Tuna bankta otururken Bahar’ın kütüphaneye doğru uzaklaşan kararlı adımlarını izledi. Kızın kabanının eteği rüzgarda hafifçe dalgalanıyor, arkasında tek bir bakış bile bırakmadan ilerliyordu.
İşte Tuna’nın istediği olmuştu, değil mi? "Hiç yaşanmamış gibi davranalım" diyen kendisiydi. Bahar da tam olarak bunu yapıyordu. Ne bir tehdit, ne bir ima, ne de bir gözyaşı... Tam bir profesyonellikle Tuna’yı hayatının dışına, sıradan bir "abinin arkadaşı" parantezine itmişti.
Peki o zaman Tuna’nın göğsündeki bu darlık nedendi? Neden hafiflemek yerine içi daha da ezilmiş, daha da çürümüştü?
Çünkü Bahar onu tehdit etseydi Tuna bir savunma mekanizması geliştirebilirdi. Vicdanını "O da beni köşeye sıkıştırıyor" diyerek meşrulaştırabilirdi. Fakat Bahar onun uzattığı o soğuk eldiveni giymiş, kendi gururunu zırh yapıp Tuna’nın tam karşısında geçilmez bir duvar örmüştü. Tuna şimdi kendi kirli vicdanıyla, o salonda bıraktığı tek taraflı enkazla baş başaydı.
Öğlene doğru kafeteryada Burak ile tekrar bir araya geldiklerinde Tuna’nın ruhu çekilmiş gibiydi. Burak neşeyle bir şeyler anlatıyor, amfideki hocanın komikliklerinden bahsetti. Tuna ise sadece belli aralıklarla başını sallayıp "Evet, öyle mi?" diye mırıldanıyordu.
"Kanka sen harbi iyi değilsin," dedi Burak en sonunda elindeki çatalı tabağın kenarına bırakarak. "Bak ciddiyim. Rengin sarı, gözlerinin altı morarmış. Doktora mı gitsen acaba? n'oldu sana?"
Tuna acı bir gülümsemeyle başını salladı. "Yok kanka... Birkaç gündür uykusuzluk var. Zihnim durmuyor bir türlü."
"Uykusuzluk adamı devirir valla," dedi Burak. Tam o sırada cebindeki telefon çaldı. Ekranına bakıp gülimsedi. "Bak, bizim suratsız arıyor."
Tuna’nın vücudu anında kaskatı kesildi. Çay bardağını tutan parmakları titredi.
Burak telefonu açtı. "Efendim Bahar? ... Hıhı ... Tamam, ben geçerken alırım onu kütüphaneden. ... Yok, Tuna da yanımda. Bir şey istiyor musun ondan?"
Tuna nefesini tuttu. Telefonun ahizesinden gelen hafif cızırtıyı duymaya çalıştı.
Burak birkaç saniye dinledi, sonra güldü. "Tamam tamam, haberleşiriz."
Telefonu kapatıp masaya koydu. Tuna gözlerini Burak’ın yüzüne dikmiş, çıkacak tek bir kelimeyi bekliyordu.
"Ne dedi?" diye sordu Tuna, sesini nötr tutmaya çalışarak.
"Hiç," dedi Burak rahat bir tavırla. "Kütüphaneden çıkarken ders notlarının fotokopisini almamı söyledi. 'Tuna abine selam söyle' bile demedi valla. Kız dün geceden beri herkese duvar ördü. Seninkini de es geçmedi yani, takma kafana."
"Takmıyorum," dedi Tuna. Ama kalbine bir kez daha jilet gibi bir sızı saplandı.
Bahar onu sadece yalnızken değil, Burak’ın yanında bile tamamen yok sayıyordu. Bir adının bile anılmasına izin vermiyordu. Tuna, kızın bu buz gibi mesafesinin ardındaki o derin yarayı biliyordu ve bu yara kendi elleriyle açılmıştı.
Sessizlik, Bahar’ın elindeki en büyük silaha dönüşmüştü. Ve Tuna, her geçen saniye bu silahın hedefinde eriyordu.