Anastasia, bu aydınlık caddenin getirdiği cesaretle etrafına bakındı. Elysia’yı bulabilmek için bir yerlerden başlaması gerekiyordu. Gözü, tezgahının arkasında neşeyle elma ayıklayan, ak sakallı, tonton ve babacan görünümlü bir manava takıldı. Adımlarını ona doğru yöneltti.
"Şey... Merhaba," dedi Anastasia çekingen bir sesle. "Buralarda birini arıyorum. Benim yaşlarımda, çok güzel, parıl parıl parlayan sarı saçları olan bir kız. Onu buralarda gördünüz mü acaba?"
Yaşlı esnaf, elindeki elmayı bırakıp babacan bir tavırla sakalını sıvazladı. Anastasia’nın tarifini duyunca gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Sarı saçlar mı?" diye mırıldandı. "Kızım, bu topraklarda öyle saf altın gibi parlayan saçlar sadece saray dairesinde olur. Bahsettiğin kişi kraliyet ailesinden ya da yüksek soylulardan biri olmasın sakın? Yoksa o bir soylu mu?"
Anastasia bir an ne diyeceğini bilemeyerek kalakaldı. Melekler arasında makamlar ve görevler olsa da, insanların anladığı anlamda bir "soyluluk" ya da sınıfsal rütbe yoktu. Elysia da onun gibi saf ve sıradan bir melekti. Toparlamaya çalışarak, "Hayır," dedi aceşeyle. "O... O da benim gibi, sadece sıradan biri."
Esnaf bir süre düşündü, ardından üzgün bir çehreyle başını salladı. "O zaman üzgünüm güzel kızım, öyle birini buralarda hiç görmedim. Sıradan halktan birinde öyle saçlar pek rast gelir şey değildir."
---
Tam o sırada, caddenin gürültüsü bıçak gibi kesildi. Anastasia, havadaki neşeli atmosferin bir anda buz kestiğini hissetti. Kalabalığın arasından, etrafındaki hiç kimseyi umursamadan, dik bir duruşla dümdüz yoluna devam eden genç bir adam geçiyordu. Gece kadar siyah saçları ve en karanlık gecede bile parıldayan, kan kırmızısı gözleri vardı.
Anastasia, etraftaki değişimi şaşkınlıkla izledi. Az önce gülen, alışveriş yapan insanlar şimdi durmuş, bu siyah saçlı adama nefret ve kin dolu gözlerle bakıyordu. Kimisi arkasından tükürüyor, kimisi fısıldaşarak lanetler okuyordu. Ama adam, bu nefret çemberinin ortasında sanki tek başınaymış gibi, yüzündeki ifadesizliği bozmadan yürüyüp gitti.
Anastasia bu duruma anlam veremedi. Yanındaki babacan esnafa dönerek, "Neden herkes ona öyle bakıyor? O adam ne yaptı?" diye sordu.
Yaşlı manavın az önceki sevecen yüzü gitmiş, yerine öfke dolu bir maske gelmişti. Dişlerinin arasından tıslar gibi konuştu:
"Çünkü o bir Avcı, kızım. Onların bastığı yerde ot bitmez."
Anastasia Avcı kelimesini ilk kez duyuyordu. Cennet kütüphanelerinde bu kelimeye hiç rastlamamıştı. Merakla sordu:
"Avcı ne demek? Avcı kime denir?"
Yaşlı adam, o tarafa bakmaktan bile iğreniyormuş gibi kafasını çevirdi ve anlatmaya başladı:
"Onlar aslında bizim gibi kemikten, etten yaratılmış sıradan insanlardır. Ama o lanetli siyah saçları ve kıpkırmızı gözleri... İşte o, onların lanetidir. Çok eski zamanlarda, bu topraklarda efsanevi yaratıkları, canavarları avlayan kişilermiş bunlar. Zaman geçtikçe canavarlar bitti, ama onların soyu tükenmedi. Şimdi bir insan sadece o dış görünüşle doğsa bile, herkes ona 'Avcı' der. Eski hikayeleri bilenler onların sadece yaratık avcıları olduğunu söyler ama bana sorarsan..." Adam sesini alçattı, gözlerinde saf bir nefret vardı. "Onlar Şeytan'ın bu dünyadaki birer versiyonudur. Kan emici, uğursuz varlıklardır."
Anastasia, adamın anlattıkları karşısında derin bir ürperti hissetti. İnsanların, sadece dış görünüşü ve göz rengi yüzünden birinden bu kadar nefret etmesi ona tanıdık gelmişti. Kendisi de heterokromik gözleri yüzünden Cennet'te dışlanmamış mıydı?
Kırmızı gözlü adam caddenin sonunda gözden kaybolurken, Anastasia bu dünyadaki karanlığın sadece fakirlikten ibaret olmadığını, önyargıların da insan ruhunu nasıl kararttığını bir kez daha anladı. Ve içinden bir his, bu Avcı hikayesinin burada bitmeyeceğini fısıldıyordu.
