İçeriğe geç

Bir Sayfa Mucize

Bölüm 3 · 16 dk okuma

Bir Sayfa Mucize

Bölüm 3

3.Bölüm: Bir savaş, iki asker.

3.Bölüm: Bir savaş, iki asker.

'Kötülük yaptığının farkında olan iyi asla mutlu olamaz.'

__

"Mutlu olmak için bazen yanlış yapmak gerekir." diye bir cümle yazmıştım zamanında. Belki de yaptığım ve yapacağım yanlışlara kılıf uydurabilmek içindi.

Ben Alin Alasya, dört romanın yazarı ama kendi hikâyesinin figüranı. Yaptığım en büyük yanlış da buydu, kendime sağır olmak. Yazar olup kendimi figüran yapmak. Bir yaşımdayken ilk adımımı atmış, ikinci adımı atamadan düşmüşüm. Hayatım hep yanlış kararlar vermekle, bile bile yanlış yapmakla geçti.

Ailemin ya da sadece annemin dayatmaları üzerine üniversitede hiç istemediğim bölümü seçerken yanlış yaptığımın gayet farkındaydım. Sırf annem istemiyor diye yazmayı ertelediğimde de bunun bir hata olduğunu biliyordum. Annemin sürekli adıma karar vermesine izin verip ona baş kaldırmak yerine her dediğini yaptığımda da yanlıştım, biliyorum.

Ben figürandım, başkaları kader. İnsanlar benim adıma o kadar çok karar vermişti ki ben kendi başıma karar vermeyi öğrenememiştim. Hayatımda yaptığım tek doğru şey ayrı eve çıkmaktı. Çünkü o, benim ilk direnişimdi. Ve ilk direnişim beni o kadar çok mutlu etmişti ki, ben o günden sonra kendimi her dinlediğimde mutlu olurum sanmıştım.

Kalbimin sesini dinleyip yanlış yapmak, başkalarını dinleyip doğruyu yapmaktan daha iyi olacaktı, öyle görünüyordu. Yanlış yapacaktım; doğruya ulaşabilmek için. Mutlu olabilmek için. Ancak bunu yaptığımda ulaştığım doğrunun yanlışlarından biri olacağım hesaplarım arasında yoktu.

Sadece tavanı izlediğim bir gecenin sabahındaydım şimdi. Renat'a duyduğum aşk hâlâ canlıydı lâkin bütün öfkem dinmiş, Bera'ya olan nefretim sönmüştü. Sağıma yatmıştım, bir elim başımın altında, bütün farkındalıklarımsa vicdanımın üzerindeydi. Pişman gözlerle komodinin üzerindeki defteri izliyordum.

İki sene boyunca sevdiğim, içinde kötülüğün olmadığı hayallerimi süsleyen adamın en büyük kâbusu olmuş, daha hayatına girmeden hayatını mahvetmiştim. Sıkıntıyla iç çekip yatakta oturur pozisyona geldim ve sağ gözümü ovuşturdum. Dizlerimi kendime çekip kollarımı yasladım ve yüzümü avuçlarıma gömüp bekledim.

Evin sessizliği içimin gürültüsünde kaybolmuştu. Dinen öfkemin yerini emanet ettiği utanç hissi yüzünden ne yataktan çıkmak istiyordum ne de dışarıya gidip tek bir insan yüzü görmek. Sanki karşılaştığım, konuştuğum her insan beni bakışlarıyla ve yargılarıyla taşlayacaktı.

Ellerimi yüzümden çektim, kollarımı dizlerim üzerinde birleştirip başımı da kollarımın üzerine yatırdım ve donuk gözlerimi güneşin pencereden içeri yansıyan ışığına diktim. Hayat herkesin karşısına kolay kolay çıkaramayacağı bir mucizeyi benim karşıma çıkarmıştı ancak şimdi ben o mucizenin bir rüyadan ibaret olmasını diliyordum. Çünkü o doğru da bana karışıp kocaman bir yanlışın rengine sarılmıştı.

