Eve döndüğümde babam salondaki koltukta çoktan sızmıştı. Annem ise masasında, üzerinde çalıştığı yeni kitabın taslakları arasında uyuyakalkmıştı. Bitkiler üzerine bir şeyler yazıyordu sanırım. Şu an dünyadaki en son ilgileneceğim şey bile değildi.
Şanslıydım. Ama bir kurdun elinden sağ kurtulduğum için falan değil, annemler evden kaçıp geri geldiğimi fark etmedikleri için. Doğruca banyoya gittim. Sıcak suyun altında uzun uzun kalırken, kafamın içinde bundan sonra ne yapmam gerektiğine dair binbir çeşit senaryo döndürüyordum.
Odama geçip yatağa uzandığımda hala tek bir mantıklı fikrim yoktu. Olanlar çok mu mantıklıydı sanki? Tüm bedenim yorgunluktan ağrıyordu ama uyumamın imkanı yoktu. Dışarıdaki yağmurun cama vuran sesini dinleyerek sırtüstü uzandım. Ne zaman gözlerimi kapatsam önüme sadece Ege'nin o yarı kurt adam hali geliyordu. Kafamın içi o kadar doluydu ki patlamak üzereydim. Her bir iç sesim ayrı bir telden çalıyordu. Bir şeyler yapmam gerektiğini biliyordum ama ortalıkta bir "kurt adam ihbar hattı" falan yoktu ki. "Mahallenizde başıboş kurt adam görürseniz lütfen şu numarayı arayın!" Hayır, gerçek dünya böyle işlemiyordu. Zaten insan hayatında gerçekten neye ihtiyaç duysa, o şey asla var olmazdı.
Peki Ege neden gitmeme izin vermişti? Gerçekten kimseye tek bir kelime bile söylemeyeceğimi mi sanıyordu? Bana neden bu kadar güveniyordu? En yakın arkadaşım o yaratıklar yüzünden feci şekilde can vermişti. Onları koruyacak, sırlarını saklayacak halim yoktu. Belki de bir şekilde kapalı bir tesise tıkılmaları, kontrol altına alınmaları herkes için en iyisiydi. Ama önce onların gerçekten kurt adam olduğunu kanıtlamak zorundaydım. Akıl hastanesine kapatılmadan birinin canavara dönüştüğünü iddia etmek imkansıza yakındı. Ben bile kendi gözlerimle görmüş olmama rağmen hala inanmakta zorlanıyordum. Mutlaka bir kanıt, bir kayıt elde etmeliydim. Yapay zeka olduğunu iddia edemeyecekleri kadar net, gerçek bir kanıt.
Kanıt olacak tek şeyi de Ege almıştı. O kaydı almak için neden uğraştığını şimdi anlamıştım. Her şey netleşiyordu. Ve aynı zamanda bulanıklaşıyordu.
Yatakta dönüp durmaktan sıkılınca kalktım ve mutfağa gidip kendime bir kahve hazırladım. Annemi de unutmadım, ona da bir bardak koyup çalışma masasının başına bıraktım. Çıkardığım hafif sesle gözlerini araladı. Yüzü acı çeker gibi kasıldı, omuzlarını kütleterek gerinmeye başladı.
"Her yerim tutulmuş resmen," diye mırıldandı.
"Tabii, o rahatsız sandalyede iki büklüm uyursan öyle olur."
"Baban nerede?"
"İçeride. Koltukta horluyor."
"Gideyim de uyandırayım şunu. Sonra günlerce 'her yerim ağrıyor' diye sızlanmasını çekemem."
"Kahven soğuyacak ama," dedim bardağı işaret ederek.
"Keşke yapmasaydın Rüya, ben kahve sevmiyorum biliyorsun."
Yalan. Seviyordu. O sadece benim yaptığım kahveleri sevmiyordu. Sabah sabah tüm bunlarla uğraşamayacak kadar uykulu ve bitkindim. Tam ayakta uyuma moduna geçiyordum ki kapı zili beni bir anda tamamen ayılttı.
İçimden bir ses, Ege mi geldi acaba? diye fısıldadı. Belki de bana güvenmekle hayatının hatasını yaptığını düşünmüş, yarım bıraktığı işi tamamlamaya karar vermişti.
Annemden önce davranıp kapıya doğru koştum. Nedense onu göreceğim düşüncesi beni korkutmuyordu, aksine içimde tuhaf bir heyecan yaratmıştı. Hatta bir an kapıyı açmadan önce üstüme başıma, saçımın haline bakıp bakmamam gerektiğini düşündüm. Kafam cidden yerinde değildi anlayacağınız, çocuk potansiyel katilimdi be katilim! Kendine gel Rüya! Cidden bitti rüya!!!
Ama sorun şuydu: Kapıyı açtığımda karşıma çıkan kişi Ege değildi. Hatta kapıda kimse yoktu. Çocukların zile basıp kaçtıklarını düşünüp tam arkamı dönecektim ki, sağ taraftaki karanlıktan uzanan cidden insanüstü bir güç beni kavradığı gibi evden dışarı sürükledi. Ters bir hamleyle arkama geçip güçlü eliyle ağzımı sıkıca kapattı.
