gelsene."

Ağır adımlarla içeri girdim, ayakkabılarımı çıkarıp dün giyindiğim beyaz terlikleri ayağıma geçirdim.

"Sen, geç." deyince Renat'a döndüm. "Ben kahve alıp geliyorum, içeriz, değil mi?"

"Olabilir."

"Tamam, çok bekletmeyeceğim."

Başımı sallayıp salona gittim. Vanilya görünürde değildi, bu sefer beyaz koltuğa oturup sağ bacağımı sallayarak Renat'ı beklemeye başladım. Söylediği gibi çok bekletmedi, birkaç dakika sonra elinde kahvelerle yanıma geldi.

Uzattığı kahveyi aldığım sırada, "Kalk, diğer odaya geçelim." dedi.

"Diğer oda?"

Gülüp anlam veremeyen gözlerle salonu arşınladı.

"Dersi koltuklarda yapmayacağız herhâlde."

Yaşadığım farkındalıkla kafa sallayıp kalktım ve birlikte koridora çıkıp Renat'ın yönlendirmesiyle en sonuncu odaya gittik. Odaya girdiğimde beni ilk büyüleyen şey odaya oldukça yakışan loş ışıktı çünkü odaya koyu kahverengi hâkimdi, içindeki eşyaların bir çoğuysa lacivertti ve köşede duran lambaderin odaya yaydığı loş ışık insana iyi geliyordu. Büyüyen gözlerimi uzun bir süre lacivert renkli piyanodan alamadım.

"Renat..." Kahvelerimi piyanodan zar zor ayırdım. "Bu, harika." Yerde, piyanoya yaslanmış lacivert gitarı gördüğümde daha çok şaşırdım. "Gitar da mı çalıyorsun?"

"Bazen."

Piyanoya doğru adımlayıp üzerinde duran minik otobüsü aldı ve yanıma geldi. Bu, dün bahsettiği oyuncaktı.

"Bak..." Elime aldım. "Yıllardır arıyordum, mucize gibi."

Gülümsedim.

"Çok güzel."

Bir süre daha otobüsü inceledikten sonra Renat'a geri verdim.

"Odayı beğendin mi?"

"Çok..."

"Hayret... İnsanlar genelde renk seçimimin yanlış olduğunu söylerler."

"Neden?"

"Oda karanlık olduğu için ama ben tam olarak bu ışıkta çalmayı daha çok seviyorum."

"Anladım." dedim sessizce, "Başlayalım mı?"

"Çok mu heyecanlısın?"

Hevesle onayladım, güldü.

"Tamam hadi, geç."

Birlikte iki kişilik piyano taburesine doğru ilerledik, o da piyanoyla aynı renkti. Renat oyuncağı yerine bıraktıktan sonra kahveyi de yanına koydu.

"Otur hadi." Elimdeki kupa bardağı ona verip oturdum. "Kolay çalabilmen için önce duruşunu düzeltmemiz lâzım." Benim de bardağımı kendi kahvesinin yanına koyup eğildi ve sandalyeyi piyanoya yaklaştırdı. "Ayakların pedalların yanında mı?"

Onayladım. Bunun ardından Renat'ın eli belime dokundu ve ben o an nefes almayı unuttum. Oysa tek amacı dik durmamı sağlamaktı.

"Omuzlarını serbest bırak." Ona bu kadar yakınımdayken kendimi serbest bırakmamın mümkün olmayacağını nasıl anlatabilirdim? "Alin?"

Kendime gelerek dediklerini yapmaya çalıştım. Bu sefer kollarıma dokundu ve doğru pozisyon almalarını sağladı.

"Ellerinin duruşu da çok önemli, rahat bırak, olur mu? Kasma kendini."

Dediğini yapmayı denedim, "Hayır." dedi. "Böyle değil. Ellerini iki yanına salınca nasıl duruyorlarsa tuşların üzerinde de öyle durmalılar, çok basit aslında." Birkaç denemenin ardından ellerimin de duruşunu düzelttim. "Bak şimdi, baş parmağın ve işaret parmağın arasında C harfi var, görüyor musun? Bunu sakın bozma."

Kendimi tutamayıp tuşlardan birine basınca Renat güldü.

"Acele etme. Ben şimdi sana tuşlar ve notalar hakkında genel bir bilgi vereceğim ama bu yetmeyeceği için evde bununla ilgili bir kitap okuman gerekecek."

"Ne kitabı?"

"Onu da ben vereceğim, piyanoyla ilgili temel bilgilerin hepsi var. Bilgin olması açısından."

Onayladım.

"Şimdi-"

İkimiz de refleksle bakışlarımızı odanın kapısına çevirdik, kapı çalıyordu.

"Ben bakayım." deyip doğruldu ancak eli piyanonun üzerine bıraktığı bardağa çarpınca kahvenin birazı döküldü. "Kahretsin... Alin, sen kapıya bakar mısın? Ben şunu halledeyim."

"Tamam."

Ayağa kalkıp odadan çıktım ve saniyeler içinde gidip hiçbir tereddüt hissetmeden dış kapıyı açtım. Hiçbir tereddüt hissetmemiştim çünkü gelen kişinin Bera olacağını asla düşünmemiştim.

"Sen..." diye mırıldandı sessizce. "Renat nerede?"

Hayret dolu bakışlarımı soluma çevirdim, odanın girişinde daha yeni görünen Renat'a.

"Kimmiş gelen?" derken bana doğru yürüyordu, gözleri Bera'yı bulunca afalladı. Bunu aşması için bir süre beklemesi gerekti sonra yutkunup elini belime yerleştirdi ve Bera'ya, "Niye geldin?" diye sordu.

Bera'nın gözleri Renat'ın belimdeki eline kayarken ben de en az onun kadar şaşkındım. Renat bana döndü, "Hayatım, sen içeriye geç bekle istersen. Ben geleceğim şimdi."

Alt dudağım yukarıya doğru çekilirken kaşlarım alnımın ortasında bir çukur oluşturdu. Ben bir tepki veremeden Bera arkasını dönüp bir hışımla bahçeden çıktı, Renat'sa kapıyı kapatıp gözlerimizin buluşmasını sağladı.

"Sen..." diye fısıldadım. "N'apıyorsun?"

Sessiz kaldı.

"Beni buraya bunun için mi çağırdın?"

"Hayır tabii ki."

Başımı iki yana salladım, kapıyı açmak için kapı koluna uzandığım sırada bileğimi tuttu.

"Bekle."

"Bırakır mısın?"

"Bak, Bera henüz gitmemiştir. Lütfen."

Öfkeyle güldüm.

"Sana inanmıyorum ya! Şu an senin tek derdin bu mu?"

Bir şey söylemedi, kolumu elinden kurtarmaya çalıştım ancak daha sıkı tuttu.

"Renat, bırak." dedim titreyen sesimle. "Gitmek istiyorum."

"Birkaç dakika bekle sadece."

Başımla reddettim, kapıyı açmak istedim lâkin beni kapıdan sertçe uzaklaştırıp, "Alin bir dur!" diye konuştu bir anda yükselen sesiyle.

Dolu gözlerim yaşadığım şokla büyüdü. Sırf ona aşık olduğum için başkası yapsa yargılayacağım şeyleri yaptığım bir yola girmiştim. Son iki günde her şeyin benden yana olacağına da neredeyse inanmıştım fakat şu an karşımda duran adam tam anlamıyla hayal kırıklığıydı. Hem aşık yanım için hem de yanlışların üzerinde mutlu olacağına inanan aptal yanım için.

___

Bölüm sonu

1 yorum