Kapı zilini işitir işitmez refleksle odamın kapısına bakıp ofladım. Meyra gelmiş olmalıydı. İnsanlardan kaçmamın imkânsız olduğuna karar vererek ayağa kalktım, pembe panduflarımı ayaklarıma geçirdim ve üstüme pudra hırkamı giyindim. Dağınık saçlarımı umursamadan odadan çıkıp esneyerek kapıya doğru yürüdüm.

Bir elimle gözümü ovuştururken diğer elimle kapı koluna asıldım, kapıyı açtığımda karşımda Meyra'yı göreceğime çok emindim fakat karşımdaki Renat'tı. Dudaklarım aralandı, gözümü ovuşturduğum elimi hızla indirdim ve Renat'ın ani şaşkınlık anından sonra muhtemelen gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp bakışlarını kaçırmasını izledim.

O, laciverte dönük ince sweatinin altına giyindiği krem renkli pantolonu, deri ceketi ve her zamanki gibi lacivert bağcıklı siyah ayakkabılarıyla muhteşem görünürken ben en paspal hâlimle karşısındaydım. Gözlerimi devirme arzumu içime dürttüm.

Tam bir şey söyleyip konuşma başlatacakken o, kendisini toparlayarak yüzünü bana döndü, kucağındaki kedisinin patisini kaldırarak bana el salladı. "Günaydın." Tebessümünde huzur saklıydı, hayranlıkla gülümsedim. "Günaydın." diyerek aynı karşılığı verdim.

"Uyandırdım mı?"

"Yok... Zaten uyanıktım."

"Kusura bakmayın. Pek müsait bir zamanda gelmedim sanırım."

Başımı iki yana salladım ve utancımdan cevap bile veremedim. Kollarımı birbirine kenetleyip kahvelerimi gözlerine diktim, artık asıl konuya gelmesini istiyordum.

"Ben eve ne zaman geleceğimden emin değilim." Kediyi hafifçe havaya kaldırdı. "Eğer bir işiniz yoksa Vanilya bir gün için sizinle kalabilir mi? Burada emanet edebileceğim başka kimse yok."

O an Vanilya'yla göz göze geldik, kendimi tutamayarak gülüp başımı salladım.

"Tabii. Evde olacağım zaten, benimle kalabilir."

Aniden Renat'ın Bera'ya gideceğini hatırladım, tebessümüm sadece bir saniyede gerçekliğini yitirdi. Boğazımı temizledim. Bera'ya gidecek ve benim yazdığım hikâyenin şokunu yaşayacaktı. Ve ben o, hayatının ikinci hüsranına rahat rahat uğrayabilsin diye kedisine bakacaktım.

"Ben gerçekten teşekkür ederim." Renat Vanilya'nın kafasından öpüp bana uzattı. "Çok teşekkür ederim."

Gülümsemeye çalışarak kediyi kucağıma aldım. O da son olarak bana içinde Vanilya'nın oyuncak ve mama gibi ihtiyaçlarının olduğu çantayı uzattı.

"Rica ederim." derken çantayı da aldım.

Çok heyecanlı görünüyordu, sevdiği kadını görmeye gideceği için bir çocuk misali hevesliydi. Hem onu bu kadar seviyor olmasıydı bana acı çektiren hem de bunu mahvedecek olmam. Bana veda edip gitti, arkasından kapıyı kapattım, çantayı yere bıraktım ve kucağımdaki kediyi severek odama dönüp aynanın önüne geçtim.

Gözlerimi dehşetle araladım, "Bu ne hâl, Allah'ım?" Şok içinde Vanilya'ya bakıp sonra tekrar kendimi seyrettim. "Şu kedide bile prenses güzelliği varken sen nasıl bu kadar pasaklı ve dağınık olabilirsin, Alin?" Kediyi yere bırakıp saçlarımı toplamaya başladım. "Gece uyumadım bile, nasıl savaştan çıkmış gibi görünüyor olabilirim?"

Saçlarımı topladığım için kollarımı indirdim ve miyavlayan kediye dudaklarımı büzerek baktım.

"Haklısın galiba. Gerçekten de tüm gece savaştaydım ve henüz çıkmış da sayılmam."

