5.Bölüm: Kırmızı kar.
'Her insan doğası gereği iyileşir bir gün.'
_
Dolu gözlerimi zeminden bir süre ayıramadım. Tanımadan sevmiştim ben Renat'ı. İsmini biliyordum, en sevdiği rengi biliyordum, bir de bestelerini dinliyordum. Bestelerinin içine sıkıştırdığı acılarını duyuyordum. Bunun dışında onunla ilgili hiçbir şey bilmiyordum çünkü biz arkadaş bile değildik.
Buna rağmen, onu gözümde ve kalbimde öyle büyütmüştüm ki onun için vicdanımı karşıma almış, büyük bir savaş başlatmıştım. Ama bazen değmezdi. Bazen gerçekten değmezdi.
"Artık gidebilir miyim?" diye fısıldadım, yüzüne bakmak istemiyordum. Onu görebilmek için evden çıkış saatini ezberleyen ben, ilk kez onun yüzünü görmek istemiyordum.
"Bekle." dedi, artık daha sakindi. "Geliyorum."
Yanımdan uzaklaşmaya başladı. O, tam salona girecekken kapıyı açmaya yeltendim ancak fark ettiği için ben daha kapıyı açmadan hızla gelip beni geriye çekti.
"Alin, n'apıyorsun ya?" diye bağırdığında gözyaşları içindeydim. "Çocuk musun sen?" Nemli gözlerime aldırmadan gülmeye başladım.
"Ben miyim çocuk?" Şok içindeydim. "Kendine gel, şu hâline bir bak. Ben miyim çocuk?"
Bana doğru yürümeye başlayınca gergin bir nefes verip geriye gittim. Ona duyduğum, iki sene boyunca kalbimde büyüttüğüm aşkın yerini büyük bir korku almıştı. Renat resmen hastalıklıydı ve ben artık onunla hiçbir şekilde bir araya gelmek istemiyordum. Uzanıp bileğimi tuttu ve başını eğip bana baktı.
"Şimdi," dedi sakince. "Benimle içeriye geleceksin." Devam etmesine izin vermeden başımla reddettim, çenesi kasıldı. "Alin, sadece camdan sokağa bakacağım."
Hâlâ Bera'yı düşünüyordu. Bu kadar şeyin üzerine hâlâ aklındaki tek mesele Bera'nın gidip gitmediğiydi.
"Çekil önümden." Bileğimi elinden kurtardım. "Gitmek istiyorum."
"Seni burada tutacak değilim. Böyle davrandığım için de özür dilerim. Ama ben dışarıyı kontrol edemezsem sen de bu evden çıkamazsın."
Gözlerime bulaşan hayretle başımı iki yana salladım ağır ağır.
"Ben bu evden," dedim kelimeleri tek tek vurgulayarak. "Şimdi çıkacağım."
Tek kaşı havalandı, "Benimle gerçekten inatlaşmak istiyor musun?"
Öfkeyle soludum, "Ya gitmiştir zaten şimdiye kadar!" diye çıkıştım aniden. "Çekil artık."
"Sen bilirsin... Üzgünüm, Alin." deyip kolumu tuttu ve benim itiraz eden bağırışlarıma kulak tıkayarak salona doğru yürümeye başladı.
Resmen beni zorla salondaki pencerenin önüne götürdü ve perdeyi aralayıp dışarıya baktı.
"Renat!"
Dinlemedi, gözucuyla bana baktı. "Hani gitmişti?" diye sordu.
Küfür etmemek için gözlerimi kapatıp birkaç kez art arda nefes egzersizi yaptım. Açtığım gözlerimi ondan ayırıp salonu incelerken ağzımın içinde, "Benim yaptıklarım değil, asıl Bera'nın sana bunca zaman katlanmış olması bir mucize." diye geveledim.
Bakışları penceredeydi, bana çevirdi ve çatık kaşlarla bir süre yüzümü inceledi. "Ne dedin sen?"
Sessiz kaldım ve gözlerimi devirmekle yetindim.
"Soru sordum!"
Öfkeyle dişlerimi sıktım ve yüzüne baktım. "Hastasın dedim!" Bütün vücudumla ona doğru dönüp başımı dikleştirerek gözlerimi gözlerine diktim. "Sevgilinin bunca zaman sana katlanmış olması bir mucize dedim, senden kurtulmak için bu kadar beklemiş olması bir mucize dedim. Çok bile dayanmış sana, daha önce aldatmalıydı. Bunları söyledim!"
