İyi okumalar~
____________________~*~_________________
Pencereden içeriye giren güneş ışınları yüzümü işgal ediyordu adeta. Gözlerimi açmakta zorluk çekiyordum. Sanki biri gözlerimin üstüne ağırlık koymuştu.
Ellerimle gözlerimi ovaladım. Sonunda gözlerimi aralamayı başardım derken, gözüme gelen ışıkla tekrar kapattım. Yavaş yavaş doğruldum ve güneşe arkamı döndüm. Kollarımı havaya kaldırarak vücudumun esnemesini sağladım.
Yüzümü yıkamak için tam ayağa kalktığımda sendeledim. Aniden kalkmış olmalıyım ki her yer bir anda kararmıştı. Kolumda bir el hissettim. Nasıl oldu bilmiyorum ama bir anda gözümü açtım.
"Laura, sana hep demiyor muyum aniden ayağa kalkma diye? Ya ben olmasaydım? O zaman yere yapışmış olacaktın."
Kolumu tutan elin sahibi ninemdi. Dün akşam dediği gibi yanımdaydı. Saat tahminen yedi, sekiz gibiydi. Kim bilir kaçta kalkmıştı.
Babam öldükten sonra bazen ninemde kalırdım. Nedenini bilmiyordum ama belki de zihnimin köşelerinde onun da bir gün beni bırakmasından korkuyordum. O günlerde hep erken kalkar, ava çıkardım. Ninem ise ben gelene kadar uyurdu.
Ava çıkmak beni hem rahatlatır hem de huzursuz ederdi. Ormanda olmak ruhumu temizliyordu. Avımı yakalamak ise yaramı tekrar açıyordu. Hele ki avım bir ceylansa...
Ninem büyük ihtimalle kafamı dağıtmak için yine ava gideceğimi sanmış, sabah erken kalkmıştı. Ah, şu ninemin koca kalbi... Eğer o olmasaydı ben ne yapardım kim bilir.
"Günaydın benim canım ninem. Neden erken kalktın? Zaten kış hazırlıklarında yoruluyorsun, bir de benim için erken kalkmışsın." dedim ve ona kocaman sarıldım.
"Şuna bak hele, teşekkür edeceğine neler diyor." dedi beni kendinden uzaklaştırırken.
"Nine, ben sadece seni düşünüyorum. Anlıyorsun değil mi?"
"Anlıyorum herhalde. Salak gibi mi görünüyorum?" dedi ve gülmeye başladı.
Ben de onunla beraber güldüm.
Lavaboya gittim ve yüzümü yıkamaya başladım. Sular buz gibi akıyordu. Tam sevdiğim gibi. Sıcak suları hiç sevmezdim. Çünkü küçükken sıcak suyu yanlışlıkla üstüme dökmüştüm. O günden sonra ne sıcak su benimle aynı ortamda oldu ne de ben onunla. Duşumu bile buz gibi suda alırdım.
Yüzümü havluya sildikten sonra aynaya baktım. Gözlerim hafiften şişmişti. Galiba uyurken de ağlamıştım.
O anda aklıma Rex'ten istediğim şey geldi.
"Bana masal anlatabilir misin? En gerçeğinden."
Yanaklarım kızarmaya başladı. Neden bilmiyorum... belki de beni öyle yıkılmış görmesinden, belki de ondan masal istediğimdendi. Aslında utanmamam lazımdı ama utanmıştım işte.
Sonra aklıma anlattığı masal geldi.
"Bir varmış bir yokmuş... Bir krallıkta bir prens doğmuş. Herkes prensin doğumuna çok sevinmiş. Prens, annesinin o muhteşem gözlerini, babasının bir kardan bile daha beyaz olan saçlarına sahipmiş.
Kraliçe ve kral, yeni doğan prensleri için bir parti düzenlemişler. Bu partiye köylüler, krallar, kraliçeler, prensesler ve prensler gelmiş. Herkes bu yeni doğan prense hediyeler almış: altından taçlar, kolyeler, elmaslar, oyuncaklar...
Herkesin prense verecek değerli bir hediyesi varmış. İnsanlar teker teker hediyelerini prense, güzel dileklerini ise krala ve kraliçeye vermeye başlamış. Geriye, hediye vermeyen sadece mor saçlı bir kadın kalmış."
"Kadın yavaş yavaş bebeğe yaklaşmıştı. İlk önce kraliçeye iyi dileklerde bulundu. Ardından kralın yanına geçti.
Kral kadını görünce korkmaya, terlemeye başladı. Çünkü o kadın, onun daha prensken görüştüğü kişiydi. O zamanlar sadece meraktan onunla çıkmaya başlamış, ardından da terk etmişti.