Onu tekrar kucağıma alıp yatağa oturdum ve tüylerini okşamaya başladım.

"Bize de bir hikâye yazabilir miyim, ne dersin?"

Vanilya başını kaldırıp koca gözleriyle bana baktı, tatlılığına dayanamayarak gülümsedim ve komodinin üzerinden telefonumu alıp fotoğrafını çektin. Fotoğrafı Meyra'ya attıktan sadece on saniye sonra gördü ve cevap yazmaya başladı.

"Bana benzeyen şey de ne böyle?"

Mesajına kahkaha atarken cevap yazmaya üşendiğim için görüntülü aradım, çok bekletmedi.

"Tanıştırayım," Kamera kediyi görüyordu. "Vanilya."

"Vanilya mı? Dün bahsettiğin Vanilya mı? Renat'ın kedisi olan?"

Kamerayı kendime çevirdim. "Renat'ın kedisi olan Vanilya."

"Sende ne arıyor, yine mi kaçtı?" dedi, araba kullandığı için yeşillerinin odağı ben değildim.

"Hayır. Renat evde olamayacağı için bana bıraktı."

"Hayırdır, komşuculuk mu oynuyoruz?"

Güldüm. "Meyra!"

"Ne?"

"Sen nereye?" diyerek konuyu değiştirdim, bir elimle hâlâ Vanilya'yı seviyordum.

"Muhteşem bir haber yakalamak üzereyim."

"Ne haberi?"

"Ünlü oyuncu Amir Özdal yeni sevgilisiyle evinden çıkarken kameralara yansıdı." Buruk bir gülüş yayıldı suratına. "Eski sevgilisinin kamerasına."

Dudaklarımı ağzımın içinde yuvarladım.

"Bundan hiç vazgeçmeyecek misin gerçekten?"

İlk kez o an bana baktı ve yüzünü buruşturdu.

"Yüzünü düşürme. Buna üzüldüğümü mü sanıyorsun, Alin?" Dikkatini tekrar yola çevirdi. "Kaç sene önce olmuş bitmiş bir mevzu. Senin Kerem vakası gibi işte. Yoksa bilirsin, ben aşka inanmam."

"Bitmiş gerçekten." diye geveledim.

"Efendim?"

"Hiç." Yaşananları anımsayarak güldüm. "Kaç zaman önceki mevzu yaşanırken aşka inanmam demiyordun ama?"

Arabayı durdurduktan sonra telefonu eline aldı, her zamanki gibi havalı tebessümünü takındı. "Aşka gerçekten inanmayan herkes hayatında bir kez aşık olmuştur, Alin." Gözlüğünü başının üzerinden indirip burnuna yerleştirdi. "Artık kapatmalıyım."

"Peki," dedim pes ederek. "Görüşürüz."

"Görüşürüz."

Telefonu kapattığımda hâlâ yüzümde bir gülümseme vardı. Meyra ve Amir normal bir ilişki yaşarken Amir Meyra'yı sebepsizce terk etmişti. O günden sonra da Meyra onun her açığını haber yapıyordu. Kendi kendime güldüm. Bir gün onların hikâyesini kullanarak güldüren, pembe bir roman yazmayı aklıma not edip ayaklandım.

Vanilya'yı salona bıraktıktan sonra mutfakta kendime bir tost hazırlayıp geri döndüm. Hırkamın cebine sıkıştırdığım telefonumdan bildirim sesleri yükseldiği için tostumdan ısırık alarak telefonu açıp baktım. Meyra'ydı, çevirmem için bir dosya atmıştı. Vanilya koltuğun üzerinde sırtüstü yatarken ben de bilgisayarı açtım ve elimdeki tostu yemeye devam ederek işe koyuldum.

__

"Nerede kaldı acaba?"

Sık sık saate kayan gözlerim mamasını daha yeni verdiğim kediyi izliyordu. Zaman daraldıkça kalbim küt küt atıyordu. Hava kararmış olmasına rağmen, Renat hâlâ ortalıkta yoktu. Vanilya burada olduğu için ilk buraya gelmesi gerekiyordu. Bir anda yaşadığım aydınlanmayla doğruldum.

