İçeriğe geç

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 10 · 6 dk okuma

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 10

01.05

O gün, bütün gün boyunca annemle babamın gelmesini bekledim. O gece de gelmelerini bekledim. Ertesi gün, evimiz kalabalıkla dolup taşarken de komşularımız akın akın gelirken de babaannemi kendinden geçmiş yengemin gizli gizli ağladığını gördüğümde de hep bekledim.

Çocuklar sadece çocuktu. Onlara, kendi hayatları için bile olsa, bir yetişkine yapar gibi açıklama yapılmazdı. Kendiliğinden alışmalarını, bir olay sonrasında etkilenseler bile hemen unutuvermeleri beklenirdi.

Ben de bir çocuktum ve etrafımda bir kaos şekillenmesine rağmen kimse beni görmüyor, herkes bana bakarak ah vah ediyor, sorduğum soruların hiç birine cevap alamıyordum. Gerçi soracağım sorunun ne olduğu bildiklerinden sormama da izin vermiyorlardı. Çünkü verecek bir cevap bulamıyorlardı. Çünkü sorularım henüz hiç farkında olmadığım yaralarını kanatıyordu. Çünkü kendi acıları o kadar büyüktü ki küçük bir çocuğun felaketine sadece acımakla yetiniyorlar kendi acılarıyla ilgileniyorlardı.

Bana sahip çıksın, bir odada oyalasın diye amcamın büyük kızına veriyorlar ben ise başını çevirdiği bir anda hemen boğucu ortamdan kaçıyor uzayan bekleyişime devam ediyordum. Ancak gözlediğim yolda annemlerin gittiği arabanın evimizin önünde gelip durmasını beklerken arkasında iki tabutun olduğu bir kamyonet durdu. O an evimizden dışarıya taşan uğultu kulaklarımda yıllarca çınlama olarak kaldı.

Bunca yıldan sonra o anlardan geriye kalan sadece kesik kesik görüntüler ve toplu ağızdan çıkan uğultular. İnsanın önemsiz küçük detayları hatırlarken hayatını değiştiren olayları hatırlamaması ne tuhaf.

Annemle babam eve mutlu ve şen geleceklerdi ama cenazeleri gelmişti. Bunu ne zaman kavradığımı hatırlamıyorum. Babamın kullandığı araba uçurumlarla dolu dolambaçlı araba yollarından yuvarlanmış öyle vefat etmişlerdi. Bunu bana açıkça kimse anlatmadı nerden nasıl duyduğumu hatırlamıyorum. Küçük ailemin bir kişi daha kalabalıklaşmasını beklerken bir anda tek başıma kaldığımı nasıl idrak ettim bilemiyorum.

Çocuktum ve çocuklara bir açıklama yapılmaz, aniden büyümek zorunda kaldıklarında nasıl hissettikleri sorulmazdı. Kendileri acılarını yaşar, dışa vurur, bir nebze rahatlarlardı ancak bir yetişkin yerine koyup anlatmadığın ve anlamasına yardımcı olmadığın her çocuk anlamsız boşlukların, sağlıklı yaşayıp atlatamadığı için ömür boyu kurtulamadığı acıların, bitmeyen duyguların mahkumu oluyordu. Kaç yaşımda olursam olayım anlasam da anlamasam da bilmek ve acı çekmek, yas tutmak benim de hakkımdı.

Bu hak bana tanınmadığı için bir yanım belki yaşıtı herkesten daha olgun ve dayanıklı, diğer yarım ise aldığı yaralardan kurtulamamış bir çocuk gibi.

Senin de benim gibi olmanı istemiyorum göz ışığım. Bu yüzden bana neler olduğunu nasıl yaşadığımı bilmelisin.

Benim elimde kalan hiçbir şey yoktu. Hatırlayacağım yaşlarda annemle babamın çocukluğuna dair kendilerinden hiç bir şey dinleyemedim. Kendi ağızlarından anılar biriktiremedim. Böyle olacağını bilseler bana söyleyecekleri son şey ne olurdu hep merak ettim ama bunu asla bilemedim, bilemeyeceğim. Elimde kalan sadece birkaç anı.

Bunun ne kadar üzücü olduğunu bildiğim için senin de henüz benden dinleyemediğin ne varsa şu birkaç saatin içine sığdırabilme çabam bu yüzden.

