
Ertesi gün, yine yoğun bir öğle servisiydi. Arda, bir masadan sipariş alırken, mutfaktan gelen seslerle dikkati dağıldı. Kemal, sipariş fişlerini karıştırmış ve yanlış yemekleri hazırlamıştı. Müşterilerin memnuniyetsizliği lokantada huzursuz bir hava yaratmıştı.
Halil, bu durumu fırsat bilerek Arda’nın yanına geldi ve herkesin içinde bağırmaya başladı:
"Bu kadar basit bir işi bile yapamıyor musun? Müşterilere mahcup olmaktan bıktım! Bu sorumluluğu taşıyamıyorsan, çek git!"
Arda, sakinliğini koruyarak, "Halil Bey, siparişlerin karışması benim hatam değil. Mutfağa doğru iletiyorum, ama içeride bir düzen problemi var," dedi. Ancak Halil onu dinlemiyor, sözünü keserek konuşmaya devam ediyordu:
"Ben bahane istemiyorum, çözüm istiyorum!"
Arda, bu tartışmanın ardından morali bozuk bir şekilde çalışmaya devam etti. Ancak bu haksız suçlamalar artık canına tak etmişti.
Arda, birkaç gündür her sabah işe giderken yine pastanenin önünden geçiyor, ancak canı sıkkın olduğu için Ece’ye selam vermeden, başı önde hızla yürüyüp gidiyordu. İçindeki sıkıntı, onu herkesten ve her şeyden uzaklaştırıyordu. İş yerindeki sorunlar ve Halil’in üzerindeki baskısı, hayatına dair motivasyonunu iyice düşürmüştü.
Ece ise Arda’yı fark etmişti. Her sabah onun sessizce yürüyüp geçmesini izliyor, neden uğramadığını merak ediyordu. "Bir şey mi oldu?" diye düşündü. Ancak Arda’nın bu mesafeli hali, onun doğrudan bir adım atmasını zorlaştırıyordu.