"Alin," Devam etmek yerine başını önüne eğip güldü. Gülüşleri sönmeye yüz tuttuğunda hareleri tekrar beni buldu. "Kes sesini."
Gözlerim kısıldı. Benim her gün gördüğüm, sevdiğim adam öyle ürkütücü görünüyordu ki yutkunamadım. Kolumu kendime çektim, bana ters ters bakıp daha sıkı tuttu.
Bu şekilde olmayacağını anladım ve büyük bir yorgunlukla, "Bak, tamam..." dedim. Sakin değil, çaresizdim. "İnatlaşmıyorum. Lütfen bırak artık," Çenemin titreyişini engelleyemedim, bir an önce eve gidip o defteri yok etmek ve saatlerce ağlamak istiyordum. "Gitmek istiyorum."
Bakışları yumuşadı, tekrar pencereden baktı. "Git artık sen de." diye mırıldandı sessizce. Bense bu tavrı karşısında neredeyse yere çöküp ağlayacaktım. Yüzünü bana döndü. "Özür dilerim. Niyetim seni korkutmak, sana zarar vermek değildi." Artık inandırıcı gelmiyordu. "Ama sen de durup beni dinlemek yerine bağırıp çağırıp gitmeyi seçtin. Sadece biraz bekleyecektin, bu."
"Neyi dinlemem gerekiyordu, Renat? Bera için beni kullanmaya devam edişini mi?" Güldüm. "Hâlâ 'bekleyecektin' diyorsun. Açıklaman için de değil, Bera gidene kadar beklemeliydim, öyle mi?"
"Sence de bu durumu biraz abartmıyor musun? Tamam, sana ayıp ettim ama konuşarak halledebileceğimiz bir konuyu bu kadar büyütmene ne gerek vardı? İlk başta o kadar büyük tepki vermeseydin olay buralara gelmeyecekti bile. Ben zaten sana açıklama yapacaktım."
Uzun uzun gözlerine baktım, bana söyleyecek hiçbir şey bırakmamıştı. Perdeyi aralayıp dışarıyı kontrol eden bu sefer bendim.
"Gitmiş." deyip geri çekildim. "Artık gidebilir miyim?"
Bıkkın bir nefes vererek kolumu bıraktı, bir an bile beklemeden ondan uzaklaşıp evden ayrıldım ve hızlı adımlarla gidip kendi evime girdim. Ayakkabılarımı bir kenara fırlatarak pandufları ayağıma geçirmeden odama koştum, içeriye girer girmez kapıyı sertçe çarpıp kilitledim.
Ağlayarak komodinin önüne çöktüm, defteri çekmeceden çıkarıp yere bıraktım. Sonra gözlerimle odayı arşınladım, bu defteri artık kullanmayacaktım. Renat'ı hayatımda istemiyordum, yaptığım her şey için de hiç olmadığım kadar pişmandım. Keşke sessizce sevmeye devam etseydim, keşke gerçek yüzünü görmeseydim. Keşke onu hiç tanımasaydım, kendi içimde sevmeye devam edip yine zamanı geldiğinde kendi içimde bitirseydim.
"Alin!" Meyra kapı kolunu indirdi lâkin kilitli olduğu için açamadı. "Alin, ne oluyor? İyi misin?"
"Meyra, lütfen sonra konuşalım."
"Ağlıyor musun sen?" Kapıyı zorlamaya devam etti. "Alin, açsana kapıyı."
Yerden kalkıp dolabımın kapağını açtım ve dolabın dibindeki kutuyu çıkardım. İçinde kullanmadığım, sadece bir gün lâzım olur düşüncesiyle sakladığım eski eşyalarım vardı. Defteri o eşyaların arasına sıkıştırıp kutuyu geri bıraktım, bu sırada Meyra'nın seslenişleri devam ediyordu.
Ellerimle gözyaşlarımı sildim sonra da avuçlarımı kıyafetlerime sildim. Dolabı kapatıp usulca kapıya doğru yürüdüm ve kilidi açıp yatağa oturdum. Meyra içeriye girdi, büyüttüğü gözleriyle hareketlerimi seyretti.
"Ne oldu?" diye sordu hayretle, "Ne bu hâlin?"
Yatağımın üzerindeki yastığa sarıldım, dizlerimi kendime çekip geriye yaslandım.
