O günün akşamı Tuna evine döndüğünde salonun ortasında durup saatlerce o koltuğa baktı. Dün gece her şeyin yaşandığı, kokusunun, nefesinin ve o yakıcı temasın havada asılı kaldığı o koltuk... Şimdi tıpki Bahar’ın gözleri gibi boş, soğuk ve yabancı görünüyordu.
Tuna salondaki ışıkları yakmadı. Karanlıkta ilerleyip koltuğun kenarına ilişti. Cebinden telefonu çıkarıp ekranına baktı. Mesaj kutusu bomboştu. Ne bir bildirim, ne bir tehdit, ne de bir sitem.
Bahar'ın kütüphanedeki o dik duruşu, çimlerin üzerindeki o buz gibi "Günaydın abi" deyişi zihninde bir bant gibi başa sarıp duruyordu.
"Bunu sen istedin," dedi kendi kendine, alçak bir fısıltıyla. "Hiç yaşanmamış gibi davransın istedin. İşte tam olarak onu yapıyor. Ne istiyorsun daha?"
Ama içindeki o karanlık ses ona gerçeği fısıldıyordu: Tuna rahatlamak istemiyordu, aslında suçluluk duygusunu hafifletecek bir hesaplaşma arıyordu. Bahar ondan nefret etseydi, bağırıp çağırsaydı, hatta abisine anlatsaydı bile Tuna ödeyeceği bedeli bilir ve onun ağırlığıyla ezilirdi. Fakat Bahar onu yok sayarak, kendisini o kirli vicdan azabının hücresine tek başına hapsetmişti.
Gece yarısına doğru kapı aniden çalındı.
Tuna yerinden sıçradı. Kalbi adeta boğazında atmaya başladı. Adımları birbirine dolanarak koridora koştu. Zihninden binbir tane senaryo geçti: *Bahar mı geldi? Abisine mi söyledi yoksa Burak kapıya mı dayandı?*
Titreyen elleriyle kapının deliğinden baktı.
Gelen Burak’tı. Elinde iki bira şişesiyle kapıda bekliyordu. Yüzü yorgun ama sakindi.
Tuna derin bir nefes alıp kapıyı açtı. Sesindeki paniği gizlemek için büyük bir çaba sarf etti. "Burak? Bu saatte... Bir şey mi oldu?"
"Yok be kanka," dedi Burak içeri girip şişeleri Tuna’ya uzatarak. "Evde bizim kızın o çekilmez sessizliğinden patladım. Odaya kapandı, tek kelime etmiyor. Ben de 'Tuna’nın yanına geçeyim, iki lafın belini kırarız' dedim. Müsait değil miydin yoksa?"
"Yok... Müsaitim, gel," dedi Tuna, kenara çekilerek.
Burak doğrudan salona yürüdü. Hatta dünkü o fırtınanın koptuğu koltuğa geçip rahatça oturdu. Şişenin kapağını açıp bir yudum aldı.
Tuna ise tam karşısındaki berjerin ucuna sığışır gibi oturdu. Bedenindeki her kas gergindi. Burak’ın tam da o koltukta oturuyor oluşu, Tuna’nın midesini bulandırmaya yetmişti.
"Bizim kız harbiden bir garip," dedi Burak, başını arkaya yaslayarak. "Bugün bütün gün odasındaydı. Bir ara içeri girdim, aynanın karşısında oturmuş boynuna bakıyordu. Kulağının altındaki şu küçük iz var ya... Oraya dokunup duruyordu dalgın dalgın. 'Ne oldu?' dedim, 'Hiç, leke kalmış mı diye bakıyorum' dedi. Anlamadım ki..."
Tuna’nın elindeki şişe neredeyse parmaklarının arasından kayıp düşecekti. Boğazı kurudu, nefesi kesildi.
Bahar o izle baş başaydı. O gece Tuna’nın dudaklarının değdiği, tutkuyla öptüğü o izle... Ve abisinin yanında bile, Tuna’ya o geceyi hatırlatacak gizli bir iz bırakıyordu atmosfere.
"Sen... Bir şey demedin mi?" diye sordu Tuna, sesi boğuk çıkarak.
"Ne diyeceğim kanka," dedi Burak omzunu silkeleyerek. "Kız çocukları işte, büyüdükçe garipleşiyorlar. Ama içim rahat etmiyor, bir derdi var da söylemiyor gibi. Sana bir şey dedi mi okulda? Aranız iyiydi sizin."
Tuna gözlerini Burak’ın tam gözlerinin ortasına dikti. O an, o salondaki sessizlik bir giyotin gibi tepelerinde sallandı. Tuna bir anlığına her şeyi anlatmanın, bu yükten kurtulmanın eşiğine geldi. Ama Burak’ın yüzündeki o saf, karşılıksız güveni gördükçe dili boğazına dolandı.
"Yok," dedi Tuna, hayatının en ağır yalanını mırıldanarak. "Bana da bir şey söylemedi."