Kafedeki o dakikalardan sonra Anastasia, içindeki meleksi enerjiyi bastırmak ve o zifiri karanlığa direnmek için tüm iradesini zorladı. İlahi özünü olabildiğince derinlere, ruhunun en kuytu köşelerine saklamaya çalıştı. Ancak şeytanların yaydığı o ağır, zehirli enerji havaya o kadar sinmişti ki, genç meleği yavaş yavaş tüketmeye, adeta nefesini kesmeye başladı. Göğsü daralıyor, kalbi sıkışıyordu.
Birkaç saat sonra, dükkandaki yoğunluğun azalmasını fırsat bilerek biraz hava almak ve üzerindeki o boğucu baskıdan kurtulmak için kendini kafenin arka bahçesine attı. Fakat bu da yetmedi; o karanlık auranın kokusundan tamamen uzaklaşmak istiyordu. Ayakları onu istemsizce köyün hemen bitişiğindeki sık ve karanlık ormana doğru sürükledi.
Ağaçların arasına girip köyün gürültüsü ve kasveti arkada kaldıkça, Anastasia ciğerlerine derin bir nefes çekti. İnsan formunun getirdiği o amansız baskı, doğanın saflığıyla birleşince gevşedi. Uzun süredir kanatlarını ve gücünü saklamak zorunda kalmasının bir patlaması olarak, ruhundaki o saf ilahi enerji bir anda serbest kaldı. Sırtında, birbirine kenetlenmiş olan görünmez bağlar çözüldü ve muazzam büyüklükteki, kar beyazı, göz kamaştırıcı kanatları birer rüzgar gibi iki yana doğru açıldı. İpek gibi beyaz saçları, etrafına saçtığı hafif ilahi ışıkla dalgalandı. Sonunda kendi gibi olabilmişti.
---
Anastasia, kanatlarının hafifçe yere değen uçlarıyla ormanın derinliklerine doğru ilerledi. Ağaçların arasından süzülerek, ay ışığının altında gümüş bir şerit gibi parıldayan nehrin olduğu açık alana ulaştı. Nehrin şırıltısı ruhuna bir nebze olsun huzur veriyordu. Suyun kenarına kadar geldi, eğildi ve berrak nehrin üzerindeki yansımasına baktı. Bir gözü mor, bir gözü mavi; sırtında beyaz kanatlarıyla gerçek halini izledi.
Tam o sırada, suyun üzerindeki yansımanın hemen arkasında başka bir gölge belirdi. Ormanın huzurlu sessizliğini bıçak gibi kesen, derinden gelen boğuk ve hırıltılı bir ses yankılandı:
"Bir melek olduğunu biliyordum... Benden asla saklanamazsın."
Anastasia dehşet içinde arkasına döndü. Kalbi göğsünü delecek gibi çarpmaya başladı. Karşısında duran kişi, kafedeki o siyah kısa saçlı adamın ta kendisiydi.
Ancak adam artık insan formundaki o basit Avcı gibi görünmüyordu. Üzerindeki o zifiri duman dalga dalga yayılıyor, etraftaki çimenleri kurutuyordu. En korkutucu olanı ise gözleriydi; kırmızı gözleri artık bir insanınki gibi değildi. Çok daha büyük, göz bebeği dikine keskin, karanlıkta kor bir ateş gibi parıldayan ve doğrudan ruhun en derin korkularını besleyen cinstendi. Bir şeytan, avını köşeye sıkıştırmış olmanın verdiği o iğrenç tatminle Anastasia’ya bakarak haince gülümsedi.