"Vanilya Bera'nın hediyesi." Kedi başını kaldırıp bana baktı. "Ya seni almazsa?"

Yapar mıydı? Onu seviyordum ancak iyi tanıdığımı söyleyemezdim. Nasıl biriydi, böyle bir durumda ne tepki verirdi? Bütün bunları öngöremiyordum. İyice gerilerek terleyen avuçlarımı pantolonuma sildim.

Sabahtan beri sırf bunu yaşamamak için kendime oyalanacak bir şeyler bulmuştum. Ancak artık gerginliğim daha ağır basıyordu. "Neredesin, Renat ya?" Kapı çaldı, heyecanla doğruldum. "Geldi galiba." Ayaklandım, kendimi sakinleştirmeye çalışarak salondan çıktım. Kapıyı açtım, tahminim doğruydu. Gelmişti.

Bahçe karanlık olduğu için bahçe ışığını açtım ve yüzüne yansıyan ışık onu daha iyi görmemi sağladı. Bir elini duvara yaslamış baygın gözlerle bana bakıyordu. Tutunmayı bıraksa yığılacaktı sanki.

"İyi misiniz?" diye mırıldandım hayretle.

Gerçeği bilseydi muhtemelen bu soruyu dalga geçer gibi sorduğumu düşünürdü.

"Onu alabilir miyim?"

Fısıltısı tükenişinden dökülüyordu. Vanilya'yı kastettiğini biliyordum lâkin öylece çekip gitmesini istemiyordum. Artık benim dağıttığımı toplayacak biri de yoktu hayatında.

"Siz..." Fazlasıyla çekiniyordum. "Siz sarhoş musunuz?"

Gözlerini kapatıp nefeslendi ve tekrar açtı. "Kedimi getirir misiniz?"

"Bakın-"

"Ya getir şu kediyi!" Bağırışının yanısıra elini duvardan çekip sertçe geri vurması yerimde sıçramama neden oldu, o kadar sakin görünüyordu ki yükselmesini beklemiyordum.

Dehşetle yüzüne bakarken, "Ben sadece merak ettim." dedim.

"Etme." diye çıkıştı, öfkesi bana mıydı? "Seni ilgilendirecek bir şey olsaydı ilk sorduğunda cevap verirdim zaten."

Anında dolan gözlerimi ondan kaçırdım. Buna kırılmaya hakkım yoktu, onu bu hâle getiren, ona bunu yaşatan bendim. Şimdi kendi yazdıklarımın sonucunu yaşıyordum ve bu hikâyede en az zarar gören de bendim.

"Getiriyorum." dedim. "Kediyi."

İçeriye gidip Vanilya'nın çantasını toplarken kolumla gözyaşımı sildim, dizlerimin üzerinde oturup çantayı toplamaya devam ettim. İçim bir anda boğazıma kadar acıyla dolmuştu, yutkunamıyordum. Bu şekilde yanına gitmemem gerektiğini bildiğim için durup kendime zaman tanıdım. Sessizce akıttığım gözyaşlarımı silip burnumu çektim.

Daha iyi göründüğüme inanarak yerden destek alıp ayaklandım, Vanilya'yı da kucağıma aldıktan sonra onun yanına döndüm. Başını kaldırır kaldırmaz sabah öptüğü kediye baktı, kızarmış gözlerinde biriken yaşlar kendimden nefret etmem için yeterli bir sebepti.

Yüzünü buruşturdu, başını sağına çevirdi ve bir süre sessizce bekledi. İşaret ve orta parmağını birleştirip üst kısmıyla burnunu sildi ve kediyi almak için uzandı, önce çantayı sonra da Vanilya'yı ellerine tutuşturdum. Bana hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp bahçe kapısına doğru ufak adımlar attı. Bir an düşecek gibi olduğu için kendimi tutamayarak dışarıya atıldım ve koluna tutundum.

Doğruldu, kendisini toparladığını sanarak benden uzaklaştı. Sendeleyerek yürümeye devam ettiği için yanındaydım ancak durup bana baktı.

"Ne var?"

"Yardım etmeye çalışıyorum."