"Renat'tan nefret ediyorum."
"Ne?" Meyra birkaç adım atıp önüme geçti. "Kırmızı kar mı yağdı?" Karşıma geçip bir dizini kırarak bacağının üzerine otururken diğer bacağını aşağıya doğru sallandırdı. "Senin böyle bir şey söyleyebilmen için sadece kırmızı kar yağması gerekiyor."
Çenemi kucağımdaki yastığa yaslarken nemli gözlerim dolabın kapağına dalmıştı.
"Kırmızı mı, beyaz mı bilmiyorum ama kar yağdı." Meyra'ya baktım, sorgulayan gözlerini benden bir an bile ayırmadı. "Yeryüzüne değil, kalbime."
Yüzümü buruşturup ağlamaya devam ettim, Meyra omzuma dokunarak yanıma geçti.
"Meyra..." Yastığı bırakmadan başımı Meyra'nın göğsüne yasladım. "Çok kırgınım!"
"Ne olduğunu anlatacak mısın, Alin?"
"Çok aptalım!" dedim isyanla. "Çok aptalım, ona bu kadar değer verdiğim için çok aptalım. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değilmiş."
"Alin," Sol eli sırtımda gezindi. "Beni korkutuyorsun."
"Her öfkelendiğinde canımı yakacak bir şeyler yapıyor."
Meyra eğilip yüzüme baktı.
"O ne demek, Alin?" diye sordu, endişelenmişti. "Sana bir zarar vermedi, değil mi?"
Doğruldum ve başımla reddettim. "Öyle bir şey değil." Aslında biraz öyle bir şeydi. Gözyaşlarımı silmeye çalıştım. "Başta her şey çok güzeldi, evine gittim, biraz konuştuktan sonra piyano odasına geçtik. Bana duruş dersi verdi. Gülüyorduk, bunca zaman hayalini kurduğum şeyi yaşıyordum."
"Sonra?"
"Bera geldi." Kaşları yay şeklini aldı. "Ve kapıyı ben açtım." Bu sefer dudakları aralandı. "Ben daha bir şey söyleyemeden Renat yanımıza geldi ve beni kullandı."
"Ne?"
"Bana sevgilisiymişim gibi davrandı, sırf Bera'nın canını yakmak için."
Başını omzuna yatırdı, baygın gözlerini benden ayırmadan büyük bir bıkkınlıkla ofladı.
"Niye böyle bunlar ya? Güzel olan her şeyi bozmaya programlanmış gibi."
Devamını anlatamadım çünkü anlatsaydım kesinlikle gider Renat'ın kapısına dayanırdı. Başımı Meyra'nın omzuna yaslayıp sakinleşene kadar ağladım.
"Sanırım, ben de birkaç gün evden çıkmayacağım." dedim aradan geçen dakikaların ardından. "Kendimi yataktan aşağı fırlatmak istiyorum."
Meyra gülerek kafasını omzunda duran başıma yatırdı.
"Çok yüksek değil mi ya?"
Sinir bozukluğuyla güldüm.
"Üzerimde tepinme sırası sende."
"Ben senin değil, Renat ve Amir'in üzerinde tepineceğim, az kaldı. İki geri zekâlı yüzünden düştüğümüz şu duruma bak."
Göz devirerek gülüp burnumu çektim. Meyra benden uzaklaşıp yüzüme baktı.
"Hadi kalk git elini yüzünü yıka, üstünü değiştir sonra da yatıp uyuyalım. Şuna bak, yüzün gözün kıpkırmızı olmuş." Yeşilleri yüzümü incelemeyi bırakıp kahvelerime değdi. "Senin şu karlar sahiden de kırmızı galiba."
"Ya Meyra!" diyerek ufak bir kahkaha attım.
Gülüşlerime karşılık vererek ayaklandı.
"Hadi, kalk."
Dediği mantıklı geldiği için ayağa kalktım. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadıktan sonra geriye dönüp Meyra'nın ben gelene kadar çıkarıp yatağa bıraktığı eski yeşil pijama takımımı giyindim. Artık biraz küçük geliyordu ama umursamadım.
Yastığımla battaniyemi aldım ve odamdan çıkıp misafir odasına geçtim. Meyra yatakta oturur pozisyondaydı ve telefonuyla ilgileniyordu. Beni görünce gülümsedi. Bense hiçbir şey söylemeden gidip yanına yattım. O da önce telefonu sonra ışığı kapatıp uzandı ve birlikte tavana vuran ay ışığını seyretmeye başladık.
