Bahar, Ceren’in yanına ulaştığında adımları mekanikleşmişti. İçindeki o çift kutuplu savaş—bir yanda hırsla büyüttüğü intikam ateşi, diğer yanda Tuna’nın o yıkılmış haline baktıkça kanayan aşık kalbi—onu günden güne bitiriyordu.
Ceren, Bahar’ın yüzündeki anlık değişimi fark ederek kaşlarını çattı. "İyi misin sen Bahar? Yüzün aniden kireç gibi oldu."
"İyiyim," dedi Bahar, sesine ördüğü duvarı sağlam tutmaya çalışarak. "Yorgunum sadece. Yol boyunca konuşmayalım olur mu, kafam çok dolu."
Ceren üstelemedi. Birlikte otobüs durağına doğru yürürken, Bahar arkasında bıraktığı masayı düşünmeden edemiyordu. Tuna’nın başını ellerinin arasına alışı, gözlerindeki o ezilmişlik... Onu bu hale getiren kendisiydi ama bu zafer ona tek bir gram bile huzur vermiyordu.
Aynı dakikalarda bahçedeki masada ağır bir sessizlik hakimdir.
Burak, önündeki kahve bardağını kenara itip doğrudan Tuna’ya odaklandı. Tuna’nın dalgınlığı artık görmezden gelinecek gibi değildi.
"Tuna," dedi Burak, sesi bu kez ciddi ve sorgulayıcı bir tona bürünerek. "Sana bir şey soracağım ama bana tam olarak doğruyu söyleyeceksin."
Tuna’nın sırtından aşağı soğuk bir ter damlası süzüldü. Bakışlarını bardağından kaldırıp dostunun gözlerine dikti. "Ne... Ne soracaksın?"
"Dün gece Bahar’la aranızda bir şey mi oldu?"
O an bahçedeki tüm sesler bıçak gibi kesildi Tuna için. Rüzgarın uğultusu, uzaklardan gelen kahkahalar, bardağa çarpan buz sesleri... Hepsi yok oldu. Tuna’nın kalbi göğüs kafesini delercesine çarpmaya başladı. Avuç içleri anında terledi. Dostunun yüzüne bakarken, vicdanının altında ezildiğini hissetti.
"Ne... Ne alaka Burak?" diyebildi Tuna, sesi pürüzlü ve kısıktı. "Nereden çıkardın bunu?"
Burak sandalyesinde geriye yaslandı, gözlerini süzerek Tuna’yı inceledi.
"Kız sabah geldikten sonra sana bir garip baktı," dedi Burak. "Kütüphaneye gittiğinde arkasından gittin, biliyorum. Az önce de masaya geldiğinde ikinizin arasında garip, gergin bir hava vardı. Birbirinizin yüzüne bile bakmıyorsunuz. Bahar bir şey mi yaptı sana? Ya da sen ona bir şey mi dedin? Aranızda bir tartışma mı geçti?"
Tuna, hayatının en zor sınavını veriyordu. Karşısındaki adam ona kardeşinden farksızdı; yıllardır sırtını dayadığı tek dostuydu. Ve Tuna, tamamen ayıkken onun kız kardeşine dokunmuş, şimdi de adamın gözlerinin içine bakarak yalan söylemek zorundaydı. Zihninde hızla bir mazeret aradı; Burak'ın hiçbir şeyden haberi olmadığını, olayları tamamen dışarıdan bir gözle sezmeye çalıştığını hatırladı.
"Yok kanka, öyle bir şey değil," dedi Tuna, boğazındaki kurulukla mücadele ederek. "Biliyorsun, son zamanlarda sürekli senin kardeşin olduğu için ona abilik yapmaya, koruyup kollamaya çalışıyorum ya... Kütüphanede gece dışarı çıkması, eğlence mekanı meselesi yüzünden biraz tartıştık. Fazla karıştığımı söyleyip bana çıkıştı. Benden uzak durmak istediğini söyledi, hepsi bu."
Burak derin bir nefes alıp başını salladı. Tuna’nın bu kurmaca açıklaması onu ikna etmiş gibi görünüyordu.
"Anladım..." dedi Burak, elini Tuna’nın omzuna sertçe vurarak. "Oğlum ben de korktum bir an. Bahar ergen gibi davranıyor bazen, hayatına karışılmasından hiç hoşlanmaz. Takma sen onu. Zamana bırak, düzelir. Ama sen de çok üzerine gitme kızın, bırak ne hali varsa görsün."
"Gitmem..." dedi Tuna fısıltı gibi bir sesle. "Merak etme, gitmem."
Burak ayağa kalkıp eşyalarını toplarken, Tuna masada tek başına kaldı. Dostunun omzuna dokunan eli, sanki bir damga gibi orayı yakıyordu. Tuna kendi yalanlarının, kendi korkaklığının içinde günden güne boğuluyordu. Bahar haklıydı; Tuna bu günahın bedelini her saniye, katar katar ödüyordu.