"Gerek yok." dedi, daha sakin gibiydi. "İyiyim ben, tamam."

Bahçe kapısını açtı, dışarıya çıktı. Düşecekken çıkıp son anda tuttum ama o, kendine gelerek beni sertçe itti, "Ya bırak artık!" diye çıkıştı. Elim demir kapıya çarptığım dirseğime giderken ona kırgın ve bir o kadar da şaşkın gözlerle baktım.

Bütün bunları hak ediyordum fakat gerçeği bilmediği için ona hak veremiyordum. Beni umursamadı, arkasını dönüp sendelemeye devam ederek evine gitti. Ben de beklememin anlamsız olduğunu kabullenerek bütün pişmanlığımı da ceplerime doldurup evime geri girdim, toprağa buladığım panduflarımı çıkarıp krem renkli temiz panduflarımı giyindim.

Kolum hâlâ sızlıyordu, Bera'yı bu kadar çok mu seviyordu? Onu kaybettiği için öfkeden gözü dönecek kadar mı? Odama gittim, defteri alıp yatağa oturdum. Kapağını açtıktan sonra son yazdığım cümlenin üzerinde duran kalemi elime aldım. Yazmak istedim, bütün cesaretimi topladım ya da sadece öyle sandım.

"Hadi." dedi bir yanım. "Bu kadar bencil olamazsın. Onlara bunu yapmaya hakkın yok." Yumruklarımı sıkıp tırnaklarımı avuç içlerime batırdım. "Kendi mutluluğun için başkalarını hiçe sayamazsın. Sen bu değilsin."

"Hayır." Öteki yanıma kulaklarımı kapatmak istedim. "Kendine yaptığın bencillikler ne olacak? Sana yapılan bencillikler ne olacak? Sen ne yapıyorsan onu sevdiğin için yapıyorsun."

"Kendini bununla mı kandıracaksın? Aşk bu değil."

"Aşk bütün yanlışları göze almaktır."

"Aşk sadece sevmektir."

"Hayır, savaşmaktır."

"Evet, savaşmaktır. Aşıksan savaşırsın ama birilerini seninle savaşmaya mecbur bırakmazsın."

Kalemi bırakıp ağlayarak geriye çekildim ve sırtımı yatak başlığına yasladım. "Sus artık!" Gözlerimi göz kapaklarımın ardında bıraktım, zihnimdeki çatışmaya kulak tıkadım. Düşündüm, kendim olmayı denedim. Ben kimdim? Ben böyle bir durumda ne yapardım? Ne yapmalıydım?

O deftere, "Buna rağmen, Renat Bera'yı affeder." yazmak için almıştım kalemi elime. Tekrar aldım, yazmak istedim. Gözümden akan bir damla yaş sayfanın üzerine damlarken başımı iki yana salladım. "Yapamam." Sesim ağlamaklıydı. "Özür dilerim."

"Sen bu değilsin." diye yineledi sözlerini savaşımın iyi askeri. "Ne olacak? Bera gidecek ve sen Renat'la mutlu mu olacaksın?"

"Bu defter..." İçimdeki iyinin kanı kalbime sıçradı. "Bu defter sayesinde mutlu olabiliriz."

"Bu defter vicdanını da yok edebilir mi?" Yutkunamadım. "Kötülük yaptığının farkında olan iyi asla mutlu olamaz."

Sustu. Bencilliğimi besleyen yanım bana karıştı, diğer yanımsa sustu. Belki sonsuza kadar, belki de bu savaşın galibi olana kadar.

___

Siyah ve beyaz renklerinden oluşan kalın çizgili kazağımın ön kısmını mavi kot pantolonumun içine soktum ve yarım topuz yaptığım saçlarımı ellerimle düzeltip siyah beyaz bandanamı topuzuma bağladım. Saçlarımın açık kısmını bir kez daha ellerimle tarayıp biraz parfüm sıktım.

Hareketlerim çok ağırdı çünkü ilk kez Renat'la karşılaşmak istemiyordum ve onun uzaklaşmasını bekliyordum. Evden yedi dakika önce çıkmıştı. İşim bittiği için siyah kabanımı giyindim ve çantamı da alıp çıktım. Ayakkabılarımı her zamanki gibi temizlemeden ayaklarıma geçirip kendimi dışarıya attım.