__
"Alin, uyan artık, saat kaç oldu!"
"Meyra, bırak uyuyayım. Kalkıp ne yapacağız sanki, sen de uyu."
"Ben alışkın değilim geç uyanmaya, canım sıkılıyor." Kolumu dürttü. "Hadi ya!"
Oflayarak doğruldum, gözlerim hâlâ kapalıydı.
"Uyutmayın, tamam mı?"
"Tamam."
Gözlerimi açıp Meyra'ya ters bakışlar attım. Ayaktaydı, benim aksime saçı başı düzgündü, üzerini değiştirmişti ve dinç görünüyordu.
"Hadi sen toparlan, ben de kahvaltı hazırlayacağım."
"Ben kahvaltı yapmam ki, Meyra. Bunun için mi uyandırdın beni?"
"Alin, kalk hadi ağlayıp durma."
Bunu da dedikten sonra kelimeleri ağzıma tıkayarak odadan çıktı. Söylene söylene yataktan kalkıp kendi odama gittim, uzun pudra renkli hırkamı üzerime geçirip akşamdan kalma örgülerimi açtım, dağınık saçlarımı taradım ve topuz yaptım. Yüzümü ovuşturarak rutin işlerimi halletmek için banyoya gittim, ben elimi yüzümü yıkarken kapı çaldı.
Meyra uyandırmasaydı ben her sabahki gibi kapı ziliyle uyanacaktım demek ki, havluyla elimi yüzümü kurulayıp çıktım. Koridorun sonunda olduğum için Meyra'yı rahatlıkla görebiliyordum, kapıyı açmıştı ve biriyle konuşuyordu.
"Alin evde yok."
"Evde olduğuna eminim." Bu, Renat'ın sesiydi, dün olanları tek tek hatırlayınca yutkundum. "Haber verir misiniz, sadece konuşmak istiyorum."
"Evde yok di-" Meyra etrafa bakışlar atarken gözleri benim üzerimde durdu, soru sorar gibiydi.
"Alin!" Renat burada olduğumu anlamış olmalıydı. "Alin, lütfen konuşalım."
Derin bir nefes verdim, başımı dikleştirip Meyra'nın yanına gittim. Renat'la göz göze gelince bakışlarındaki pişmanlık kendini belli etti, Meyra'ya döndüm. Ben daha bir şey söylemeden, "Ben ekmek almaya gidiyorum." diyerek ayakkabılarını giyinip evden çıktı.
Görüş hizamdan çıkana kadar omzunun üzerinden bana bakmaya devam etti.
Yüzümü Renat'a döndüm. Bir elim duvarda, öteki elim kapı kolundaydı. "Ne var?"
"Alin, ben çok özü-"
"Sakın!" İşaret parmağımı kaldırdım. "Sakın benden bir daha özür dileme. Sen artık benim karşıma da çıkma, olur mu?"
"Ne desen haklısın. Sana çok ayıp ettim, çok kaba davrandım ama yemin ederim, kendimde değildim. Çok özür dilerim."
"Renat, Bera meselesini geçiyorum. Bak, ben senin doktorun değilim, sana sabır göstermek zorunda da değilim. Seni ben iyileştiremem. Öfkeliyken kendini kontrol edemiyorsun, tamam... Anlıyorum. Saygı da duyuyorum, geçmiş olsun. Umarım, iyileşirsin." Ona doğru bir adım attım. "Ama sen her öfkelendiğinde bana saldıramazsın, ben buna izin vermem." Kaşlarımı kaldırıp başımı hafifçe indirdim. "Anladın mı?" Hiçbir şey söylemedi, sadece pişman bakışlarını yüzümde dolaştırdı. "İyi günler sana."
Kapıyı yüzüne kapatıp içeriye girdim. Koridorda yürürken ona söylediklerim bir kez zihinmde yankılandı ve ufak bir aydınlanma yaşadım. "İyileştirebilirim..." diye fısıldadım kendi kendime. Kısa bir duraksama anından sonra odama gidip dolaptaki kutudan defteri çıkardım ama kalemi elime bile alamadan bu düşünceden vazgeçtim.