Mor saçlı kadın ise buna rağmen krala da iyi dileklerde bulunmayı ihmal etmedi.
Sıra bebeğe gelmişti. Kadının elinde hiçbir şey olmadığını gören insanlar hediyesini merak ediyordu.
Mor saçlı kadın bebeğe yaklaştı ve onu kucağına aldı. İnsanlar bu harekete çok şaşırdı. Tam kral kadını azarlayacakken, mor saçlı kadın bir anda zamanı durdurdu.
Kadın, terk edildiği günden sonra bazı büyülerle ilgilenmeye başlamıştı.
Bebek hariç herkes donmuştu. Mor saçlı kadın bebeğe bakarken gözünden yaş aktı. Çünkü şu an kucağında tuttuğu bebek onun da olabilirdi... eğer terk edilmeseydi.
Kadın bebeğe gülümseyerek konuştu:
"Sende baban gibi çok can yakma diye sana sahip olabileceğin en güzel hediyeyi vereceğim. Ruh eşini gördüğün an anlayacaksın. Hep aklına gelecek. Kim olduğunu bilmesen de hep onu düşüneceksin. O senin rüyana, sen onun rüyasına gireceksin. Bu sihir sadece o senin kim olduğunu anlayana kadar sürecek. Bu sayede de baban gibi başkalarına umut vermeyeceksin."
Ardından içindeki acıyla bazı yabancı kelimeler söyledi.
"Bu anı hiç unutma. Birgün beni bulmak için bu an sana çok yardımcı olacak. Beni bulup teşekkür etmeni dört gözle bekleyeceğim küçük prens."
Sözünü bitirdi ve zamanı tekrar başlattı.
İnsanlar hiçbir şey anlamamıştı.
Mor saçlı kadın bebeği yerine geri koydu ve cebinden mor elmaslarla süslü bir çıngırak çıkardı.
Kral kadının yanına geldi ve öfkeyle bağırdı:
"Sen kim oluyorsun da geleceğin kralını kucağına alıyorsun!"
Kadın, kralın gözlerinin içine nefretle baktı.
"Siz benim kim olduğumu zaten biliyorsunuz, kralım." dedi, sadece kralın duyabileceği bir sesle.
Kral yutkundu.
"Hemen! Git buradan!" diye bağırdı endişeli bir sesle.
"Hay hay efendim. Siz ne dilerseniz."
Kadın kralın önünde eğildi. Aynı hareketi kraliçeye de yaptı.
Yıllar geçmiş, prens büyümüştü.
Bir gün gizlice dışarı çıktı. Kimse onu tanımasın diye yüzünü ve saçlarını bir peçeyle kapatmıştı. Küçük bir köye gitti. Oradaki insanları tanımak istiyordu.
Köyü gezdikten sonra köyün yetkilisini aramaya başladı. Ona bazı sorular soracaktı.
Onu ararken bir kargaşa duydu ve oraya yöneldi.
Bir çocukla bir adam kavga ediyordu. İnsanlar da onları izliyordu.
Adam çocuğa bir tokat attı. Prens o an araya girmeyi düşündü ama... ne yapabilirdi ki? Şu an sadece bir yabancıydı.
Tam o sırada çocuk ayağa kalktı. Adama bir şeyler söyledikten sonra saldırdı.
Dört hareket... sadece dört hareketle koca adamı yere düşürdü ve yüzüne güçlü bir yumruk indirdi."
"Adam bir süre sonra ayağa kalkmıştı. O sırada çocuk da gülüyormuş. Adam, ortalığa bir küfür savurduktan sonra çocuğa doğru yaklaşmaya başlamış. Prens en sonunda dayanamamış ve çocuğun önüne atlamış.
Küçük bir çocuğa, ne olursa olsun vurulmamalıydı. Hele de karşısındaki bir kız çocuğuysa... Onun da hayat sloganı buymuş. Kavgayı durdurmaları için onları uyarmış. Daha doğrusu adamı. Adam ise prens'e bağırmış. Prens dayanamamış ve yüzünü açmış.
Adam onun prens olduğunu anladığında korkmaya başlamış. Prens, yüzünü daha fazla kimse görmesin diye hemen kapatmış. Ardından çocukla birlikte dışarı çıkmış.
O kız çocuğuyla biraz vakit geçirmiş. "He çocuk" diyorum ama prens'ten sadece iki yaş küçükmüş.
Prens saraya geri döndüğünde hep onu düşünmüş. Uykusunda bile... Onu rüyasında görüyor, ona yardım ediyormuş.
Ama bir gün rüyasında o mor saçlı kadını görmüş. Kadının daha önce söylediği gibi, o gün yaşanan her şeyi hatırlamış prens. O günden sonra ne yapacağını hiç bilememiş..."
