Merdivenlerden aşağı yankılanan hırslı adım sesleri apartmanın derinliklerinde kaybolduğunda, Tuna açık kalan kapının önünde bir heykel gibi kalakaldı. Sokaktan gelen buz gibi rüzgar koridora doluyor, çıplak tenine çarptıkça onu içeriden yakıp kavuran o cehennem sıcağını zerre kadar soğutmuyordu.
Yavaşça uzanıp kapıyı kapattı. Kilidi çevirirken çıkan o mekanik ses, sanki hayatının geri kalanına çekilen bir süngü gibiydi.
Salona döndü. Koltuğun üzerindeki dağınıklık, halının kenarında unutulmuş tek bir tokaya kadar her detay az önceki o kontrolsüz fırtınanın kanıtıydı. Tuna dizlerinin bağı çözülmüş gibi koltuğun kenarına çöktü. Başını ellerinin arasına alıp parmaklarını saçlarına gömdü. Şakakları felaket bir zonklamayla patlayacak gibiydi.
Bahar’ın son cümleleri zihninde yankılanıyordu: *"Beni o kulüpte siktiğin kızlardan mı sandın?! Beni orospu gibi kullanıp atamazsın!"*
Kendi öz saygısı yerle bir olmuştu. Yıllardır Burak’la kurdukları dostluk, aynı masada içtikleri çaylar, paylaştıkları dertler... Hepsini tek bir gecelik göz kararmasıyla, önüne geçemediği o hayvani arzu yüzünden yakıp yıkmıştı. En kötüsü de Bahar haklıydı. Kızın boynundaki o izi öpen, o masumiyeti elleriyle parçalayan ve sonra da bir köşeye atmaya çalışan kendisiydi.
Tam o sırada masanın üzerindeki telefon çaldı.
Tuna irkilerek başını kaldırdı. Ekrandaki ismi gördüğünde kalbi duracak gibi oldu.
Arayan: Burak
Tuna nefes alamadı. Telefon salondaki sessizliği yırtarak çalmaya devam ediyordu. Elleri titreyerek masaya uzandı. Telefonu eline aldığında yeşil butona basmaya parmağı varmadı. Ne diyecekti? Sesindeki o yıkımı, vicdan azabının getirdiği o kısıklığı Burak bir anda anlardı.
Telefon susup tekrar çalmaya başladı.
Tuna derin bir nefes alıp boğazını temizledi. Arama butonunu kaydırıp telefonu kulağına götürdü.
"Alo... Burak?" dedi Tuna, sesinin titremediğinden emin olmaya çalışarak.
"Kanka neredesin sen?" dedi Burak. Sesi gayet neşeli, arkadan gelen hafif bir müzik sesiyle karışık geliyordu. "Mekandan çıktık biz. Çocuklarla bizim eve geçiyoruz, playstation atacağız. Sen de gelsenize, yalnız oturma evde."
Tuna’nın gözleri karardı. Burak, Bahar’la aynı eve dönüyordu. Bahar az önceki o devasa öfkesiyle, gözyaşlarıyla ve intikam hırsıyla o eve gitmek üzereydi.
"Yok... Burak ben gelmeyeyim," dedi Tuna, sesi fısıltı gibi çıkarak. "Çok kötüyüm kanka, başım çatlıyor. Yatacağım direkt."
"Harbi mi kanka? Bak cips filan da aldık, iyi gelirdi ortam."
"Yok valla, sağ ol," dedi Tuna, gözlerini kapatarak. "Siz takılın. Yarın... Yarın konuşuruz."
"İyi tamam madem, dikkat et kendine. Haberleşiriz," deyip kapattı Burak.
Tuna telefonu koltuğa fırlattı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Bahar eve vardığında ne yapacaktı? Abisine bir şey söyleyecek miydi? Yoksa o tehlikeli, zeki planını sessizce işletmeye devam mı edecektir?
Tuna arkasına yaslandı. Artık kaçış yoktu. Kendi elleriyle kurduğu bu tuzağın içinde, patlamaya hazır bir bombanın üstünde oturuyordu.