İçeriğe geç

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 9 · 6 dk okuma

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 9

00.43

Kızım, birtaneciğim. Annenin hayatı o gecede değişti. O gecede bir anda büyümek zorunda kaldı. O geceden sonra bir daha hiç tam olamadı, kendini tamam hissedemedi.

Annemin elinde bir bebekle geldiği karışık rüyalarımın arasından kapıya vurulan güçlü yumruklarla uyandığımı hatırlıyorum. Böyle uyandırılmanın verdiği korkuyla üzerimdeki örtüye sıkı sıkı sarılırken, amcam bir anda ani bir refleksle yerinden fırlamış kapıya doğru koşmuştu. Ardından babaannemlerin oda kapısının açıldığında çıkarttığı gıcırtı evde yankılanmıştı. Dedem de amcam gibi hızla kapıya gitmiş olmalıydı.

Ben sıcak yatağımın içinde, uykunun bedenimi ele geçirirken bıraktığı tatlı hisle ve oturma odasından gelen homurtulu sesler arasında gelip gidiyordum.

Uyku ağır basıp tekrar rüyalara dalmak üzereydim ki amcam bir kez daha aceleyle odaya girdi. Gözlerim bu sefer tamamen açılmıştı. Oturma odasından gelen ışıkta, karanlıkta kalan yüzünü seçemiyordum ancak odanın bir köşesine attığı kıyafetlerini eline alarak geldiği gibi geri gitmesi beni merakla endişe arasında bir yere taşımıştı bile.

Kapı amcamın ardından sonuna kadar açık kaldığında yerimde doğrulmuştum. Sıcak ayaklarımın soğuk tahta zeminle buluştuğundaki ürperti vücudumu sarmıştı.

Odadan dışarı çıktım ve oturma odasının, oradan da dış kapının açık olduğunu gördüm. Avluda olan babaannem geceliği ve başında küçük yemenisiyle dikilmiş, yola doğru bakıyor, küçük hareketlerle bir sağa sola sallanıyordu. Onun da odası açık duruyordu. Demek dedem de yoktu. Oturma odasının ortasına doğru yaklaştıkça kendi kendine bir şeyler söylediğini fark ediyor ama tam olarak seçemiyordum. Büyük bir anlamsızlığın içindeydim ancak bir şeylerin ters gittiğinin farkında bile değildim.

Babaannemin beni duyması için birkaç kez seslenmem gerekti. Elini kolunu nereye koyacağını bilemiyor kendi kendine bir şeyler mırıldanıp duruyordu. İrkilerek beni fark ettiğinde birkaç saniye donuk gözlerle yüzüme baktı. Yüzünde sanki varlığımı yeni hatırlamış gibi bir ifade geziniyor, bana doğru yaklaşırken bir şeyler söylemenin sancısı çekiyordu. İçeri girip kapıyı kapadığında ne olduğu bilinmeyen ama rahatsızlık veren bir durumun enerjisi beni de sarmaya başlamıştı.

“Ne oldu babaanne?”

“Bişe yok ballim sen niye kalktın?”

Yüzüme donuk donuk bakıyor, beni rahatsız eden yüz ifadesi bir türlü alışık olduğum hale bürünmüyordu.

“Seslere uyandım. Amcamla dedem nereye gittiler?”

Elimden tuttu ve yatağıma götürmek yerine kendi yatağına götürdü. Her kıpırdanışta sallanan ve sesler çıkartan eski divana beraber girdik.

“Bi yere gitmediler ballim, uyu sen bakayım hadi. Bişe yok, bişe yok.”

Babaannem başka bir soru sormama hatta düşünmeme bile izin vermeden beni kolunun altında, başımı ısrarla göğsüne bastırarak uyutuverdi.

O geceyi, babaannemin kollarında uyuduğum ana kadar kafamda tekrar tekrar o kadar çok yaşadım ki bahar esintisinin serin tazeliğini, koltuğun kenarında duran örgü iplerini, babaannemin geceliğindeki desenleri bile hatırlıyorum. Her ayrıntıyı kafamda bir kez daha kurmak, silinip gitmesine izin vermediğim o anlardaki cahil, her şeyden habersiz bana tekrar tekrar kızmanın bir yoluydu.