Buradan sonra Rex duraklamıştı. Ona devamını sorduğumda, "Bu kadar yeter." demişti. Masal bayağı ilginçti aslında. Bu aklıyla nasıl uydurduysa artık... O an gülümsedim. Benim için bir masal uydurması hoşuma gitmişti.
Hemen ne düşündüğümü sorguladım. Banyodan çıktım ve üstümü giyinmek için odama gittim. Burnuma güzel kokular geliyordu. Ninem yine o müthiş tarifini yapıyor olmalıydı:
Bir hışımla üstümü değiştirdim. Üstüme biraz krem rengine kaçan beyaz bir gömlek, altına çok koyu olmayan siyah bir pantolon, gömleğimin üstüne de sıfır kol ince bir yelek giydim. Belime küçükken yaptığım kemerimi taktım. Ellerime eldivenlerimi giydim. Çünkü yemekten sonra ava çıkmayı planlıyordum.
Kemerime babamın verdiği bıçağı ve birkaç tane daha aleti yerleştirdikten sonra, uzun bir süredir beni çağıran ninemin yanına gittim.
Nineme arkadan kocaman sarıldım. "Kız, korkuttun beni! İnsan bir ses verir." dedi ve gülmeye başladı.
"O zaman seni korkutamazdım ama." dedim ve dudağımı büktüm. Ardından bir kahkaha attım.
Sağımdaki sıcak ekmekten büyük bir parça kopardım ve ninemin pişirmeye çalıştığı yumurtaya bandım.
"Kız, yanacaksın!"
Gerçekten de çok sıcaktı. Ama o muhteşem tada değdi. Arkamı döndüm ve masaya oturdum.
O sırada içeriye Luca girdi. Onu gördüğüme şaşırmıştım.
"Sonunda uyandın ha, uyuyan çirkin." dedi bana bakarak.
"Haha. Konuştu bay bilmiş." dedim. Ona doğru yaklaştım ve kolumu omzuna koydum.
"Senin bu saatte ne işin var burada? Senin işin gücün yok mu? Yoksa benim hasretime dayanamadın mı?"
"Evet. Senin hasretine dayanamadım. Lütfen beni bu hasretten kurtar." dedi.
Ne demek istediğini anlamıştım. Demişti ki: "Ben kaşınıyorum, sen de gel kaşı." İyi, ben de onun isteğini yerine getirmeliydim, değil mi?
"O zaman sana bir hediyem var." dedim ve tezgâhın üstündeki dolaptan salça kavanozunu aldım. Bu salçayı ninem benim için özel yapmıştı. Çünkü ben acıya bayılırdım ve bu salça tam bir acı patlamasıydı.
Bir ekmek parçası kopardım ve salçadan bolca sürdüm. Ninem salçayı görünce kıkırdamaya başladı.
"Aç bakalım ağzını." dedim ve ekmeği ona doğru uzattım.
İlk başta açmakta tereddüt etti ama en sonunda açtı. O da dua etsin, ekmekle veriyorum.Ekmeği çiğnemeye başladı. İlk başta bir tepki yoktu ama sonra birden:
"Su!" demeye başladı.
Hemen etrafına baktı. Çeşmeyi açtı ve bir bardağa su doldurdu. İçti ama pek işe yaramışa benzemiyordu.
"Aaaa! Bu ne, zehir falan mı?" dedi yüksek bir sesle.
"Sen utanmıyor musun ninemin yanında bağırmaya? Hem bu ninemin yaptığı salça. Ne oldu, beğenemedin mi?" dedim gülerek.
O kadar eğleniyordum ki... Son cümleyi duyunca nineme baktı. Ninem ona numaradan sinirli bakınca
"Bayıldım! Hayatımda yediğim en güzel zehir-yani salça." dedi ve gülmeye çalıştı.
Elime bu sabah ninemin yaptığını tahmin ettiğim ayranı aldım.
"Şifasını ister misin?" diye sordum, elimdeki sütü göstererek. Kafasını salladı.
"Hem de çok."
"Gelde al o zaman." dedim ve sütle koşmaya başladım.
"Hey!"
Kapıdan dışarıya çıktığımda birine çarptım.
"Hay- ne işin var senin burada, be adam!"
Yüzüne baktığımda adama benzer pek bir yanı yoktu. Gelen, benim çocukluk arkadaşım Eva'ydı. Eva ile ben beş yaşındayken tanışmıştık. Yani o altı, ben beşken. Benden bir yaş büyüktü. Uzun kahverengi saçları, griye benzer gözleri vardı. Hafif balık etliydi. Yanaklarını hep sıkasım gelirdi. Onu hep ablam gibi görürdüm.
Tam ona burada ne aradığını soracaktım ki Luca'nın bana yaklaştığını gördüm.