Dün yaşananlardan sonra Renat'tan öylesine soğumuş ve bu deftere yazdığım her şeyden öylesine büyük bir pişmanlık duymuştum ki bunu yapmayacaktım. Bu deftere bir kez daha herhangi bir şey yazmayacaktım. Renat'ı kendi isteklerime göre şekillendirip ona tekrar aşık olmak kulağa mantıksız geliyordu.
O, böyle biriydi. Bu deftere bir şeyler yazıp kendi kafamda kurduğum bir kuklayla mı bir şeyler yaşayacaktım?Defteri elimden yere bıraktım. Kesinlikle saçmaydı. Şimdiye kadar yaşadığım her şey sadece bir kurgudan ibaretti, bu defter olmasaydı Renat'la benim yollarımız kesişmeyecekti bile. Başımı iki yana salladım. "Buna devam etmeyeceğim."
Defteri kutuya geri koyup dolabın kapağını kapattım. Sadece kalemi kullanarak istediğim gibi değiştirdiğim bir adamla kendi yazdığım sahte bir hikâyeyi yaşamak ne kadar zevkli olabilirdi? Hiç savaşmadan elde edilen aşk nereye kadar canlı kalırdı? Elime kalbime götürdüm, şimdiden sönmeye başlayan aşkımı düşündüm.
Ne olacaksa kendi kendine olacaktı, ben hiçbir şeyi önceden bilmek istemiyordim. Yerden destek alarak ayaklandım ve salona geçip camdan dışarıya baktım. Sokak boştu, tam o sırada kapı çaldı. Meyra'nın dönmüş olabileceğini düşünerek gidip kapıyı açtım, elindeki ekmekleri benim elime tutuşturdu ve içeriye girip ayakkabılarını çıkardı.
"Nasıl geçti?"
Omuz silktim.
"Konuşmasına izin vermedim ki, kestirip attım."
Gözlerini kıstı.
"Konunun sadece Bera olduğuna emin miyiz?"
Arkamı dönüp salona yürüdüm, koltuğa oturduktan sonra ekmekleri sehpaya bırakıp ellerime yaslandım. Meyra da peşimden gelmişti.
"Bana anlatamadığın bir şey mi var, Alin?"
'Birçok şey var' diyemedim. Meyra yanıma oturdu, gözleri üzerimdeydi.
"Anlatsana, ne oldu?"
Başımı hafifçe kaldırıp ona dönerken bile yüzüm ellerimin arasındaydı.
"Renat..." Doğruldum, düşünürken dudaklarımı ıslattım. "Renat benim düşündüğüm gibi biri değilmiş. Onu nasıl hayal ettiğimi de bilmiyorum gerçi ama böyle hayal etmemiştim."
"Nasıl yani?"
"Benim kafamdaki Renat çok derin bir adam." Bakışlarım salonda gezindi. "Sanatla ilgilenen, kitapları seven, ne bileyim işte müziğe aşık biri. En önemlisi de kimseye zarar vermeyecek, kıyamayacak birisi. Roman gibi bir adam hayal ediyordum ben."
"Ne oldu da hayal kırıklığına uğradın peki?"
Meyra'ya döndüm.
"Renat çok öfkeli, Meyra. Bir anda gözü dönüyor, kendisini kaybediyor, bambaşka birine dönüşüyor." Kaşları düz çizgi hâlini aldı. "Korkutuyor, kırıyor, döküyor." Başımı iki yana salladım. "Benim sevdiğim adam o değil."
"Sana bir şey mi yaptı?"
"Hayır."
"Alin, bak doğruyu söyle."
"Hayır, Meyra. Öyle bir şey yapamaz, buna izin vermem."
Rahat bir nefes verdi. "Neyse ki." Geriye yaslanıp yüzünü bana çevirdi. "Peki ne yapmayı düşünüyorsun?"
"Az önce yaptığım şeyi... Kestirip atmayı."
Elini elimin üzerine koyup okşadı. "Ne karar verirsen ver yanındayım. Ta ki senin zarar gördüğünü düşününceye veya görünceye kadar."
Dudaklarımı birbirine kenetleyip hüzünle gülümsedim.
"Sen nasıl oldun?" Daha rahat oturabilmek için yerimde kıpırdadım. "Soramadım hiç. Dünden sonra daha iyi misin?"
Başını geriye yatırıp yeşillerini tavana daldırdı.
"İyiyim herhâlde."
"Belli oluyor."
"Keşke ben de zamanında kestirip atabilseydim, Alin."
