Tuna o gece tek bir saniye bile uyuyamadı. Yatakta bir o yana bir bu yana dönerken zihninde sürekli aynı sahneler tekrarlanıp durdu: Bahar’ın boynundaki o küçük çiçek izi, dün gece ekrandan akan kışkırtıcı cümleler ve o masum bakışların ardındaki tehlikeli zeka... Kendini kapana kısılmış bir av gibi hissediyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yataktan kalktı. Artık mesajlaşmak, ekran arkasından oynamak yoktu. Bu olayı bugün, göz göze gelerek çözmek zorundaydı.
Öğleye doğru okulun arka bahçesindeki tenhada, eski amfinin arkasındaki çam ağaçlarının altında beklemeye başladı. Bahar’a sadece tek bir kısa mesaj atmıştı: *"Arka bahçedeyim. Gel."*
Çok geçmeden adım sesleri duyuldu. Bahar, elinde kitapları, üzerinde bol taba rengi bir kabanla ağaçların arasından göründü. Yüzünde ne bir korku, ne bir endişe, ne de dünkü masum tebessüm vardı. Son derece kendinden emin, soğukkanlı ve ne yaptığını çok iyi bilen bir edayla Tuna’ya doğru yürüdü. Aralarında iki adımlık mesafe kalana kadar yaklaştı.
Tuna çenesindeki kasları sıkarak kıza baktı. "Neden?" dedi, sesi bastırılmış bir öfkeyle titriyordu. "Bahar neden ben? Neden böyle hastalıklı bir oyun?"
Bahar kitaplarını göğsüne doğru bastırdı. Gözlerini bir milim bile kaçırmadan doğrudan Tuna’nın gözlerinin içine dikti.
"Oyun mu?" dedi Bahar, sesi gayet sakin ve pürüzsüzdü. "Buna oyun diyecek kadar korkak mısın gerçekten Tuna? Ben günlerdir sana gerçekte kim olduğunu, senin içindeki o sakladığın arzuyu gösteriyorum."
"Sen benim en yakın arkadaşımın kardeşisin!" dedi Tuna, sesini yükseltmemeye çalışarak öfkeyle öne atılarak. "Aklın yerinde mi senin? Ben seni yıllardır korudum, büyüdüğünü gördüm. Sen bana ne yaptığının farkında mısın?"
Bahar hafifçe gülümsedi. O gülüş, Tuna’nın şakaklarındaki damarları çatlatacak kadar kışkırtıcıydı.
"Beni 'küçük kız kardeş' kutusuna sıkıştıran sensin Tuna," dedi Bahar, aradaki mesafeyi kapatıp tam karşısında durarak. Kabanının yakasını hafifçe araladı. Sol kulağının altındaki o küçük çiçek izi güneşte net bir şekilde belirdi. "Ama o kutunun kapağını dün gece kendi ellerinle açtın. Telefonun başında o cümleleri yazarken hiç 'kardeşim' gibi bakmıyordun duruma. Bedenin, zihnin, her şeyinle bana teslim oldun."
Tuna yutkundu. Boğazı kurumuştu. Kızın bu kadar pervasız, bu kadar net konuşması karşısında savunmasız kalıyordu.
"O yazdığım şeylerin... Tanımadığım bir kadına yazıldığını sanıyordum," dedi Tuna tutunacak bir dal arayarak.
"Ama o kadının bendeki karşılığını hissettin," dedi Bahar, gözlerini Tuna’nın dudaklarına düşürerek. Sesi fısıltıya dönüştü. "Evde parmaklarımız birbirine çarptığında... Boynuma baktığında... Şüphelendiğin an bile kaçmak yerine buraya, ayağıma geldin. Çünkü sen o 'masum' Tuna olmak istemiyorsun. Sen benimle o karanlığa düşmek istiyorsun."
Tuna bir anlığına nefesini tuttu. Kızın kokusu, duruşu ve kelimeleri zihnini yeniden felç etmek üzereydi. Tam bir şey söylemek için dudaklarını araladığında, ağaçların arkasındaki patikadan gelen bir sesle ikisi de irkildi.
"Tuna? Bahar? Siz burada ne yapıyorsunuz?"
Burak, elinde iki kutu içecekle patikada belirmişti. Şaşkın gözlerle bir Tuna’ya, bir de Bahar’a baktı. Aralarındaki o bıçak sırtı gerilimi hissetmemesi imkansızdı.