Ege iki eliyle alelacele önünü kapatmaya çalışırken bir şeyler söylemek üzereydi ama ben çoktan arkama bile bakmadan koşmaya başlamıştım. Bir yandan deli gibi koşuyor, bir yandan da bunun kesinlikle lucid rüyalardan biri olduğuna kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Başka ne düşünebilirdim ki? Ne yani Ege bir kurt adam mıydı?
Üstelik tek de değildi. Ya diğerleri de etraftaysa? Beni kesinlikle çiğ çiğ yiyeceklerdi. Şimdi size hayat kurtaran bir tavsiye vereyim: Arkanızda potansiyel kurt adamlar olsa bile, asla yokuş aşağı son sürat koşmayın. Yoksa şu an tam olarak benim düştüğüm gibi kendinizi yerde yuvarlanırken bulursunuz.
Toz toprak içinde yuvarlandığım yerden kalktım. Beynimde tek bir cümle yankılanıyordu: Kurt adamlar gerçekten gerçek. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Avuç içlerim yara bere içindeydi, bacağım feci sızlıyordu ama şok yüzünden acı eşiğimin şu an epey tavan yaptığını söyleyebilirim.
Bunları herkese anlatmak, tüm dünyaya duyurmak için şimdiden sabırsızlanıyordum. Kafamın içinde çoktan gelecekteki bir röportajın provasını yapmaya başlamıştım bile:
"Ve sonra yokuş aşağı yuvarlandım... Evet, biraz zor oldu ama sonunda eve ulaşmayı başardım. Kurt adamların ulumasını arkamda duyabiliyordum, peşimdeydiler ama bir an bile korkmadım. Önemli olan tek şey, bu korkunç gerçeği tüm dünya ile paylaşabilmekti benim için."
"Vay be... Gerçekten çok cesursunuz Rüya Hanım. Siz bu ülkenin kahramanısınız."
"Yok canım, ne demek... Hep böyleydim aslında. Doğuştan cesur bir yapım var."
"Sayenizde tüm o gizemli cinayetler çözüldü. Bence en doğrusu, sizin doğrudan ülkenin başına geçmeniz olur."
"E madem bu kadar ısrar ediyorsunuz, kıramayacağım..."
"Ak saray artık sizindir efendim. İşte limuzininiz, sizi sarayınıza bırakmak için bekliyor."
Tam o anda karşımda parlayan sarı gözleri ve henüz tamamen gitmemiş favorileriyle Ege'nin o yarı kurt suratını görmeyi beklemediğim için çığlık attım. Beni saniyeler içinde kurduğum o saray hayallerinden çıkarıp boktan gerçekliğe döndürmüştü. Tekrar koşmak için hamle yaptım ama devasa cüssesiyle bir anda önüme geçip beni durdurdu.
Nefes nefese, gözlerimi üzerinden kaçırmaya çalışarak, "O... o altındakini nereden buldun?" diye kekeledim.
"Okulun kayıp eşya kutusundan," dedi, üzerindeki bol gri eşofmanı düzelterek.
"Yakışmış."
"Teşekkürler."
Onu göğsünden sertçe itekleyip tekrar kaçmaya yeltendim ama bu sefer hiç şansım yoktu. Beni bir çuval gibi tek hamlede kucakladığı gibi havaya kaldırdı ve rüzgar hızıyla kim bilir nereye doğru taşımaya başladı.
Beni yere bıraktığında etrafıma bakındım. Geniş, yabani otlarla kaplı bahçeli bir evdi burası. Ama hiç de yeni görünmüyordu. Daha çok yıllar önce terk edilmiş bir gecekonduyu andırıyordu.
"Bak," dedim, ellerimi önüme siper ederek. "Beni yemek istemezsin. Görüyorsun işte, bir deri bir kemiğim. Doyurmam seni yani. Tamamen senin iyiliğin için söylüyorum... Beni öldürdüğüne inan hiç değmez. Gerçekten değmem."
Ege gözlerini devirdi, bıkkınlıkla başını sağa sola salladı. Bu esnada yüzündeki kıllar ve sivri dişleri geri çekiliyordu. Tamamen insan haline dönüyordu ve bu dönüşümü canlı canlı izlemek gerçekten çok tuhaftı.