"Üzülme artık. Sen Amir'i seviyordun, hemen unutamazdın. Yerinde bir başkası olsaydı da hemen unutamazdı."
"Hemen unutamazdı ama kendisini de rezil etmezdi, değil mi?"
"Böyle şeyler söyleyerek kendini yiyip bitirme, Meyra." Gözlerimi ondan ayırıp ben de tavana odaklandım. "Belki de artık önümüze bakmalıyız."
"Sebepsizce gitmedi." dedi Meyra bir anda.
Bakışlarımın odağı bir kez daha değişti. "Efendim?"
Meyra yutkundu, dişlerini sıktı ve başını koltuktan ayırdı.
"Amir benden sebepsizce ayrılmadı. Benim o sebebi bildiğimi bilmiyor sadece."
Söylediklerinden hiçbir şey anlayamadım.
"Neyi?" diye sordum korkuyla. "Neyi bildiğini?"
"Amir benimle sevgiliyken bir başkasına aşık oldu veya öyle sandı."
Anında doğruldum. "Ne?" Gözlerim büyüdü. "Ciddi misin sen?"
"Belki de devam etseydik bana ihanet edecekti." Omuz silkti. "Bilmiyorum. Ama ben onun bana olan sevgisi azalmasın diye elimden gelen her şeyi yapmıştım. Sırf o, mutlu olsun diye sürekli sürprizler yapıp duruyordum." Bana dönüp hayretle güldü. "Ben ya Alin, ben. İsteklerine uyum sağladım, alttan aldım. Kıskandım, sustum. Kızdım, sustum. Küstüm, sustum." Başını iki yana salladı. "Ama bunların hiçbiri onun bir başkasını sevmesini engellemedi."
"Peki nereden anladın?"
Güldü. "Alin, ben bir şeyi öğrenmek istersem öğrenirim. Benden bir şey saklayamazsın, sadece sakladığını düşünürsün. Herhangi bir şey hakkında bir bilgim yoksa, henüz merak etmiyorum demektir."
Aklıma gelen ilk şey bulduğum defter ve Renat'a yaptıklarımdı fakat bu konunun üzerinde durmadım. Dikkatini çekmediğim sürece bir sorun yoktu.
"Peki neden daha önce anlatmadın? Ya da niye Amir'e bir şey söylemedin?"
"Onu üzmemek için ondan sakladığım bütün kırgınlıklarımın hesabını sordum, sen de biliyorsun. Ancak o, bunu çok yanlış anladı. Ona saplantılı olduğumu düşündü, hangimizin daha aptal olduğuna karar veremiyorum."
Dudaklarımı ağzımın içinde yuvarladım.
"Gerçekten unuttun mu, Amir'i?"
"Hayır." dedi dürüstçe. "Ona kızgın yanım ondan nefret ediyor, unutamayan yanım onu hâlâ seviyor."
"O zaman Amir seni yanlış anlamış sayılmaz."
"Hayır, yanlış anladı. Ona yaptıklarımı mantığımın ona duyduğu nefret için yaptım, duygularım ona çekildiği için değil."
Ne yorum yapacağımı bilemeyerek öylece Meyra'nın asık suratını seyrettim.
"En çok koyan ne, biliyor musun?" diye devam etti. "O kız ortak arkadışımızdı, benden ayrıldıktan bir süre sonra sevgili oldular." Dolu gözlerle güldü. "Hatta geçen gün haberlerini yaptım."
"Bir dakika!" dedim yaşadığım aydınlanmayla. "Amir, sevgilisi varken mi öptü seni?"
Başıyla onayladı. "Şerefsiz işte. Hayır, o haberi yayınlayacak cesaret de var onda, biliyor musun? Hayatında biri var mı, yok mu, kimin umrunda? Amir'in değil çünkü, orası kesin."
Acıyla soluklanıp yanına yaklaştım.
"Bunları neden daha önce anlatmadın?"
"Utandım çünkü."
"Neden utandın, Meyra?"
"Ben biraz egosuna düşkün biriyim, bunu ikimiz de inkar edemeyiz." Burukça gülüp gözlerimi devirdim. "Böyle bir şeyi anlatmayı kendime yediremedim. Şimdi anlatıyorum çünkü adımın saplantılıya çıkmasının daha utanç verici olduğunu düşünüyorum."
"Bunu Amir'le konuşacak mısın peki?"