"Evaaa! Yardım et, peşimde bir AYI var!"
"Ayı hee!" dedi Luca, omzumdan tutmaya çalışarak.
Direkt Eva'nın arkasına saklandım.
"Hey! Sen kimsin de benim arkadaşıma dokunmaya çalışırsın!" dedi Eva ve tokadını Luca'ya geçirdi.
Bir an sasirmistim. Ardından gülmeye başladım. Luka da ilk önce bir süre durdu. Gözleri bir süre Eva'nın üstünde gezdi.
Sonra "Elinizi bana vurarak acıttığınız için çok üzgünüm hanımefendi. Ama bilin ki arkadaşınız..." bunu söylerken bana baktı, "...hiç de suçsuz değil." dedi ve ardından Eva'ya döndü.
Eva kafasını salladı ve bana baktı. Şimdi yanmıştım. Eva ne kadar beni korusa da, aynı bir abla gibi suçsuz olduğumda beni de azarlardı.
"Laura, canım... bak şimdi. Bir kere soracağım ve senden dürüst olmanı istiyorum. Bu çocuğa ne yaptın?"
Aynı bir bülbül gibi her şeyi ona öttüm.
"Kaç!" dedi bana ve beni kovalamaya başladı. Nereden bulduğunu bilmediğim bir çalı süpürgesiyle hem de!
"Eva özür dilerim!" diye bağırdım gülerek.
Luca da o sırada bize gülmekle meşguldü.
"Senin yüzünden elin adamına tokat attım!"
Bu laftan sonra Luca'nın gülmesi bir kahkahaya dönüşmüştü.
Eva ile aynı anda "Gülme!" diye bağırdık.
Lafımızla Luca daha da gülmeye başladı. Harbi kaşınıyordu.
Evet, şimdi Eva ile ben ne yapacağımızı biliyorduk. Birbirimize baktık ve kafamızla onayladık. Sonra Luca'ya dönerek:
"Kaç!"
Bunu duyar duymaz Luca koşmaya başladı. Biz de ben soldan, Eva ise sağdan olmak üzere peşine düştük.
En sonunda Luca pes etti ve nefes almak için durdu. Tam o an fırsatı değerlendirip daha da hızlandım.
"Sırta dikkat!" deyip onun sırtına atladım.
Evet, belki 20 yaşındaydım ama bu, kimsenin sırtına çocuk gibi atlayamayacağım anlamına gelmiyordu. :)
Luca ile birlikte yere yuvarlandık. Sonra yanımıza Eva geldi ve Luca'nın kollarından tuttu. Ben de Luca'yı gıdıklamaya başladım. Luca da aynı dayım gibi gıdıklanırdı.
Kovalamamız ve gıdıklamamız bittikten sonra içeriye geçtik. Eva, beni avda zannettiği ve sözde bana sürpriz yapmak istediği için kapıda duruyormuş. Ama ona göre bu yaşananlar daha güzel olmuştu. Bence de... Çok eğlendim.
En sonunda masaya oturduk: ninem, Luca, Eva ve ben. Aynı bir aile tablosu gibi... Anne, kardeş ve abla... Keşke diye düşündüm. Keşke babam ( bu tarz yazıda dayısından bahsediyor) da burada olsaydı.
Masadaki boş yere baktım ve hayal ettim. Yaptığı şakaları... Kesinlikle Eva'dan azar yerdi ve Luca'yla bilek güreşi yapardı. Hiç şüphesiz o kazanırdı.
Düşünceler bile yüzümü güldürmeye yetmişti. Öyle ya, bazen insanlar sadece bir kelimeyle hem yıkılabilir hem de kendini yeniden inşa edebilirdi.
Birlikte kahvaltı yaptıktan sonra Eva ve Luca'yla dışarı çıktım. Birlikte gülüyor, eğleniyorduk. Arada yaptığımız şakalar yüzünden Eva'dan dayak yememiz hariç hiçbir sorun yoktu.
Ve bir şey fark ettim. Luca neredeyse tüm yol boyunca gözlerini Eva'dan alamadı. Hem de aramızda ben varken bile...
İçimde onları bir güzel shipledikten sonra aklıma bir fikir geldi.
Üzgünüm Eva ama bunu yapmak zorundayım.
"Ben biraz ormanda ava çıkacağım. Ninemin canı et çekmiş. Bu yüzden siz takılın. Benimle gelip bana engel olmayın." dedim ve Luca'ya çaktırmadan göz kırptım.
Luca sanki planımı anlamış gibi bana gülümsedi ve sessizce, "İşte benim dostum." dedi. Demek ki olayları doğru anlamıştım.
"Ama Laura-" dedi Eva.