Farkında olarak veya olmayarak yıllarca suçlanacak birilerini aradım. Kimseyi bulmayınca da kendimi suçlamam gerektiğine inandım. Nedenini sorsan inan ben de kesin olarak bildiğimi söyleyemem ama baban haklı olabilir. Bazen kendini suçlamak bile nedensizliğin içinde boğulmaktan daha iyidir. Sanırım benimki de öyleydi.

Sabah uyandığımda babaannemin yatağında yine yalnızdım. Güneş perdenin ardından yüzüme vururken öylesine parlak, kuşların kulaklarıma dolan sesleri öylesine neşeliydi. İnsanlar hep böyle sabahlara uyanmak isterler değil mi? Oysa benim bütün dünyamı karartan olaylar hep böyle sabahların başladığı günlerde oldu.

O gün de babaannemle yengemin birbirine karışan sesleriyle uyanmıştım. Dışardan acı iniltiler halinde birbirine girmiş sesler, rüzgârın uzaklardan taşıyıp getirmesi gibi uğultulu ve kesik kesikti. Kendimi yine dış kapının pervazına yaslanmış halde buldum. Aynı dün gece ki gibi babaannem yine avluda ancak bu sefer yıkılmış taş duvarın dibine çökmüş halde, bir elini alnına dayayarak yüzünü örtmüş, dilinden dökülen Lazca bir ağıtla içli içli ağlıyordu. Feryat figan etmiyor ancak titreyen nağmelerin arasından çıkan hıçkırıklar onun göğsünden kopup benimkine bir ağırlık olarak yerleşiyordu.

Yengem muhtar amcayla konuşurken hem Esma hem de ablası araba yolundan kapının önüne inen toprak merdivende öylece dikilmiş duruyordu. Birden yengemin de elini ağzına kapatarak ağlamaya başlamasıyla ablamla göz göze geldik. Esma’yı bir anda kucağına alarak yanıma gelmişti. İkimizi de bir odaya attıktan sonra meraklı gözlerimizde ki soruları “bişey yok merak etmeyin, siz uslu uslu durun burda tamam mı? Ben birazdan yine gelicem” diye geçiştirdi ve gerisin geri gitti.

Odada ne olduğunu, ne yapacağını bilmeyen, şaşkın ve meraklı iki çocuk baş başa kalmıştık. Esma ürkek, ben şaşkın hem de babaannemi öyle gördüğüm için çekingen, dakikalarca birer köşede sinmiş vaziyette bekledik. Ta ki gelen komşuların sesini duyana kadar. Bu hareketlenme bana bir anda annemlerin neredeyse geliyor olabileceğini hatırlattı ve kendimi odadan dışarı attım.

Evde birilerinin dolaştığı ancak kimse yokmuş gibi sessizliğin her yere büründüğü zamanlardaki zıtlık hala tüylerimi ürpertir. Üstüne bastıkça hareket eden, gıcırdayan tahtaların sesleri bir hayaletin dolaşmasını andırır. Tuhaf bir şeylerin olduğunu hissedecek kadar büyük, bir anlam verip ne olduğunu çıkarsayamayacak kadar küçüktük.

Bu rahatsızlık hissinden kurtulmanın tek yolu evimizin üstünden göklere doğru uzanan dağın eteklerindeki fındık ağaçlarının arasında bir yerde oturup yolu gözlemek ve annemlerin gelişini beklemekti. Öyle de yaptım. Evimizin çatısıyla aynı hizada kalan araba yolundan yukarı doğru dizilmiş fındık ağaçlarının arasına patika yollar uzanırdı. Onlardan birine tırmandım ve köye gelen araba yolunu, bizim, amcamların, komşuların evini, her yeri görüş alanıma aldım.