"Onunla şeytan konuşsun."
Oflayarak güldüm ve başımı iki yana salladım. Meyra'ysa doğrulup ekmekleri aldı.
"Ben kahvaltı hazırlamıştım sözde. Lafa daldık, unuttum. Hadi mutfağa."
O, ayaklanınca itiraz etmeyerek ben de kalktım ve birlikte mutfağa gidip sofraya geçtik. İkimiz de tabaklarımıza kahvaltılıklar alıp oyalanmaya başladık, gözucuyla Meyra'ya baktım. Üzgündü, en az benim kadar.
"Her yara," diye mırıldandım, gözlerimiz buluştu. "Her insan doğası gereği iyileşir bir gün." Zorla gülümsedim. "İyileşeceğiz."
Buruk bir tebessüm yayıldı dudaklarına. "Umarım." dedi, "Umarım, dediğin gibi olur... Biz de doğamız gereği iyileşiriz."
İkimiz de tabaklarımıza döndük ve bir süre sadece çatalın tabağa değerken, bardağın masayla buluşurken çıkardığı sesleri dinledik.
"Alin," Başımı kaldırdım. "Ben bugün eve uğrayacağım. Birkaç parça eşya alıp geleyim diyorum."
"Benimkilerle idare ederdin şimdilik. Hem yarın gider alırdın, bugün çıkmayacaktık."
"Yok." dedi hemen. "Ben gidip alayım da bir an önce... Yarın üşeneceğim."
"Geleceği de mi görmeye başladın?"
Gülerek onayladı ve ağzına peynir attı. "Evet."
"Peki öyleyse, git bakalım." Çayımdan birkaç yudum içtim. "Seninle gelmemi ister misin?"
"Gerek yok, ben hallederim. Çok geç kalmam zaten."
Başımı sağ omzuma indirip kaldırdım. "Sen bilirsin."
Kahvaltının ardından ortalığı toparladık ve Meyra hazırlanıp çıktı. O gittikten sonra ben de bilgisayarımın başına geçip kitabıma gelen yorumları okuyarak oyalanmaya başladım. Karakterlere saydıranlar, onları anlayanlar, düzgünce eleştirenler...
Bazı yorumlar güldürürken bazı yorumlar üzüyor, bazıları geriyordu. Hepsine tek tek cevap verdim. Sessizliğin canımı sıktığını fark edince bir şarkı açıp bu sefer de bloğuma girdim, oradaki beğenilere ve yanıtlara göz gezdirirken bir yandan da şarkının ritmine ayak uydurarak yerimde salınıyordum.
Sadece birkaç saniye sonra oturduğum yerde şarkıya eşlik edip hafif hafif salınırken buldum kendimi, gözlerim kapalıydı. Moralim ne durumda olursa olsun her zaman kendi kendime eğlenmenin bir yolunu bulurdum.
"Ah..." diye yükseldim bir anda, şarkıya uyum sağlamak için. "Ben elbet iyileşeceğim." Sağ ayağımla ritm tutmaya başladım. "Kopardığın yerimden biteceğim." Gözlerimi açmadan başımı tavana doğru kaldırdım. "Tam doğarken küllerimden, bu şarkıyı şerefine söyleyeceğim."
Kendi kendime gülerek gözlerimi açtım ve ritim tutmaya devam ederek bilgisayara geri gömüldüm. Defteri bulduktan sonra özümden ne kadar uzaklaştığıma dair bir farkındalık yaşadım o an. Kitap bile yazmamaya başlamıştım, beni ben yapan şeye ara vermiştim. Defter miydi bana bunu yaptıran yoksa Renat mı?
Kahvelerim bilgisayar ekranında, aklım bu konudaydı. Ben kendimi özlemiştim, kendimle vakit geçirmeyi. Eskiden kendimi sever ve her fırsatta bunu dile getirirdim. Şimdilerde aynadaki yansımamla ne zaman göz göze gelsem onu taşlıyordum. Bu, yanlıştı. Ben bu değildim, olmamalıydım.
Şarkılar değişti, ben her şarkıyı mırıldanarak yerimde salınmaya devam ettim. Renat'ı sevmek bana zarar veriyordu, günler sonra verdiğim en doğru kararın o defteri bir kenara atmak ve açmamak olduğundan emin oldum. Kesinlikle bitmişti. O defter kapanmış, o hikâye bitmişti.