Bekledim. Günlerce, gecelerce annemi, babamı, kardeşimi bekledim. Ne zaman neden gelmediler diye sorsam benden kaçan bakışlar, sorumu unutturmaya çalışan cümlelerle karşılaştım. Sadece “cennete gittiler” sözü bir mahzunluk ve eziklik içinde söyleniyor ardından sorduğum “neden, ne zaman gelecekler, biz mi onlara gidicez” gibi sorularımın hiç birine bir cevap alamıyordum.

Geceleri düşünmeye küçük amcamın dediğinin gerçekleştiğine inanmaya başlamıştım. Yeni doğan kardeşimi benim yerime koyup bir daha gelmemeleri düşüncesi bir kurt gibi beynimi kemirmeye başlamıştı.

O günden sonra uslu bekleyişim sona ermişti. Bana karşı gösterilen ilgi ve özenin artmasıyla birlikte kimse istediğim gibi bir açıklama yapmayınca kendimce en mantıklı sebebi bulduğuma inanmıştım. Bu yüzden de serbest bıraktığım hırçınlıkla evi inletecek öfke patlamalarına, gizlice evden kaçmalara, bana yasak olarak konulmuş ne varsa hepsini çiğnemeye başlamıştım.

Okula gitmek yerine dereye gidiyor, okul önlüğümle suya giriyor, tek başıma bilyaliye binip sert virajlı yokuşlara kendimi bırakıyor, yalnız yürümeme izin verilmeyen patikalarda koşturuyordum.

Halbuki onlar daha birkaç hafta önce yapsam çok kızacakları şeylere sanki sonsuz bir sabır ve şefkatle karşılık veriyorlardı. Esma ile yan yana oynarken büyük amcam her akşam geldiğinde önce beni kucağına alıp havaya atıyor, yengem büyük bir kabahat sonrası Esma ile Yusuf’un bacaklarını fındık dallarından kırdığı sopayla kızartırken sıra bana geldiğinde sadece elindekini sallamakla yetiniyordu.

Babaannem ve dedemin peşimden koşup yorulmalarına içten içe dayanamıyordum. Ancak zannediyordum ki babaannemler artık benimle uğraşmaktan usandıklarında beni de annemlerin yanına gönderecekler annemlerde mecburen tekrar beni almaya geleceklerdi. Onlar da genelde küçük amcamın benimle ilgilenmesini ve peşimden koşmasını istiyorlardı.

Önceleri belki de en iyi anlaştığım kişi olan küçük amcama şimdi en büyük hırçınlıklarımın sebebi oluyordu. Sürekli tersliyor, artık onunla oynamak istemiyor, verdiği hediyeleri almıyordum.

Ona olan kızgınlığımın kaynağı gerçekten ona mıydı yoksa o “ seni burda bırakıp gidicekler derken” yalan söylediğini zannedip ona inanmadığım için kendime miydi o zamanlar çözemiyordum.

Okula gittiğimde acaba geldiler mi diye düşünüyor ya gelip beni bulamayınca tekrar giderlerse diye endişelere kapılıyor ve teneffüs aralarında kaçıp araba yolunu gören fındık ağaçlarının dibinde nöbete başlıyordum.

Her gün aynı soru.

“ Annemle babam geldi mi?”

Ve her gün kaçan bakışlar, başka tarafa dönen yüzler, sadece aynı cevap.

“Onlar cennete gittiler ya ballim.”

“Ne zaman gelicekler?”

“…”

v

Yapraklar dökülmüş, karın yağacağını haber veren rüzgarlar esmeye başlamıştı.

Yazın bile soğuk olan yerlerde şimdi kış soğukları kapıya dayanmıştı. Kışın başköşeye kurulan soba yerini almış, oturma odamız her kış olduğu gibi ona göre şekillenmişti.

Okulda sınıflardaki sobalarda yanmaya başlamıştı.

Hangi özel gündü bilmiyorum. Okulda ki öğretmenler birkaç gün önceden yapılan hazırlıkla Esma’nın da içinde oluğu birkaç öğrenciye görev vermiş benimde elime bir şiir tutuşturulmuştu.