Ama onu duymazlıktan gelip hızlıca oradan uzaklaştım. Tabii ki onları yalnız bırakmayacaktım. Gizlice onları izliyordum. Böyle zevkli bir şeyi kaçırır mıyım sanki?
[EVA VE LUCA'NIN YAŞADIKLARI]
[LUCA]
Yaşasın! Laura bu işi çok iyi biliyor. İyice uzaklaştığından emin olduktan sonra Eva'ya döndüm. Hâlâ Laura'nın arkasından bakıyordu.
Çok güzeldi. Saçları iki yandan örülmüştü. Yanakları da çok güzeldi. Gözleri... çok etkileyiciydi. Bu kızın her şeyi çok güzeldi. Ruhu bile. Ah, tabi sınırını unutmamalıyım.
"Ee, o zaman sana dondurma ısmarlayayım. Neyli seversin?" diye sordum, aramızdaki sessizliği bozarak.
Uzun bir süre yüzüme baktı. Sonra, "Sade." dedi ve ilerlemeye başladı.
Gülerek ben de ona katıldım.
Sohbeti çok iyiydi ama hep Laura'dan bahsediyordu. Ben onu zaten tanıyorum. Hatta Laura bilmese de onun hakkında her şeyi biliyordum.
"Bana kendini anlat, Laura'yı değil." dedim bir cesaretle.
Bana baktı, sonra memnun olmuşçasına güldü. Abi gülümsemesi bile çok tatlıydı. Gülünce yanağındaki gamze de belli oldu.
Sanki lafıma sadıkmış gibi kendini anlatmaya başladı. Ne kendisini eziyor ne de övüyordu; insanların normalde yapması gerektiği gibi...
Kendisi şu an annesi, babası ve bir abisiyle yaşıyormuş. Şansıma küseyim, abisi var... Ama sorun olmaz, değil mi?
21 yaşındaymış. Bir dakika... yani benden iki yaş büyük mü? Ah, olamaz... Şansımı denesem bile, yaşımı duyunca her şey bozulur.
Bir kaç ay öncesine kadar şifacılıkla uğraşıyormuş ama ailesi ilaçlara çok para verdiği için daha fazla gitmesine izin vermemiş.
Başka da bir şey demedi. Zaten ne diyebilirdi ki?
"Eğer sorun olmazsa bir şey sorabilir miyim?" diye sordum.
"Tabii ki sorabilirsin."
"Şey... görüştüğün biri var mı?" dedim, elimi enseme koyarak.
Acayip streslenmiştim. Bir cesaret ona baktım ve onun durduğunu gördüm. Ben de durdum. Bana bakmıyordu. Öylece boşluğa bakıyordu.
"Şey... ben özür dilerim, yani-"
"Şşt, biraz sessiz ol." dedi bana.
Gerçekten sıçıp sıvamış olmalıydım.
Biraz durduktan sonra onun bir şeyleri duymaya çalıştığını fark ettim. Ben de dinlemeye başladım. Uzun bir sessizlikten sonra ben de sesler duydum.
Hemen Eva'nın elinden tutarak ileriye doğru koştum. Bana bir şey demiyordu, sadece o da benimle koşuyordu.
Biraz ilerledikten sonra durdum. Bir ağacın arkasına saklandım. Eva'yı da arkama aldım.
"Ne oldu, neden buraya geldik?" diye sordu sakin bir ses tonuyla.
"Bir dakika bekle beni. Hemen geliyorum." dedim ona dönerek ve hızla uzaklaştım.
Onu tek bırakmak istemiyordum ama yanımda da götüremezdim.
Çok yakından olmasa da birkaç at sesi ve konuşma sesi geliyordu. Kim olduklarına bakıp geri dönecektim. Ne olabilirdi ki...
Ani bir at sesiyle olduğum yerde durdum. Bağrışmalar başlamıştı. Büyük ihtimalle kavga ediyorlardı. Tam oradan uzaklaşacaktım ki tanıdık bir ses geldi:
"Seni pislik! Hadi gel de dene!"
Bu, Laura'nın sesiydi. Baş belası yine sorun çıkarıyordu
[LAURA]
Bir ağacın arkasına saklandım. Luca ve Eva bir süre durduktan sonra ilerlemeye başladılar. Bana da eğlence çıkmıştı. Şimdi onlarla bir dalga geçecektim ki akılları şaşacaktı. Tabii Luca her şeyi batırmazsa...
Ben ormanın içinden onları takip ediyor, onlar ise patikadan konuşa konuşa ilerliyorlardı. Bazen onları duyamıyordum ama Luca'nın şu sözünü duymayı başarmıştım:
"Bana kendini anlat, Laura'yı değil."
Ooo...paşama bak sen. Yürümüyor koşuyor arkadaşıma. Acaba Eva ne cevap verecekti?