Dinlediğim şarkının bir cümlesi ruhumu okşadı, öne eğilip yazmaya başladım.
"Elimi tutan yoksa, ben de kendimle dans ederim."
Altına şarkıdan alıntıladığımı not düşerek paylaştım ve geriye çekilip koltuğa yayıldım.
___
"Geldiğinden beri yüzünde güller açıyor." dedim, Meyra için aldığım yeşil kupa bardağı ona uzatırken. "Bir sebebi var mı?"
Bardağı avuçlarıyla sarmalayıp teşekkür etti, hâlâ gülümsüyordu.
"Yok bir şey."
"Emin misin?"
"Eminim."
Hava kararmaya yüz tutmuşken gelmişti eve ve sabahki hâlinden eser yoktu. Yaklaşık bir saattir daha iyi olmaktan ziyade daha mutlu görünüyordu. Bir şey söylemek istemediği için üstelemek yerine kahvemden bir yudum aldım.
Meyra da telefonuna dönüp eğer tahmin ettiğim gibiyse sosyal medyada dolaşmaya devam etti. Kapı zilini duyar duymaz bardağı dudaklarımdan uzaklaştırdım.
"Ben bakayım mı?" diye sordu Meyra, itiraz ettim.
"Sen otur." Bardağımı sehpaya bırakıp ayaklandım. "Ben bakarım."
Başıyla onaylayıp telefonuna döndü, bense gidip kapıyı açtım ve resmen bir déjà vu yaşadım. İkinci kez, açtığım kapının ardında Bera'yı görüyordum ve bu, gerçekten rahatsız ediciydi. Elim refleksle bahçe ışığını açmak için lamba anahtarına gitti lâkin hava henüz tam kararmadığı için bundan vazgeçtim.
"Buyurun?" diye sordum, susmaya devam edip boş boş suratıma bakınca onunla göz göze gelmemek için siyah takımını inceledim. Siyah blazer ceket ve kemerli siyah pantolonu üzerinde gerçekten çok hoş duruyordu.
"Ben..." dedi nihayet. "Ben konuşmak için geldim."
Başımı onaylamak amacıyla hafifçe öne doğru indirip kaldırdım.
"Aylin'di, değil mi?"
"Alin." diyerek düzelttiğimde kaşları çatıldı.
"Renat Aylin dememiş miydi? Yanlış mı hatırlıyorum?"
"Aramızda bir şaka sadece." dedim olağan bir tavırla ve bu açıklamanın ardından bekletmeden konuya girmesini bekledim. Bekleyişim anlamsızdı.
"Kusura bakma, bilmiyordum." dedi, "Alin."
"Önemli değil."
Sabırsızca nefeslendim, bir an bakışlarım elindeki çiçekleri düzelterek yürüyen Renat'a kaydı. Kendi evine girmek yerine yanından geçince bana geldiğini anladım. Evet, elinde çiçeklerle. Bahçemin demirli kapısının tam önünde başını kaldırdı ve gözlerinin gördüğü ilk kişi Bera oldu. Tebessümü yüzünde dondu, hareleri bana kaydı.
"Renat ve sen," deyince dikkatimi Bera'ya verdim. Arkası dönük olduğu için Renat'ı fark etmemişti. Zaten fark edecek durumda da değildi, başını dikleştirip derin derin nefesler aldı. Fazlasıyla gergin görünüyordu. "Gerçekten aranızda bir şey var mı?"
İçten içe bu soruyu bekliyordum lâkin yine de şaşırmıştım. Beklemekle inanmak aynı şeyler değildi, gerçekten sormaya cesaret edeceğine inanmamıştım. Kahvelerim biraz sağa kayıp Renat'ın gözlerinde durdu, ne istediğini bakışlarından anladım.
"Alin," dedi Bera bir kez daha. "Cevap versene, Renat'la sevgili misiniz?"
Renat başını salladı, evet dememi istediği aşikârdı. Ancak ben gözlerimi Bera'ya diktim ve kafamı iki kere art arda iki yana salladım.
"Hayır." dedim, "Aramızda bir şey yok."
İkisinin de tepkisini göremedim çünkü sadece iki saniye sonra Meyra, "Alin!" diye haykırdı. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken elinde telefonla yanıma geldi, neredeyse ağlayacaktı. "Paylaşmışlar." diye fısıldadı hayal kırıklığıyla. "Haberi yayınlamışlar."
___