Ellerim ceplerimdeydi, kulaklarımda özleminin acısını melodiye dönüştürmüş bir kadının haykırışlarıyla yürümeye başladım. Kendime geri dönmek için hâlâ çırpınıyordum. Onu gördükten sonra kalbimin bütün şarkıları susmuş ve ruhumun tek melodisi ona duyduğum bu aşk olmuştu. Oysa benim hayattaki tek tutkum kendi hâlimde bir şeyler karalamaktı.

Aşk sadece kalbimi değil, beynimi de ele geçirmiş gibiydi. Çünkü ben konu ne zaman Renat olsa aklımı kullanamıyordum. Sıkıntıyla iç çekip sokaktaki marketin yanından geçerken başımı kaldırdım, kapı önündeki kediyi görünce adımlarımı durdurup yanına gittim. Çantamdan çıkardığım mama paketini açıp içindeki mamayı kedinin önüne boşalttıktan sonra başını okşamaya başladım.

"Geç kaldım sanırım."

Başımı kaldırdım, Renat marketin tam önündeydi ve elinde mama paketi vardı. Önüme dönüp kediyi sevmeye devam ettim. Yanıma gelip eğildi ve o da kedinin beyaz ama kirli tüylerini okşadı.

"Ben dün seni biraz kırdım galiba."

Dün olanları hatırlayınca burnumun direği sızladı, ona cevap vermek yerine kediyi son kez sevip doğruldum, boş paketi çöp kutusuna attıktan sonra yoluma devam ettim.

"Durağa mı?"

Bana yetişmişti, yanımda yürüyordu. Sorusunu yanıtsız bıraktım. Ona kırgın olmaya hakkım yoktu, bunu kabullenmiştim. Ama canım konuşmak istemiyordu.

"Aylin," deyip kolumu tutunca dişlerimi sıkıp ona ters ters baktım.

"Efendim, Reşat?"

Kaşlarını çatıp burnunu kırıştırdı. "Reşat mı?"

Tek kaşım havalandı. "Ne oldu, yanlış bir şey mi söyledim?"

"Benim adım Reşat mı?"

"Peki benim adım Aylin mi?"

"Değil mi?" diye sorduğunda yüzünde korkak ve mahcup bir ifade vardı.

Öfkeyle soludum, "Alin." deyip kolumu elinden kurtardım. "Benim adım Alin."

Anında gözleri büyüdü ve ben onun bu şaşkınlığı atlatmasını beklemeden ondan uzaklaştım. Hemen peşimden geldi.

"Ben çok özür dilerim."

Güldüğü için ona döndüm. Orta parmağının üst kısmını dudağına bastırdı, muhtemelen gülmemeye çalışıyordu.

"Komik mi?"

Burnundan güldü ve başını yana çevirdi. Bense ona ters bakışlar atmaya devam ettim.

"Sadece sinirlerim bozuldu. Gerçekten özür dilerim."

Daha fazla uzatmaya gerek yoktu, "Tamam." dedim, "Önemli değil."

Gidecekken tekrar durdurdu.

"Dün için de özür dilerim, Alin." Az önceki gülüşü bir anda kayboldu, üzgün görünüyordu. "Ben sana öyle davranmak istemedim. Sadece çok öfkeliydim ve-" Mahcup bir şekilde dudaklarını birbirine bastırdı, söylemekten çekindiği bir şey var gibiydi. Ses tonunu azaltarak devam etti. "Öfkelenince kendimi kontrol edemiyorum bazen. N'olur, kusura bakma."

Böyle bir sorunu olduğunu bilmiyordum, bu bilgiyi sindirmeye çalışarak başımı sağa ve sola doğru iki kere hareket ettirdim.

"Önemli değil. Ben de üstüne geldim sanırım biraz."

"Sen sadece yardım etmek istedin."

Ben sadece kendim açtığım yarayı sarmak istedim.

"Gidelim mi?"

Konuyu değiştirdim çünkü vicdanımın sesini kısmaya ihtiyacım vardı.