Ne kadar çırpınırsam çırpınayım, ne kadar direnirsem direneyim santim kıpırdayamıyordum. Arkamdaki şeyin bir insan olmadığı, kemiklerimi kıracak gibi sıkan o dehşet verici gücünden çok net belliydi. Beni sürükleye sürükleye mahallenin altındaki o eski, terk edilmiş alt geçide getirdi. Burası çökme tehlikesi yüzünden yıllar önce kapatılmıştı, mahalleli risk almamak için yolunu uzatır ama buraya asla girmezdi.
Böyle bir durumda ne kadar sakin kalınabilirse, o kadar sakindim. Yani en azından dışarıdan öyle görünmek için büyük bir çaba sarf ediyordum diyelim.
Beni yere fırlatan şey, okulda öldüğünü düşündüğüm Emir'di. Anlaşılan ölmek bir yana, içindeki o hayvani intikam arzusuyla eskisinden çok daha güçlü bir şekilde geri dönmüştü. Beni buraya öldürmek için getirdiği, gözlerindeki o saf kinden okunuyordu.
Gözlerimin içine bakarak sırıttı, parmaklarındaki tırnaklar saniyeler içinde uzayıp jilet gibi keskin pençelere dönüştü. O sivri pençelerini yüzümün derisinde yavaşça gezdirdi. "Ben avımı asla kaybetmem," diye fısıldadı.
O an, her şeyden çok yüzümü paramparça etmesinden korktum. Olur da beni yemeye yüzümden başlarsa ne yapardım? İnsanların suratlarını ısıran katillerle ilgili gereğinden fazla belgesel izlemiştim ve bu lanet olası bilgi şu an, evet tam olarak şu an aklıma geliyordu.
Can havliyle çığlıklar atmaya başladım. Başka ne yapacaktım?
"Bağırman hoşuma gidiyor. Daha sesli bağıramaz mısın?" dedi, yüzündeki o sadist sırıtış genişlerken. "Bu sefer ağla ama, mümkünse ağlayarak geber."
Leş gibi kokan, hırıltılı nefesi yüzüme iyice yaklaşmışken içimdeki tüm cesaret kırıldı. Artık sadece ölmek ve bu kabusun bitmesini istiyordum. Durumu tamamen kabullenmiştim.
Gözlerimi sıkıca kapatıp gelecek olan o ölümcül darbeyi bekledim. Ama hiçbir şey olmadı. Aksine, Emir üzerimden çekildi ve benden birkaç adım uzaklaştı. Şimdi tek bir hırıltı değil, iki farklı hayvani hırıltı birbirine karışıyordu. Gözlerimi hızla açtım.
Ege hemen karşımızda tünelin girişinde dikiliyordu. Gözleri kehribar sarısı parlıyor, dönüşümün eşiğindeki yüzü vahşi bir öfkeyle ona bakıyordu. Onun hedefi olmak istemezdim.
Dişlerinin arasından alt geçidi titreten bir sesle kükredi: "Onu hemen bırak Emir."
Emir, Ege'ye doğru bakıp aşağılayıcı bir şekilde sırıttı. "İnsanları mı koruyorsun artık? Tıpkı itaatkar bir ev köpeği gibi. Söyle bakalım, sahibin işin bitince sana ödül maması da veriyor mu?"
Ege'nin yumrukları sıkıldı, onun üstüne atlamamak için kendini zor tuttuğunu görebiliyordum.
"Bırak onu gitsin dedim."
"Beni sen mi durduracaksın?"
Emir sözünü bitirir bitirmez, hiç beklemediğim bir anda öne atıldı ve dişlerini doğrudan koluma sapladı. Bildiğiniz, etimi koparmak ister gibi kolumu ısırdı. Sivri dişlerin derimi delip etime, kemiğime kadar nasıl saplandığını hissettim. Tüm bunlar saniyeler içinde oldu ama acısı yemin ederim ömürlük olacaktı. Acı dolu çığlığımla kan fışkıran kolumu tutarak yere yığıldım.
Ege gördüğü bu hamleyle tamamen kontrolünü kaybetti. İkisi de yarı dönüşmüş halleriyle birbirlerinin üzerine atıldılar.
Emir, kulakları sağır edecek güçte bir kükremeyle Ege'nin üzerine tekrar atıldı. Bu kez daha gözü dönmüş bir öfkeyle saldırıyordu. Ama Ege daha hızlıydı. Havada dönerek pençelerini inanılmaz bir hız ve güçle Emir'in boğazından geçirdi.
Emir'in kükremesi boğazında tıkandı. İki eliyle gırtlağını tutarak yere serildi. Gözleri ardına kadar açıktı ama artık kıpırdamıyordu. Düştüğü yerde saniyeler içinde koyu kırmızı bir kan gölü oluşmaya başladı.
"Onu... Onu öldürdün mü?" diye sordum, sesim titrerken.
Ege nefes nefeseydi. Göğsü hızla inip kalkıyor, kendi ellerine bakarken bunu yaptığına kendisi de inanamıyor gibi görünüyordu. O an gidip ona sarılmak, beni kurtardığı için hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim. Tabii eğer şu an bana çok korkutucu görünmeseydi... Beni korumak için bunu yaptığını bilsem de, şu an beni ölümüne korkutuyordu işte.
Ege yavaşça eğildi. Artık tamamen bembeyaz olmuş Emir'i nazikçe kucakladı. Ardından kafamı çevirmeme bile fırsat kalmadan, gözlerimle takip etmemin imkansız olduğu bir hızla kayboldu.