Ah be, duyamadım ama güldüğüne göre dediğini yapıyordu. Baksana, bu işte artık Luca'nın bana bir borcu vardı.
Biraz daha ilerledikten sonra bazı sesler duydum. At ve insan sesleri... Bu anı inşallah bozmazlar. Ne olur ne olmaz diye kontrol etmeye gitsem iyi olur diye düşündüm ve daha hızlı ilerlemeye başladım.
Sesler gitgide yükselmeye başlamıştı. En sonunda vardığımda kalabalık bir insan grubu gördüm. Hepsinin belinde silahları vardı. Serseri tiplere benziyorlardı. Acaba neden toplanmışlardı?
Biraz daha dikkatli dinlemeye başladığımda birilerinin kavga ettiğini duydum. Luca'yı bilmem ama Eva kesinlikle sesleri duyardı. Bunları hemen buradan uzaklaştırmam lazımdı.
Biraz geriye doğru ilerledim ve hemen ardından ileriye doğru koşarak atladım. Hedefim dikkat çekmekti ve fazlasıyla başarmıştım. İnsanlar bana değişik değişik bakarken kavganın durduğunu fark ettim. İnsanlar geriye doğru çekiliyordu.
Büyük ihtimalle kavga edenlerden biri şu an bana doğru geliyordu. Adam görüş alanıma girince benden çok uzun olduğunu gördüm. 1.70 boyumla bile onun yanında çok küçük kalıyordum.
"Vay vay... bu güzel hanımefendi burada ne yapıyormuş? Tatlı kız, ormanda tek gezme. Yoksa bazıları seni kaçırır." dedi pis bir sırıtışla.
Şu an kimmiş tatlı kız, ona göstermek istiyordum ama sakin kalmalıydım. Onu sanki duymamış gibi bağırdım.
"Sizler ne kavga edip duruyorsunuz! Bütün avlarımı sizin yüzünüzden kaçırdım!" dedim sinirle.
Öyle inandırıcı söylemiştim ki ben bile inandım.
Başka bir adam: "Dikkat et de sen av olma!" diye bağırdı.
Herkes gülmeye başladı. Gitgide sinirlenmeye başlamıştım. Ellerimi yumruk yapıyor, dişlerimi sıkıyordum.
Gözüme o sırada biri çarptı. Adamın arkasında, büyük ihtimalle kavga edenlerden biri daha vardı. Birkaç adam onu tutmuş, yüzündeki maskeyi çıkarmaya çalışıyordu. Büyük ihtimalle bu adamlar onu dövüyordu.
Ama maskeli adam pek de yaralanmışa benzemiyordu. Hatta bana "tatlı kız" diyen adam daha çok yaralanmışa benziyordu. Demek ki ya çok güçlüydü ya da bu adamlar fazlasıyla güçsüzdü.
"Şimdi bana bir cevap verin. Sesinizi kesecek misiniz, yoksa benim mi kesmemi istersiniz?" diye sordum. O sırada maskeli çocuk duraksadı. Zorluk çekse de diğer adamlardan kurtulup bana baktı. Gözleri bana adeta "kaç" diyordu.
"Denemek istiyorsan gel de dene. Ama eğer kaybedersen bize bir borcun olacak. O borcu da sesimizi değil, nefesimizi keserek ödeyebilirsin." dedi önümdeki adam ve belindeki bıçağı çıkardı. İşte şimdi beni delirtmişlerdi. Böylelerini eşek sudan geçinceye dövüp asacaklar!
"Seni pislik, gel de dene!" diye bağırdım ve adamın üstüne atladım. Onun yüzünün tam ortasına yumruğumu geçirdim.
Diğer adamlar da bunu görüp bana saldırmaya başladılar. Çok fazlalardı. Yirmi kişi rahat vardı.
Aklımın bir köşesine "orduya katılmak için hazırlanmalıyım" diye not düştüm. Bu sayede bu tarz kavgalarda hiç zorlanmam.
Boşluk bulduğum bir anda belimden, canımdan bile daha değerli olan bıçağımı çıkardım. Artık geri dönüş yoktu.
Adamlar üstüme ikişer ikişer geliyordu. En sonki adam kolumda derin bir yara açmıştı. Yavaş yavaş yorulmaya başlıyordum.
Etrafıma baktığımda maskeli adamın da dövüştüğünü gördüm. Ona bakarken sırtımda şiddetli bir ağrı hissettim. Bir kesik değildi ama büyük ihtimalle ağır bir şeyle vurmuşlardı.
Tam arkama dönecektim ki dünya dönmeyi tercih etti. Afalladım ve yere düştüm. Etraf yavaş yavaş kararmaya başladı.
Hemen ardından iki kişi kollarımdan tuttu ve benim dik durmamı sağladı. Tam bayılacakken bir ses duydum.
