Fakültenin geniş bahçesinde akşamüstü serinliği başlamıştı. Ders çıkışı öğrenciler gruplar halinde kafeteryanın açık alanındaki masalara dağılmıştı. Burak, ahşap masalardan birine kurulmuş, telefonundan ders notlarını kontrol ederken bir yandan da önündeki soğuk kahvesinden yudumluyordu.
Tuna ise tam karşısında oturuyordu. Masadaki bardağıyla oynuyor, bakışlarını boşlukta gezdiriyordu. Kütüphanedeki o ağır hesaplaşmanın ardından zihni tamamen dağılmış, omuzlarına binen suçluluk duygusu duruşunu bile kamburlaştırmıştı.
"Oğlum sen harbi bitmişsin bugün," dedi Burak, kafasını telefondan kaldırıp Tuna’ya bakarak. "Yüzünden düşen bin parça. Bahar da 'Ceren’deyim' dedi, gitti. Bir garipsiniz bugün ikiniz de."
Tuna zoraki bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı yüzüne. "Yok kanka, biraz başım ağrıyor sadece. Uykusuzluk işte."
O sırada, bahçenin girişindeki patikadan Bahar ve Ceren görünür. Bahar, elindeki kitapları göğsüne bastırmış, Ceren’le laflayarak masalara doğru yürüyordu. Burak onları fark edip el salladı.
"Bahar! Buradayız!"
Bahar abisinin sesini duyunca adımlarını o tarafa yöneltti. Masaya yaklaştıkça, Tuna’nın gerginleştiğini, omuzlarının kasıldığını ve bakışlarını kaçırmak için masadaki bardağa odaklandığını fark etti.
Bahar masanın başucunda durdu. Yüzündeki o soğuk, mesafeli maske anında yerini aldı.
"Gidiyor musun Ceren’lere?" diye sordu Burak.
"Evet abi, sunum dosyalarını alıp geçeceğiz," dedi Bahar, sesi son derece düz ve tepkisiz çıkarak. "Sana haber vereyim dedim."
"Tamam abicim, dikkat edin. Tuna’ya bak hele, adam zombi gibi dolaşıyor sabahtan beri. Bir şey diyorum, dinlemiyor bile." Burak gülerken Tuna başını yavaşça kaldırdı. Bakışları kısa bir anlığına Bahar’la kesişti.
Tuna’nın gözlerindeki o çaresiz, ezilmiş ve suçlu ifadeyi görmek Bahar’ın göğsünün ortasında tanıdık bir sızı peydahladı.
Bahar bakışlarını hızla Tuna’dan kaçırdı. "Neyse, biz kaçtık," deyip Ceren’le birlikte yürümeye başladı.
Ancak birkaç adım attıktan sonra Bahar adımlarını yavaşlattı. Ceren önden yürüyüp telefonuna bakarken, Bahar çantasını omzuna düzeltme bahaniyle durdu ve çaktırmadan başını geriye çevirdi.
Tuna, Bahar’ın gittiğini sanarak başını öne eğmiş, ellerini şakaklarına dayamıştı. Bütün savunmasızlığı, yıkılmışlığı ve acısı o duruşunda gizliydi.
O an... Tuna kendisini görmüyorken, Bahar’ın yüzündeki o buz gibi, intikam dolu ifadeden eser kalmadı.
Gözlerine bir anda derin bir çaresizlik, yakıcı bir özlem ve kırgın bir aşk oturdu. Dudakları titredi. Ne kadar öfkelense de, ne kadar canını yakmak ve bu günahın bedelini ona ödetmek istese de... Kalbinin en derinindeki o duygu sökülüp atılmıyordu.
Bahar, Tuna’nın o perişan haline bakarken gözlerinin dolmasına engel olamadı. Onu mahvetmek isterken aslında kendi canının da nasıl yandığını hissetti. Zihnindeki ses 'Ona diz çöktüreceksin' derken, kalbi Tuna’ya koşup o omuzlara sarılmak için çırpınıyordu. Hala ona deliler gibi aşıktı. Ve bu aşk, intikamından bile daha tehlikeli, daha can yakıcıydı.
Tuna tam başını kaldıracak gibi olduğunda, Bahar hızla arkasını döndü. Yanağına düşmek üzere olan bir damla gözyaşını elinin tersiyle sildi.
"Bahar, geliyor musun?" diye seslendi Ceren ileriden.
Bahar derin bir nefes alıp maskesini yeniden yüzüne geçirdi.
"Geliyorum," dedi, sesi tekrar o buz gibi tonuna bürünürken.