Güneş, dibinde oturduğum ağacın yapraklarından yol bulup zaman zaman beni bunaltırken herkesten yüksekte öylece oturdum. Saatlerce annemle babamın gelecekleri yolu, küçülen insanları, birer ikişer bizim kapının önünde toplanmalarını, gitgide yükselen, birbirinden ayırt edilemez hale gelen, gittikçe havayı ağırlaştıran ruhsal yoğunluğu boş gözlerle izledim.

En son ortalıkta görünmediğim fark edilince adımın seslenildiğini duymamla irkildiğimi hatırlıyorum. Beni arayanlara birer ikişer herkes dahil olmaya başlıyor ancak içimden ne çağrılarına ses vermek, ne de yerimden kıpırdanacak herhangi bir hareket yapmak gelmiyordu.

Derken arkamdan gelen bir kıpırtıyla refleks olarak sese doğru dönünce Yusuf’la göz göze geldim. Beni yine ilk o bulmuştu. Saklandığımı düşündüğüm her yerde beni meydana çıkartan hep o oluyordu. Elime aldığım çubukla yerde anlamsız şekiller çizerken gelip yanımda kendine oturacak bir yer buldu.

“Napıyorsun burda yine?”

“Hiiç”

“Herkes seni arıyor yine”

“…”

“Hadi gel inelim”

“Annemleri bekliyorum.”

Bu sefer susma sırası ondaydı. Her zamanki gibi bilgiç bir karşılık vermesini, hafiften beni iğnelemesini bekledim ama hiçbir şey söylemedi. Belki Yusuf’un sessizliğinden hoşnut olmadığım ilk seferdi bu. Bu hoşnutsuzluğumu dağıtmak için konuşan yine ben olmuştum.

“Ne zaman gelirler”

“Bilmem”

Huzursuzca kıpırdanışları, eline aldığı bir çubukla toprağı sert sert delmesi beni ruhumda daha keşfetmediğim yerleri öyle sıkıştırdı, öyle daralttı ki çareyi elimde ki sopayı fırlatıp başka bir yere geçmekte buldum. Peşimden gelmedi. Kalktı ve eve doğru gitmeye başladı.

Arkasından “burda olduğumu kimseye söyleme” diye bağırdım ama hızlı hızlı giderken sesimi duyduğundan emin değildim.

Bir süre sonra beni çağıran sesler kesildi ancak yanıma kimse gelmedi. Gün batana kadar yolları gözledim, karnımın gurultusunu başımdan sarkan fındıklarla bastırmaya çalıştım, taşlar toplayıp onlarla oyalandım, evimize toplanan insanları çoğaldıkça birazdan gelirler diye düşündüm. Arabalar geldi geçti. Bazıları durdu, bazıları durmadan yolcular indirdi ama hiç birinde annemle babam görünmedi.

Güneş ağaçların gölgelerini uzattı, yağmur bulutları geldi geçti, eve toplanan komşular birer ikişer gittiler ama annemle babam yine de gelmedi.

En son dedemi bir arabadan inerken gördüğümde yerimden doğruldum. Saatler önce tırmandığım patikayı hızla inmeye başladım. Koşup dedemin dizlerine sarılmaya ve annemle babamın nerde kaldığını ona sormaya koşuyordum ama bitkin, mecalsiz dizlerinin üstünde sendelerken kolunda arkadaşlarıyla yürümeye çalıştığını görünce durakaldım. Sabah babaannemin o halinde olduğu gibi o halde birinin yanına gidip ilgi göstermekten duyduğum çekingenliği sadece ben bilirim. Üzgün birinin yanına gitmeye utanır, sanki gülersem o da güler daha iyi olur zannederdim. Ne var ki bazı şeyler gibi bununda bir çözüm olmadığını çok sonraları baban bana öğretti.

Ama o gün herhangi birisine bir şey sormaktan kaçtım. İçinde olduğumuz tuhaf durumu irdelemekten, annemle babamın nerede olduğunu ne zaman geleceğini deli gibi sormak isterken bundan kaçtım. Bunun sonucunda da beni bu yaşıma kadar kovalayan duygular, iyileşemeyen ve mutlu anlarıma düşman bir anılar zinciri edindim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.