"LAURA!"
~*~*~
"Gözlerini açıyor!" dedi bir kız sesi.
Kim olduğunu çözemedim. Gözlerimi açtığımda ilk birkaç saniye hiçbir şey anlayamadım. Sonra etrafıma baktım.
Ormandaydım.
Bu bir rüya mıydı acaba? Ama rüyamda kızın ne işi vardı?
"Abi yine mi bayıldım ben?" diye düşündüm. "Ben hep böyle bayılacak mıyım?"
Sonra etrafıma baktım. Luca, Eva ve maskeli bir çocuk vardı. Neler oluyordu?
Yavaş yavaş dikelmeye çalıştım. Yerde bir bezin üstünde yatıyordum.
"Neler oluyor?"
Eva hemen bana sarıldı. Kolum sızlıyordu.
"Allah'a şükürler olsun ki iyisin."
"Kolum..." dememle hemen geri çekildi.
Ardından Luca'nın sesini duydum. "Laura, senin o insanlarla ne işin var? Ya yetişmeseydim? İki kişi yirmi sekiz kişiye karşı nasıl dövüşecektiniz, heh!"
"Bana bağırma!"
"Sen nereden geldin ki? Siz dondurma yemeye çıkmamış mıydınız?" dedim gülerek.
Eva, yaraları olmayan koluma doğru vurdu.
"Sen ava çıkmamış mıydın, ne işin var o adamlarla?"
"Evet, avdaydım... bir aşk avı. Tam yakalayacaktım ki bazı kişiler keyfimi kaçırdı. Ben de onları kovalamaya gittim." dedim ve son kelimeleri söylerken kollarımı kaldırıp kaslarımı gösterdim.
Luca biraz şüpheli bir şekilde güldü. Eva ise daha fazla kendini tutamayıp gülmeye başladı. Ben de güldüm.
Sonra aklıma yanımda duran maskeli çocuk geldi.
"Sen neden buradasın?"
"Senin uyanmanı bekledim. Ne de olsa kısmen benim yüzümden yaralandın. Sen de artık uyandıysan kalkayım." dedi.
Ayağa kalktı ve üstünü silkelemeye başladı. Tam ona cevap verecekken kolundan aşağıya damlayan kanı gördüm.
"Sen yaralanmışsın! Neden söylemedin? Sarardık yaranı!" Dedi Eva arkadan.
"Beni bekle, hemen birkaç malzeme alıp geleceğim." dedim bende ve ayağa kalktım.
"Buna gerek yok."
"Kes sesini de durduğun yerde dur! Kanaman var işte. Neyin nazını yapıyorsun?" diye çıkıştım ona.
Gülmeye başladı. Gülüşü... güzeldi. Sıcak ve içtendi. Her ne kadar göremesemde anlayabiliyor, hissedebiliyordum. Onu öyle görünce ben de güldüm.
Eva hemen koluma doğru çaktırmadan vurdu. Ne demek istediğini maalesef anlamıştım. Ona ters ters baktım ve ardından Luca'ya bakıp gülümsedim.
Derin bir nefes aldı.
"Ben malzemeleri getireyim." dedi ve hızlıca yanımdan uzaklaştı.
Luca, ben bayıldığımda adamlardan bir at almış, çaktırmadan. O atla köye gidip bazı tıbbi malzemeler almış. Onlardan bazılarını yanıma bıraktı. Onları aldım ve maskeli çocukla onlardan biraz uzaklaştık.
Şuan da o malzemelerden, adını bilmediğim bir ilacı alıp temiz bir beze döküyordum. Yarasını temizlemeye başladığımda yavaş olmaya çalışıyordum ama nafile. Yüzünde maske olmasına rağmen dişlerini sıktığını anlayabiliyordum.
Ben de üflemeye başladım. İlk başta geri çekilse de sonradan yerinde durdu.
"Peki sen neden maske takıyorsun?"
"Çünkü insanların yüzümü görmesini istemiyorum."
"Neden?"
Cevap gelmedi.
"İsmin ne?" diye başka bir soru sordum.
"Çok merak etmiyorsan söylemesem."
"Tamam, ama o zaman ben sana 'maskeli çocuk' diyeceğim." dedim.
Kafasıyla onayladı.
Aslında ismini çok merak ediyordum ama onu zorlamadım. Zaten bu çocuk bana nedense çok tanıdık geliyordu. Acaba neden?
Yarasını daha rahat temizleyebilmek için kıyafetinin kolunu kesmiştim.
"Kıyafetin için üzgünüm. Sana yenisini alırım."
"Gerek yok. Ve asıl ben senden özür dilerim."
Onun dediğine bir şey demedim. Ne diyebilirdim ki? "Evet, haklısın." mı diyecektim, yoksa "hayır, değilsin" mi?
