"Bundan kimseye bahsedemeyiz," dedi Melis, masamdaki kaseden bir avuç şekerleme alırken.
Bilgisayar sandalyesinde dönmüş, ona bakıyordum. O ise yatağımın üzerine çoktan bağdaş kurmuştu. Ekranı rahatça görebilsin diye laptopu iyice ona doğru çevirmiştim ama okuduklarımla pek ilgileniyor gibi görünmüyordu. İlk panik anında "Hemen polise gitmeliyiz!" diye tutturan kız, şimdi nedense tamamen çark etmişti.
"Bunu sadece biz yaşamamışız ama," dedim ekrandaki yerel forum sayfasını işaret ederek. "Başka kurt gördüğünü söyleyenler de var. Polise gidersek bize inanmak zorundalar."
"Kimse inanmayacak," dedi, sinir bozucu derecede sakin bir sesle. "Ayrıca annene ve babana ne söyleyeceksin? Onlar seni evde, odanda mışıl mışıl uyuyor sanıyorlardı."
"Sence şu an hangisi daha önemli Melis?"
Tek kaşını kaldırıp bana "Cidden soruyor musun?" der gibi baktı.
Haklıydı. Haklı olması canımı sıkıyordu. Laptopun kapağını sertçe kapattım.
"Tamam. Kimseye bir şey anlatmıyoruz."
Böylece resmi olmayan bir anlaşma imzalamış olduk. Annemlere hiçbir şey anlatamazdım. Eğer sözlerinden çıkıp gece vakti dışarı fırladığımı, üstelik o tekinsiz okula gittiğimi öğrenirlerse Melis ile yazın yapmayı planladığımız tüm tatil planları suya düşerdi. Annemle babam Melis hakkında henüz hiçbir şey bilmiyordu. Sadece notları yüksek, uslu bir kız olduğunu sanıyorlardı çünkü ben öyle anlatmıştım ve bana güveniyorlardı. Onların gözünde ben asla "kötü çocuklarla" arkadaş olmazdım. Onların bu körü körüne güvenen hallerine üzülmeli miydim, emin olamıyordum.
Ama açıkçası Melis'e "kötü" de demezdim. Daha çok... Saf bir salaktı. Evet, bu tanım ona kesinlikle daha çok uyuyordu.
Melis, yaşadıklarımızın komik mi yoksa korkunç mu olduğuna hala karar veremiyor gibiydi.
"Bir düşünsene," dedi ağzındaki şekerlemeyi iştahla çiğnerken. "Gece yarısı gizlice okula giriyoruz, kırmızı boyaya bulanmış devasa bir kurt tarafından kovalanıyoruz ve şimdi senin odanda oturup bunu bir sır olarak saklamaya karar veriyoruz. Film gibi."
Gülmeye başladı. Durduramıyordu gülmesini. Bunu kasıtlı olarak yapmadığını biliyordum. Henüz yeni arkadaş olmamıza rağmen onun gergin durumlarda hep güldüğünü fark etmiştim.
"Hiç komik değil."
Sandalyemde geriye yaslanıp ciğerlerimdeki tüm havayı boşalttım.
"Ben gerçekten orada birini gördüğümü düşünüyorum."
Melis gözlerini devirdi. "Yine başladık."
"Ciddiyim."
"Rüya, kafanı falan çarptın herhalde."
Belki de haklıydı. Belki de beynim, o dehşet anında tutunacak mantıklı bir dal aradığı için bana oyun oynuyordu. Fazla düşünüyordum.
"Sence..." Sesim fısıltılıydı. "Müdürü de o kurt mu öldürdü?"
Bana baktı ama bu kez ne bir espri yaptı ne de gözlerini devirdi. Dudakları sıkıca kenetlendi. Kısa bir sessizliğin ardından, aniden eve gitmesi gerektiğini söyledi. Haklıydı, tüm bunlar ikimizi de ruhsal olarak tüketmişti. Melis gittikten sonra bu gece nasıl uyuyacağımı ise hiç bilmiyordum.
Kapıdan çıkarken arkasından seslendim: "Yolda başka bir aptallık yapmadan doğruca evine git."
Bunu söylerken kendimi kırk yıllık bir yetişkin gibi hissetmiştim. Umarım beni dinlerdi.
Onu yolcu edip odama geri döndüğümde içerisi katlanılmaz bir sessizliğe büründü. Yatağa uzanıp telefonumdan yerel haber sitelerini kaydırırken, parmaklarımın hala titrediğini fark ettim. Yaşadıklarımıza inanmak imkansızdı ama çöp kutumun içindeki boya lekesine bulanmış ayakkabım tekrar düşünmem gerektiğini söylüyordu.