Tuna sabaha kadar salondaki koltukta oturup telefonun karanlık ekranına baktı. Her saniye bir bildirim sesi duyma korkusuyla sıçradı. Telefon her titreştiğinde kalbi boğazında attı fakat ekranda ne bir mesaj belirdi ne de bir arama.
Bahar’ın suskunluğu, savuracağı en sert tehditten bile daha yıkıcı bir işkenceye dönüşmüştü.
"Abisine anlattı mı? Yoksa odaya kapanıp ağlıyor mu?"
Zihninde dönüp duran sorular Tuna’yı delirtmek üzereydi. Eğer Bahar fırtınalar koparıp tehditler savursaydı, en azından neyle karşılaşacağını bilirdi. Ama bu mutlak sessizlik, her an patlamaya hazır bir bombanın kucağında oturmak gibiydi.
Güneş ışıkları salona sızdığında Tuna gözlerini bile kırpmamıştı. Yüzünü soğuk suyla yıkayıp üzerini değiştirdi. Fakülteye gitmek, Burak’ın ve Bahar’ın yüzünü görmek zorundaydı. Bu kaçış onu sadece daha da şüpheli kılardı.
Kampüsün girişinde adımları ağırlaştı. İçeri girdiğinde her an birinin üzerine yürüyeceği, Burak’ın yakasına yapışacağı korkusuyla etrafını süzüyordu. Şakaklarında biriken ter, sabah rüzgarında buz kesiyordu.
Kafeteryanın önündeki çimlik alana geldiğinde Burak’ı gördü. Burak bir bankta oturmuş, elindeki kahvesini yudumluyordu. Yanında başka kimse yoktu.
Tuna derin, titrek bir nefes alıp adımlarını zorlukla arkadaşına doğru yöneltti. Her adımı bir giyotine yürümek gibiydi.
"Selam," dedi Tuna, sesi boğazında takılarak.
Burak başını kaldırıp ona baktı. Yüzünde ne bir öfke ne de bir ima vardı; sadece her zamanki samimi gülümsemesi duruyordu.
"Ooo, geldin mi kanka?" dedi Burak, yanındaki boşluğa vurarak. "Yüzün yine patates gibi olmuş. Dün gece aradığımda yatacağım demiştin, hiç mi uyumadın sen?"
Tuna, Burak’ın yanına oturdu ama vücudu yay gibi gergindi. "Pek uyuyamadım ya... Başım çok ağrıyordu," dedi, gözlerini Burak’tan kaçırarak. "Siz... Dün gece naptınız? Eve geçtiniz mi?"
"Geçtik kanka, takıldık biraz," dedi Burak kahvesinden bir yudum daha alarak. Sonra kaşlarını hafifçe çattı. "Ama bizim kız darmadağındı valla. Dün gece bir geldi eve, suratsızın teki. Suratımıza bile bakmadan doğrudan odasına geçti, kapıyı da pat diye çarptı."
Tuna’nın göğsü sıkıştı, nefesi tıkandı. "Öyle mi? Bir şey mi olmuş?"
"Sordum sabah, tık yok," dedi Burak omzunu silkeleyerek. "Kızların tripleri işte... Notlar mı yetişmedi, sınav stresi mi anlamadım ki. Neyse, toplar kendini."
Tuna hiçbir şey diyemedi. Bahar abisine hiçbir şey söylememişti. Ama bu durum Tuna’yı rahatlatmak yerine içindeki dehşeti ikiye katladı. Bahar bir plan yapıyordu ve bu planın ne olduğunu bilmemek Tuna’yı kendi zihninin zindanına hapsediyordu.
Tam o sırada patikadan gelen adım sesleriyle ikisi de o tarafa döndü.
Bahar, elinde kalın bir ders notu dosyasıyla banka doğru yürüyordu. Üzerinde siyah bir kaban, saçları düzgünce taranmış, yüzü ise son derece pürüzsüz ve tepkisizdi. Dün geceki o yıkılan, ağlayan veya öfkeyle haykıran kızdan iz yoktu.
Bahar yaklaştı. Bakışları doğrudan Tuna’nın gözlerine kenetlendi. Yüzünde ne bir kırgınlık ne de bir duygu kırıntısı vardı; gözleri buz tutmuş bir göl kadar soğuk ve yabancıydı.
"Günaydın abi," dedi Bahar, sesi dümdüzdü.
Sonra bakışlarını bir milim bile kaçırmadan Tuna’ya çevirdi.
"Günaydın Tuna."