"Şimdi ne yapacağız?" diye sordum sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
İstediği saatte okulun önünde buluşmuştuk. Evden gizlice çıkabilmek uğruna babamın bin bir zorlukla kapının önüne takmaya çalıştığı o güvenlik kamerasını feda etmek zorunda kalmıştım. Ama bunu yapmak zorundaydım. Annemle babam kameranın çalışmadığını görüp tekrar kavga ettiklerinde tek umudum orada olmamaktı. Ya da en azından bu kavganın ucunun bana dokunmamasıydı... İçimden Ege'ye saydırıyordum: Ege... Umarım aptalca bir şey yapmamışsındır ve ben de gün doğmadan sağ salim evimde olurum.
Damla, arabanın kapısına yaslanmış bana her zamanki küçümseyen bakışlarıyla bakıyordu. Bana en başından beri zerre güvenmediğini zaten biliyordum. Sorduğu soruyla da bunu adeta tescilledi:
"Şimdiden korkup eve dönmek mi istiyorsun yoksa?"
"Ben öyle bir şey mi söyledim şimdi?"
"Sen söylemedin ama suratın basbayağı bunu söyledi."
Ne kadar cesur ve bu işe ne kadar istekli olduğuma dair tarihe geçecek uzun bir savunma konuşması yapacaktım ama tam o sırada önümüzde gürültüyle duran araba beni anında susturdu. Gerçekten hurdadan hallice, berbat bir arabaydı.
Sürücü koltuğundaki cam indi ve aracı kullanan kişinin Leyla olduğunu gördüm. Leyla bizim okuldan değildi. Çarşıdaki küçük bir kırtasiyede çalışırdı, oradan tanıyordum.
"Yoksa sen de mi...?" diye sordum şaşkınlıkla, onun umursamazca sakız çiğneyen suratına bakarak. Halinde, tavırlarında öyle bir rahatlık vardı ki sanki gizli bir kurt adam sürüsünden adam kurtarmaya değil de mahalle düğününe gidiyorduk.
"Bu kız mı yani?" dedi Leyla, dikiz aynasından bana tek kaşını kaldırarak. "İnanamıyorum. Bunun için mi öldü Emir gerçekten?"
"Ne varmış bende?" dedim kaşlarımı çatarak arkaya doğru binerken. "Ayıp oluyor ama yani."
"Maalesef, malzeme bu," dedi Damla bıkkınlıkla ve ön koltuğa kuruldu.
Bana da arabanın o sıkış tepiş arka tarafı kalmıştı. Arka koltuk resmen bir depo gibiydi. Sağım solum abuk sabuk eşyalarla doluydu. Ve gördüğüm kadarıyla çoğunluğu kalın, eski kitaplar tarzı şeylerdi. Merakıma yenik düşüp birini elime aldım ve kapağını aralayıp okumaya çalıştım. Ama harfler daha önce hayatımda hiç görmediğim, hiçbir şeye benzemeyen tuhaf bir dilde yazılmış gibi görünüyordu.
"Nedir bunlar?" diye sordum.
Damla ön koltuktan sabırsız bir nefes verdi. "Bak Rüya, biz burada sana ders vermek için bulunmuyoruz, tamam mı? Tek bir görevin var: Oraya vardığımızda sana söyleneni yap ve onun dışında da zahmet olmazsa o çeneni kapat. Zaten her şey bittiğinde bunlara dair hiçbir şey hatırlamayacaksın."
Kitabı aldığım yere bıraktım. "Bu da ne demek şimdi? Neyi hatırlamayacağım?"
"Off..." diye inledi Damla başını cama yaslarken. Leyla ise dikiz aynasından bana bakıp keyifle güldü. Durumu, benim henüz anlamadığım bir sebepten ötürü son derece komik bulmuştu. Ama ben zaten hiçbir şey anlamıyordum ve anlayacağınız kimsenin de bana bir şey anlatmaya niyeti yoktu. Bir daha ağzımı açmadım çünkü o panoya fotoğrafı asılan sıradaki kayıp öğrenci olmak istemiyordum.
Evet, cesurdum. Ama cesur olmakla düpedüz aptal olmak arasında çok ince bir çizgi vardı ve ben şu an o çizginin tam üzerinde yürüyordum.
Başımı soğuk cama yasladım ve oraya vardığımızda Ege'yi geri dönmesi için nasıl ikna edeceğim hakkında kafamda senaryolar kurmaya çalıştım. Onu gözümün önüne getirmek istiyordum. Eskiden bunu yaptığımda aklıma sakin, tertemiz, yakışıklı insan suratı gelirdi. Şimdi ise o yırtıcı hali geliyordu. Bu konuda ne hissetmem gerektiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Hislerim tam bir çorba olmuştu. Bir yandan ondan korkuyor, belki de ölmesi gerektiğini düşünüyordum. Bir yandan da onu deli gibi öpmek istiyordum. Evet, bunu kendime bile itiraf etmek zordu ama o lanet olası platonik hoşlantım tüm bu vahşete rağmen içimde tuhaf bir şekilde yaşamaya devam ediyordu. Ve daha da kötüsü ona aşık oluyordum.
Kafamın içinde Ege'ye söyleyeceğim nutkun provasını yapmaya başladım: "Ege... Lütfen şu ergen saçmalıklarını bırak artık. Neyi kime kanıtlamaya çalışıyorsun? Emir seni öldürecekti, kendini korudun. Onu öldürmen seni kötü biri yapmıyor, yemin ederim. Aileni düşün, çoluğunu çocuğunu... Ay pardon, aileni düşün işte. Yazık günah. Yapma etme kuzum, dön evine..."
Birdenbire araba durdu.
"Ne oldu? Neden durduk?" diye atıldım hemen.
"Şşş!" dedi ikisi aynı anda, buz gibi bir tonla. Anında sesimi kestim.
Camdan dışarıya baktım ama her yer karanlık olduğu için hiçbir şey göremiyordum. Sadece arabanın farlarının aydınlattığı alanda, dışarıda dikilen bir adam belirdi. İlk başta onun bir polis olduğunu düşündüm çünkü arabaya yaklaşıp sert bir tavırla kimlik soruyordu. Damla ve Leyla hiç ikiletmeden adama bir şeyler uzattılar. Adam ardından başını arkaya, bana doğru çevirdi. Gözleri karanlıkta o tanıdık sarıyla parladı. Ben de donakalmış bir halde onlara baktım. Adam benim onlardan farklı olduğumu, buraya ait olmadığımı, sadece sıradan bir insan olduğumu bir bakışta anlamıştı.
Damla, adama doğru hafifçe gülümsedi ve arkaya, beni altıma sıçırtan o cümleyi kurdu:
"Yanımızda yemek de getirdik. Alfanın huzuruna elimiz boş gelmek olmaz diye düşündük."
Arka koltukta, nefes bile alamadan öylece kalakaldım. Basbayağı bir tuzağa düşürüldüğümü, buraya Ege'yi kurtarmaya değil, bir kurbanlık koyun gibi paket servis edilmeye getirildiğimi anlamam çok uzun sürmüştü. Onlara asla ama asla güvenmemeliydim.