İnsan formunda olmanın getirdiği kısıtlamalar, Anastasia’yı tahmin ettiğinden çok daha çabuk vurmuştu. Cennet’te hiç bilmediği, yabancısı olduğu bir his midesinde amansız bir sancıyla baş gösterdi: Acıkıyordu.
Köyün sokaklarında halsiz adımlarla ilerlerken, insan dünyasında her şeyin "para" denilen o küçük metal ve kağıt parçalarıyla döndüğünü hayal meyal hatırladı. Elbette onun tek bir kuruşu bile yoktu. Ancak umudunu kaybetmedi; belki de içerideki iyi kalpli bir insan, yapacağı küçük bir yardım ya da emek karşılığında ona bir parça yiyecek ikram ederdi. Tam bu sırada, sokağın kuytu bir köşesinde, pencerelerinden hafif ve sıcak bir ışık sızan küçük, mütevazı bir dükkan gördü. Kapısında asılı tabelada ne yazdığını bilmese de içeriye girmeye karar verdi.
Kapının üzerindeki küçük pirinç çıngırak neşeli bir ses çıkararak Anastasia’nın gelişini haber verdi. İçeri adım attığı an, genç melek donakaldı.
Dükkanın içindeki masalarda oturan insanların neredeyse tamamı, az önce manavın bahsettiği o lanetli görünüme sahipti: Gece karası saçlar ve loş ışıkta kor gibi parıldayan kıpkırmızı gözler... Burası tamamen Avcıların toplandığı bir yerdi. Ancak manavın anlattığı o "vahşi, canavar ruhlu, Şeytan'ın birer versiyonu olan" varlıklardan eser yoktu. Aksine, burası dış dünyadan soyutlanmış, kendi hallerinde sıcak bir sığınak gibiydi. İnsanlar sakin seslerle sohbet ediyor, çaylarını yudumluyorlardı. Sanki diğer insanlar tarafından dışlandıkları için kendilerine ait, güvenli bir kafe kurmuşlardı.
Anastasia’nın içeri girmesiyle birlikte salondaki tüm kırmızı gözler bir anda onun üzerinde toplandı. İçerideki hava aniden gerilmişti. Sonuçta buraya gelen sıradan insanlar ya onlara hakaret etmek, ya zorbalık yapmak ya da dükkanı darmadağın etmek için gelirdi. Masadakilerden kimisi Anastasia’yı kısa bir süre süzdükten sonra zararsız olduğunu düşünüp umursamadan sohbetine döndü; kimisi ise elindeki bardağı sıkıca kavrayarak bu yabancı kızı dikkatlice izlemeye devam etti.
---
Anastasia, üzerindeki bakışların ağırlığına rağmen geri adım atmadı. Onların bu savunma halini çok iyi anlıyordu; kendisi de farklı gözleri yüzünden Cennet'te benzer bakışlara maruz kalmamış mıydı? Göğsüne batan o tanıdık dışlanmışlık hissiyle birlikte, ahşap tezgahın arkasındaki kasaya doğru yürüdü.
Kasada, siyah saçları omuzlarına dökülen, sert yüz hatlarına sahip ama gözlerinde derin bir yorgunluk taşıyan genç bir adam duruyordu. Anastasia, ona karşı hiçbir ön yargı taşımadığını göstermek istercesine, iki farklı renkteki gözünü adama dikti ve yüzüne olabildiğince samimi, sıcak bir tebessüm yerleştirdi.
"Merhaba," dedi Anastasia, sesi dükkandaki gerginliği eritecek kadar yumuşaktı. "Ben... buraların yabancısıyım. Yanımda hiç param yok ama çok açım. Eğer bana yiyecek bir şeyler verirseniz, dükkanınızı temizleyebilir, bulaşıkları yıkayabilir ya da istediğiniz herhangi bir işi yapabilirim. Lütfen."
Kasadaki genç adam, kızın ne para kesesi çalmaya çalışan bir hırsıza ne de kendilerine saldırmaya gelen bir kasabalıya benzemediğini görünce şaşırdı. Ama onu asıl şaşırtan şey bu değildi. Anastasia başını hafifçe kaldırdığında, saçlarının arasından parıldayan o iki farklı renk ortaya çıkmıştı: Biri ametist moru, diğeri gökyüzü mavisi...
Adamın kırmızı gözleri hayretle irileşti. Hayatı boyunca sıradan insanlardan sadece nefret ve tiksinti görmüş bir Avcı olarak, ilk kez kendi türünden olmayan ama en az kendisi kadar "farklı" ve dışlanmış görünen birini görüyordu. Üstelik bu kız, dükkandaki hiç kimseden korkmuyor, aksine onlara şefkatle gülümsüyordu.
Tezgahın arkasındaki adam, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak hafifçe boğazını temizledi. Yan masalardan birindeki Avcı’nın "O gözler de ne öyle?" diye fısıldadığını duydu. Kasadaki genç, Anastasia’ya doğru hafifçe eğildi, yüzündeki o sert ifade yavaşça kırılırken sordu:
"Sen... kimsin yabancı? Ve o gözlerle, bu kasabada nasıl hayatta kalabildin?"