Hem o da bana ismini söylemedi. Ödeşmiş olduk.
"Bitti."
İkimiz de ayağa kalktık.
"Teşekkürler." dedi ve üstünü silkelemeye başladı. Hava hafif esiyordu. Bir kolunun yırtık olması onu üşütür müydü?
"Bir dakika bekle." dedim.
Hemen eşyaların yanına gittim. Daha önce üstüne yattığım peçeyi elime aldım ve onun yanına geri döndüm.
"Bunu al. Hava esiyor."
"Teşekkür ederim." dedi.
Peçeyi elimden alıp sırtına doğru attı. Ardından el sallayıp ilerlemeye başladı.
Tam o sırada aklıma geldi. Bu çocuk, yedi yıl önce bana inanan çocuktu.
İsmi neydi ki?
"Ivın!"
Maskeli çocuk olduğu yerde durdu. Ne bana baktı ne de bir şey söyledi.
"Sensin değil mi? Yedi yıl önceki... O gün için sana çok teşekkür ederim-"
"Hayır, ben o değilim." dedi.
Nasıl? Emindim, oydu. Tam itiraz edecekken yürümeye başladı.
"Yinede teşekkür ederim!" diye bağırdım.
O söylesin ya da söylemesin, ben onun Ivın olduğunu biliyordum.
~*~*~
"Hahaha! Tuta tuta yavru kadar bir tavşan mı tuttun? Ben bile daha büyüğünü tutardım. Ezik!"
Luca, ben Ivın'ın yarasını sararken ava çıkmıştı. Ve iki tane, benim kadar tavşan tutmuştu. Tavşanlar aslında güzel görünüyordu ama tabii ki ona bunu söylemeyecektim.
"Sen bir dahakine daha iyisini tutarsın küçük hanım." dedi, alnındaki teri silerek.
Ateşin başında tavşanları pişirmek onun sorumluluğuydu. Onunla dalga geçmek benim, ortalığı toplamak ise Eva'nın göreviydi.
"Tutarım tabii! Eva da gelir. Hem belki benim sayemde yine dondurma da yer-"
Eva'nın öksürüğüyle durdum ve gülmeye başladım. Eva işini bitirip hemen yanıma oturdu.
Onun kulağına eğilerek sordum.
"Sen sevdin mi bu çocuğu?"
"Sonra." dedi.
Böyle dediğine göre... evet, sevmişti.
Yemeklerimizi yemiş, Luca'yı biraz zorbalamıştık. Zaman su gibi akıp gitmişti. Üçümüz de evlerimize ayrılmıştık.
Ben önce ninemin yanına uğrayıp eşyalarımı aldım. Ardından eve gittim.
Ahşap kapıları teker teker açıp, eskiden babamın olan ve sonra benim olan odama girdim. Çalışma masamın önündeki tabureye oturdum.
Çekmeceden tahta bir kutu çıkardım.
Başka bir çekmeceden de bir kalem ve defter aldım. Kutuyu açıp içindekini elime aldım.
Bir zamanlar babamı öldüren, şimdi ise benim yarama sadece tuz olan o demir topu.
Evet, belki bütün gün gülmüş ve eğlenmiş olabilirdim. Ama dün akşam beni ağlatan olayları, Rex'in söylediklerini ve en önemlisi bu sabah üstümü değiştirirken yorganımın üstünde bulduğum o gizemli notu asla unutmamıştım.
Bu sabah yüzümü yıkadıktan sonra üstümü değiştirmek için odama gitmiştim. Tam üstümü değiştirip ortalığı toplarken yorganımın üstünde bir not görmüştüm. O sırada ninem çağırdığı için okuyamamıştım. Zaten sonrasında da vakit bulamamıştım.
Ama şimdi okumanın tam zamanıydı. Buruşuk kâğıdı korkuyla açtım ve okumaya başladım:
"Dayın ölmedi, öldürüldü. Sen de kendine çok dikkat et. Bu işi asla bırakma. Benim ve dayının intikamını al."
Kâğıtta başka hiçbir şey yazmıyordu. Ne bir adres ne de bir isim...
Kimdi bu? Oraya bunu kim,nasıl bırakmıştı? Camdan girmiş olabilir miydi? O nereden biliyor bunları? Ben neden kendime dikkat etmeliydim? Ve o kim ki onun intikamını alayım?
Acaba tanıdık biri miydi?
Aklımda bir sürü cevapsız soru vardı.
Bu zamana kadar yaşadıklarımı ve öğrendiklerimi deftere not almaya başladım. Büyük ihtimalle bu gece bana uyku yoktu.
___________________~*~_________________
BÖLÜM SONU-
-3922 kelime-