"Gidelim."

Peşinde koşturduğum o yolun üzerindeydik ve ilk kez yan yana yürüyorduk.

Tereddütle, "Dün," diye başladım konuşmaya. Yine terslemesinden korkuyordum. "Neden o hâ-"

"Aldatıldığımı öğrendim." dedi hemen. Suçluluk psikolojisiyle başımı önüme eğdim. "Tatsız bir konu yani, konuşmayalım."

"Peki." Bir şey söylemeye yüzüm yoktu.

Durağa geldiğimiz için durdum. O da hemen yanımdaydı.

"Bestelerimi gerçekten dinliyor musun?"

Gülümsedim çünkü tek kulağıma taktığım kulaklığımda onun bestesi vardı ve bu, yol boyunca dinlediğim ikinci bestesiydi.

"Dinliyorum." Saçımı kulağımın arkasına yerleştirerek işaret parmağımla kulaklığımı gösterdim, güldü.

"Ben de merak ediyordum bir anda nasıl sakinleştiğini."

Kaşlarım yay şeklini alırken gülüşüne karşılık verdim.

"Ne?" dedi, "Sence de insan üzerinde sakinleştirici etkisi bırakmıyorlar mı?"

"Evet, Reşat."

Göz devirdi.

"Tamam, Aylin."

Gülerek uzaktan gelen otobüsü seyrettim. Renat geçmem için yol verdi, önce ben sonra o bindi. Her zamanki gibi... Biraz ilerleyip durduk ve uzun bir süre sessiz kaldık. Otobüs bu sefer gürültülüydü. Dakikalardır telefonla konuşan teyzeden gözlerimi çekip Renat'a döndüm.

"Sence ben de bu yaştan sonra piyano çalmayı öğrenebilir miyim?"

Ses tonum oldukça alçaktı, kalabalık alanlarda yüksek sesle konuşmayı sevmezdim. Renat dudaklarını sarkıtırken bütün dikkatim onun üzerindeydi.

"Yok, senden geçmiş artık." Yüzümü düşürdüm ve ciddi olup olmadığını anlamaya çalıştım. Göz devirdi. "Piyano öğrenmenin yaşı mı var sence Alin?"

"Yok mu?"

Gülümsedi.

"Yok. Tabii ki bir kariyer isteyen biri için küçük yaştan başlamak daha avantajlı ama hobi olarak çalmak istiyorsan istediğin yaşta öğrenebilirsin."

Anladığımı belli etmek için kafa sallayıp önüme döndüm.

"Öğrenmek ister misin?"

Bu soruyu duymayı beklemediğim için kaşlarım düz çizgi hâlini aldı, dudaklarım hafifçe aralanırken camdan dışarıyı izledim ve yüzümü bir anda Renat'a döndüm.

"Aslında evet ama-"

"Tamam," diyerek sözümü kesti. "Akşam gel, ders saatlerini ayarlarız." Ben irileşen gözlerimi ondan çekmezken o geriye çekildi. "Şimdi inmen gerek."

"Ne?"

Güldü, "Burada inmeyecek misin?" diye sordu.

Otobüs tam o anda durdu; benim ineceğim durakta. Ne yani, Renat beni daha önce fark etmiş miydi? Derin bir nefes aldım, elimi aşkından çırpınan kalbime götürmemek için yumruğumu sıktım. Dudaklarımda uyanan hafif tebessümümle başımı salladım ve şaşkınlıktan hiçbir şey söyleyemeyerek indim.

Otobüs uzaklaşmadan hemen önce bana el salladı, güldüm ama gittiği için karşılık veremedim. Elim kalbime gitti, çarpmıyordu da içeride dans ediyordu sanki. Bugün olanları ben yazmamıştım, bugün olanlar gerçekten yaşanmıştı. Belki de bu sefer her şeye rağmen ben kazanacaktım.

__

"İlginç ama senin adına sevindim."

"İlginç olan ne?"

"Her şeyin bir anda böyle değişmesi. Bera ne zamandır aldatıyormuş acaba?"

