Kasadaki genç adamın sorusu, dükkandaki derin sessizlikte yankılandı. Anastasia, bir an için ne cevap vereceğini bilemedi. Cennetten geldim diyemezdi; ne Başmelek’e verdiği söz buna izin verirdi ne de bu ölümlülerin buna inanması mümkündü.
İki farklı renkteki gözünü adama dikerek, hüzünlü ama bir o kadar da samimi bir sesle konuştu:
"Ben sadece Anastasia’yım. Nereden geldiğimin ya da kim olduğumun bir önemi var mı? Ben de sizin gibi doğduğum günden beri bu gözler yüzünden herkesten kaçtım, dışlandım. İnsanların ne hissettiğini, nasıl baktığını çok iyi biliyorum. Ama buraya kötülük için gelmedim. Sadece çok açım ve... yardıma ihtiyacım var."
Dükkandaki Avcılar, Anastasia’nın sesindeki o saf gerçeği hissetmişlerdi. Bu kızda kibirden, nefretten ya da korkudan tek bir kırıntı bile yoktu. Aksine, onların çok iyi bildiği o "farklı olmanın getirdiği yalnızlığı" taşıyordu.
Tezgahın arkasındaki genç adam, derin bir nefes alarak Anastasia’yı uzun uzun süzdü. Ardından yüzünde ilk kez hafif, dostça bir tebessüm belirdi.
"Benim adım Kayen," dedi sesi bu kez çok daha yumuşak çıkarak. Yan taraftaki küçük mutfağa doğru seslendi: "Leo! Misafirimiz için sıcak bir çorba ve biraz taze ekmek hazırla."
---
Birkaç dakika sonra Anastasia, dükkanın en kuytu ve sıcak köşesindeki ahşap masalardan birine oturtulmuştu. Önüne dumanı tüten bir kase çorba ve sıcacık bir ekmek konulduğunda, şükran dolu gözlerle Kayen’e baktı. İnsan dünyasındaki ilk yemeğini, insanların en çok korktuğu ve nefret ettiği "Avcıların" arasında yiyordu; fakat Cennet'ten ayrıldığından beri kendini ilk kez bu kadar güvende hissetmişti.
O çorbasını yudumlarken, Kayen de karşı masaya geçip oturdu. Gözlerini Anastasia’nın bir mavi, bir mor olan gözlerinden alamıyordu.
"Soruna cevap vereyim," dedi Kayen, kollarını göğsünde birleştirerek. "Bu kasabada hayatta kalmak zordur. Hele ki bizim gibi... normların dışındaysan. İnsanlar korktukları her şeyi canavar ilan etmeye meyillidir. Ama senin gözlerin... Onlar lanetli gibi durmuyor. Daha çok... gökyüzünün iki farklı vaktini saklıyor gibi."
Anastasia bu güzel iltifat karşısında hafifçe kızardı, saçlarını kulağının arkasına itti. Tam bu esnada, aklına asıl gelişi amacı geldi. Elysia’yı bulmak için zamanı daralıyordu; otuz günlük sürenin ilk günü neredeyse bitmek üzereydi.
"Kayen," dedi Anastasia, kaşığı yavaşça bırakarak. "Ben aslında buraya birini bulmak için geldim. Benim tek bir arkadaşım var. İsmi Elysia. Sarı saçları var, o kadar güzel ve parlak ki... Onu buralarda, ya da bu köyün yakınlarında gördün mü hiç? Benim için çok önemli, başı belada olabilir."
Kayen, "Elysia" ismini ve sarı saç tarifini duyunca bir an için duraksadı. Kırmızı gözleri kısıldı, sanki hafızasını zorluyor gibiydi. Dükkandaki diğer birkaç Avcı da konuşmayı duymuş, masaya doğru kulak kabartmıştı.
Kayen bir süre düşündü, ardından ciddileşen bir ifadeyle Anastasia’ya doğru eğildi:
"Sarı saçlı bir kız... Bu köyde sıradan halkın arasında öyle birini göremezsin. Ama bundan birkaç gün önce, köyün sınırlarındaki o kasvetli ve yıkık dökük bölgede, eski kilisenin yakınlarında garip bir hareketlilik vardı. Normalde kimsenin gitmediği o harabelerde, pelerinli ve saçları pelerinin altından altın gibi parlayan bir kızın saray muhafızları tarafından sıkıştırıldığını duymuştum. O muymuş bilmiyorum ama... Eğer aradığın kişi oysa, başı sandığından çok daha büyük bir belada olabilir, Anastasia."
Anastasia’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Saray muhafızları mı? Elysia’nın insan krallığının askerleriyle ne işi olabilirdi? İçindeki endişe dalgası büyürken, çorba kasesini bir kenara itti. Zaman kaybedemezdi. Ne pahasına olursa olsun, o eski kiliseye gitmeliydi.