O gün, o anlarda bana ne oldu bilmiyorum. İnsanın bir anda irkilmesi, bir rüyadaki hayal dünyasından aniden uyanıp gerçekliğin farkına varması, kafasının içinde anlamadığı birbirine girdiği ne varsa görünemeyen bir ilhamla zihninin berraklaşması, her şeyi idrak etmesi gibi bir şeydi.

Toplam beş sınıfı olan okul bahçesinin üçer sıralı taş duvarla çevrili bahçesinde hepimiz hizaya geçirilmiştik. Herkes kendi halinde programın başlamasını bekliyor, görevi olanlar tekrar ediyor, olmayanlar öğretmenlerin bakışları ve uyarılarından saklanarak kendi aralarında konuşuyorlardı.

Velilerin kimi duvarın arkasında durmuş, kimi orda burada buldukları taşların üzerine çökmüş seyirci kitlesini oluşturmaya başlamışlardı.

Esma ile yan yana dururken yengemle küçük amcamın bahçeden içeri girdiğini gördük. İkimizde yengeme el sallarken Esma birden yanımdan elindeki kağıdı sallaya sallaya yengeme doğru koştu.

Esma’nın birden yanımdan koşup gitmesini, annesinin beline sarılmasını, hayatımın geri kalan tek gerçekliği olarak seyretmeye başladım. Yengem Esma’nın eteğine sobanın yanına bırakılmış odun kovasından bulaşan siyah lekeyi hemen fark etmişti. Elinden tutup hızlı adımlarla bahçenin girişindeki çeşmeye götürdü ve eteğinin kenarını çitileyerek lekeyi temizledi. Bozulan saç örgüsünü yeniden yaptı. Üzerine giydirdiği hırkasının yakalarını düzeltti ve tekrar yanıma gönderdi. Etrafıma baktım, bahçede çoğalan insanlara, üstümden geçen kara bulutlara, etrafımızı saran bir sağa bir sola sallanan ağaçlara sanki ilk kez görüyor gibi baktım. Ve rüzgar, bir avuç soğuk suyun sabah mahmurluğundan arındırıp tamamen uyandırması gibi yüzüme çarptı.

Atatürk büstünün önüne kurulmuş kürsüye çıkıp inen herkesin ardından alkışlar başlıyor, kürsüdeki çocuğun ailesinden birileri daha coşkulu bağırıyor ve ıslık çalanlar oluyordu.

Adım çağrıldı mı, herhangi biri başka bir şey söyledi mi hatırlamıyorum. Önüme konulmuş şiiri nasıl okudum bilmiyorum. O andan sonra sadece kürsüye doğru yürüdüğümü ve oraya çıktığımda önümde toplanmış kalabalığa doğru baktım. Kürsüden sakince inerken sırama geçmek yerine herkesin arkasından bahçe duvarının üstünden atlayarak okulun arkasında yükselen fındıklığa doğru tırmanmaya başladım.

Annem ve babam yoktu. Beni kim alkışlayacak, kim görmediğim kirlerimi görüp temizleyecek, bozulan saçlarımı hemen yapacaktı. Bir daha beni görmeye gelmeyecekler, benim onları görmem için bile uğramayacaklardı.

Bir sebepten ötürü bırakılmıştım. Anlamıyordum, nedenini bilmiyordum, sorularıma cevap alamıyordum.

Daha pek çok şeyi kavrayamazken bu terk edilmiş hissiyle o yaşta baş başa kalmıştım. Anlamayacağımı düşündükleri için, çocuk olduğum için, ne olursa olsun bir süre sonra unuturum diye düşünüldüğü için belki de kendi kendimle baş başa bırakılmıştım. Büyük bir bilinmezlik girdabına tek başıma atılmıştım.

Senin de böyle olmanı istemiyorum birtaneciğim. Benim senin yaşlarındayken düştüğüm bu çukura sen asla düşmeyeceksin. Ne baban buna izin verecek ne de yanında olamasam bile ben buna izin vereceğim.

Sen her halükarda güçlü olacaksın. Ama içini yakan sorularla tek başına savaşarak değil her şeyi bilerek, öğrenerek. Benim yaşadıklarıma benzer şeyler yaşarsan eğer bende izi kalan yaraların sende de açılmaması için tek çarem buydu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.