Omuz silkerek camdan tarafa döndüm. Meyra'nın iş yerine gitmiştim, birer kahve içtikten sonra Meyra'ya gelen bir arama üzerine acilen çıkmamız gerekmişti. Arama, yangın çıkmış bir hastaneyle ilgiliydi, Meyra ihtiyacı olan görüntüleri aldıktan sonra da tekrar arabadaydık ve şimdi beni eve götürüyordu.

"Seni üzmek için söylemedim." Meyra'ya döndüm. "Sadece garip geldi. Bilmiyorum, böyle bir anda..."

"Anladım." dedim, "Ama takılmamız gereken konu Bera değil, değil mi?"

Meyra bana garipseyen bakışlar atıp tekrar önüne döndü.

"Alınmazsan bir şey söyleyeceğim."

"Söyle."

"Şu sıralar biraz garip davranıyorsun sanki, bunun bir nedeni var mı?"

"Garip davrandığım falan yok, Meyra." Sabırsızca nefeslendim. "Sadece bugün ilk kez Renat konusunda mutlu hissediyorum ve bunu Bera'ya takılarak bozmak istemiyorum."

"Anlıyorum, belki de haklısın." Sokağa girdiğimiz için yavaşladı. "Ben fazla detaya takılıyorum galiba, meslek hastalığı." Arabayı evimin önünde durdurdu, yeşilleri bana dokundu. "Sen benim söylediklerimi düşünme." Kolumu sıvazlarken gülümsedi. "Umarım, mutlu olmanın bir yolunu bulursun, Alin. Aradan geçen o koca iki sene sana mutlu olmak gibi bir şey borçlu."

Dolu gözlerle güldüm ve kollarımı onun boynuna doladım.

"İyi ki hayatımdasın."

Belimi sıvazlayıp, "Sen de iyi ki benim hayatımdasın." diye karşılık verdi.

Geriye çekildim. "Gelsene sen de, hem ne zamandır bende kalmıyordun."

"Yok. Başka zaman." Tam inecekken, "Bu arada dün gönderdiğim dosyayı bitirdin mi?"

"Hayır, gece bitiririm."

"Acelesi yok, yarın halledersin. Gece, uyumak içindir, Alin."

Güldüm, "Hadi gidiyorum ben, görüşürüz."

"Görüşürüz."

Arabadan indikten sonra Meyra gitti, bense evime girdim ve üzerimi değiştirme gereksinimi duymadan ellerimi yıkayıp salona geçtim. Koltukta otururken ellerimi iki yanıma yaslayıp başımı geriye yatırdım ve uzun uzun tavanı izledim.

Defter hayatıma girdiğinden beri yaşadıklarımı düşündüm. Dün olanları, içimde süren ve bitmeyen çatışmayı. Aşkın gerçekte ne olduğunu? Aşk eğer bu değilse neydi? Bütün yanlışları göze almak mı? Sadece sevmek mi? Yoksa savaşmak mı? Benimki bencillik miydi yoksa vazgeçmemek mi? Peki ya bunların ikisi de aşk değil miydi?

Doğruldum, önce bilgisayarımı sonra Renat'ın en sevdiğim bestelerinden birini açtım. Çenemi sol elime yasladım, bloğuma girip boş gözlerle ekranı izlerken melodinin üzerimde bıraktığı etkiye tebessüm ettim. Sağ elimin parmakları klavyenin üzerinde geziniyordu.

İki senedir Renat'ı seviyor, ondan bir karşılık almayı bekliyordum. Ve sırf bunun için hayatımda ilk kez bu kadar ileri gitmiştim. Aşk, her şeyi göze almak mıydı yani? Sevmeyi abartmak mıydı?

Derin bir iç çekerek Renat'ın yüzünü düşledim, bugün hissettiklerimi. Dans etmeyi öğrenen kalbimi.

"Aşk," yazdım önce ve devam ettim. "Karşılık bulmuş sevdadır."

Oysa biliyordum. Biliyordum ki aşk, bunlardan biri değil, hepsiydi. Sadece benim, aşkın en çok karşılık bulmuş hâline ihtiyacım vardı.

___

Bölüm sonu

1 yorum