"Eğer seni yemek isteseydim bunu çoktan yapmış olmaz mıydım, Rüya?" diye sordu.
Sesli bir şekilde yutkundum. Avuç içlerim korkudan ter içindeydi, vücudumdaki tüm kaslar titriyordu. Şurada dizlerimin üstüne çöküp, "Anne!" diye ağlamama ramak kalmıştı.
Ege'nin boğazından bir homurtu yükseldi. "Sadece bazı şeyleri açıklığa kavuşturmak istiyorum."
Onu dinlemek yerine içimden dua okuyordum. En azından son kalan vaktimi ruhumu kurtarmaya adayarak doğru değerlendireyim değil mi?
"Lütfen, beni dinle," dedi Ege, ses tonu ilk kez neredeyse yalvarır bir hal alırken. "Gördüğün şey, göründüğü gibi değil."
"Sen insanları vahşice öldüren o yaratıklardan birisin! Melis'i de sen öldürdün!" diye bağırdım, gözlerimden yaşlar boşanırken. "Olan biten bu! Ve bana tam olarak göründüğü gibi görünüyor!"
"Hayır, ben kimseyi öldürmedim! Anlamıyorsun."
"Nesin sen o zaman? Yani nesiniz? Kaç kişisiniz bu okulda? Bu..." Etrafıma bakındım. "Bu bir tür kamera şakası mı? Benimle dalga mı geçiyorsunuz? Eğer öyleyse hepinizi mahkemelerde süründüreceğim. Amcam avukat, peşinizi asla bırakmayacağım yemin ederim!"
Ege aniden öne atılıp sıcak avucuyla ağzımı sıkıca kapattı.
"Sadece dinle. Hiçbir şey sandığın gibi değil. Bırak açıklayayım, lütfen."
Gözlerimin içine bir süre baktıktan sonra elini yavaşça ağzımdan çekti. Derin bir nefes alıp kelimeleri tartarak konuştu:
"Biz kurt adamız. Evet, gerçeğiz."
Bir insanın bunu bu kadar ciddi, bu kadar sıradan bir şeymiş gibi söyleyebileceğini hiç düşünmezdim. Kulağa kesinlikle imkansız geliyordu. Ben hala bunun aptalca bir ergen şakası olduğunu düşünmek için beynimi zorluyordum ama gözümün önünde olanlardan sonra imkansızdı.
"Birkaç yıl önce alfa kurtlar tarafından sürüden sürgün edilmemize karar verildi. Bizim gruptakiler sürekli olay çıkarıyordu şehirde." Bakışlarını yere indirdi, sesinde bir suçluluk vardı. "Belki... Belki ben de geçmişte birkaç büyük sorun çıkarmış olabilirim. Ama tüm bunlar geride kaldı. Değiştiğimi, kontrolü sağladığımı ispatlamaya çalışıyordum. Hem onlara hem kendime. Sürümün yanına, evime tekrar dönmek istiyorum. Burada, bu lanet kasabada olmayı ben seçmedim. Sadece geçmişte aptalca şeyler yaptım, anlarsın işte."
Ses tonu iyice yumuşadı, bana doğru bir adım attı.
"Hayatta kalmak için kasaptan et alıyorum ama insan öldürmüyorum artık."
"Artık..." diye fısıldadım.
"Sana yemin ederim bu kasabadaki ölümlerle, müdürün ya da Melis'in ölümüyle hiçbir ilgim yok."
"Ama onları durdurmuyorsun da!" diye çıkıştım. "Arkadaşımı parçaladılar!"
"Onlara engel olamam. Ben alfa değilim, bana itaat etmiyorlar."
"O zaman senin de onlardan hiçbir farkın yok."
Ege çaresiz bir nefes verdi. "Neler yaşadığımı, bu kanın nasıl bir lanet olduğunu hiç bilmiyorsun gerçekten. Tüm bunlar hoşuma mı gidiyor sanıyorsun? Ne yapabilirim ki?"
Onun ne yapacağını hiç bilmiyordum ama benim ne yapacağım çok netti: İlk fırsatta belediyeyi arayacaktım. Bu kasabada başıboş itlerin toplanma vakti çoktan gelmiş de geçiyordu.