O günün akşamı, sofra kalktıktan sonra çay içilirken, dedem beni karşısına çağırarak pabuçlarımı bulup bulamadığımı sordu, ardında da okkalı bir kahkaha patlattı.
Ertesi gün çatıda oyun oynarken küçük amcam bir anda başımızın ucunda belirdi kapının önüne doğru inerken bu sefer de o “yoksa hala pabuçlarını mı arıyorsun” diye sordu. Tabii gülmeye başladı ve eve girene kadar da kendi kendine söylendi durdu.
Bir hafta sonra babaannem, komşuların bizde toplandığı bir sırada tekrar anlattığı olaya, bu sefer komşuları da dahil ederek, hep bir ağızdan güldüler.
İki hafta sonra okula giderken kapılarının önünden geçtiğimiz Ayşe teyze bile “pabuçlarını bulmuşsun Şurina” diye laf attı ve sonra tahmin et ne oldu. Yanındaki geliniyle beraber onlarda kıkırdaya kıkırdaya gülmeye başladılar.
Öyle bir durum olmuştu ki bir anda kendimi neredeyse tüm köyün eğlence malzemesi olarak bulmuştum. Evde, her akşam yemeğinden sonra çay içilirken mutlaka bu olay tekrarlanıyor, bu sefer farklı versiyonlarıyla esprilere dönüyor ve sanki yeni olmuş bir olaya güler gibi aynı neşeyle gülüyorlardı.
Bense çok anlamlandıramadığım bu durumdan tam olarak ne yapsam da kendimi kurtarsam diye bir türlü çare bulamıyordum. Okulda arkadaşlarım duyacak diye endişelenmeye başlamış, sahiplendiğim tavuğum Mısır’a bile yem verirken “sakın sende aynı şeyi deyip gülme yoksa seni yerim” deme noktasına gelmiştim.
Babaannem her nedense durup dururken abla olduğum zaman kardeşime benim bakacağıma, onu koruyacağıma dair nasihatler vermeye başlamış, hatırladığı her fırsatta bunları tekrarlamayı görev bilmişti. Sonradan anladım ki kendi çocukları kardeş sevgisiyle nasıl büyüdüyse torunları da öyle büyüsün istiyordu.
Çocukça verdiğim tepkiden dolayı gerçekten de kardeşimi kıskanabileceğim zannediliyor ve bu o anlardaki halimi düşünürsek oldukça komik görünüyordu.
Oysa Yusuf’un bana kardeşim olacağını söylediği andan itibaren hissettiğim sadece sevinçti. Hayatımdaki bir boşluğun artık dolacağı düşüncesi beni bir anda olgunlaştırmış, daha o andan itibaren beni abla konumuna getirmiş hissediyordum. Büyüklerimin düşüncesinin aksine, benim, o ana kadar içimde gizliden gizliye kıskandığım şey başkaydı.
Evimiz ile fındık tarlasının arasında kalan patika da oyun oynarken ablasının Esma’ya “fındığım” diye seslenmesini, çamurlu yollarda giderken ayakları kirlenmesin diye kucağına alışını, saçlarını sürekli değişik modellere sokuşunu, ona farklı bebekler dikişini kıskanırdım.
Ayşe ablam kitaplarındaki masalları Esma’ya okurdu. Eski defterlerindeki boş yaprakları resim yapsın diye ona verir bazen de beraber resim çizerlerdi. Her akşam beraber oynarlar, birlikte uyurlardı.
Beni de çok sevmesine, bir arada olduğumuz zamanlarda öz kardeşine ne yaparsa bana da aynısını yapmasına rağmen Esma’ya olan düşkünlüğü bende bir parça hüzün uyandırırdı. Gelgelelim ne bu çocukça saf kıskançlığımı ne de üzüntümü göstermeye hem gururum hem de inatçı tabiatım asla müsaade etmezdi. Bu yüzden bende kendime göre gayet etkili bir yol bulmuştum. Sanki hiç umurumda değil gibi davranır, Esma ablasının kucağına koşarken özellikle yanlarında olmamaya çalışırdım.
Oysa şimdi benimde ablası olacağım, bana yapılmasını istediğim ne varsa ona yapacağım, masallar okuyup beraber resim çizeceğim, her akşam oyun oynayacağım, sonra da birlikte uyuya kalacağım bir kardeş müjdesi veriliyordu.
Onun hem ablası hem abisi ve daha nesi olmamı isterse o olabilirdim.
Annemi akşamları sobanın yanında kardeşime battaniye örerken görünce, her seferinde onun ne zaman geleceğini, kız mı oğlan mı olacağını, adının ne olduğunu ve o an aklıma ne gelirse onu sorardım.
Babam pazardan geldiği bir gün bana getirdiği gofretin yarısını yemiş yarısını paketine sararak “bunu kardeşime sakla” diye anneme uzatmıştım.
Annemle babam da şimdiden peyda olan bu kardeş düşkünlüğümden yararlanmadı değil. Doğrusu okulda da pek haşarı bir çocuktum. Umarım sen bu konuda bana çekmemişsindir. Buraya tayini uzaklardan düşen öğretmenimizin adeti önce anlatmak sonra tahtaya yazmaktı. Yüzü bize dönük olduğu zaman hareket alanım çok kısıtlı olurdu ancak tahtaya döndüğünde sessizce sınıfta dolaşır, bir şey almak bahanesiyle sıraların arasından geçerek arkadaşlarımı ziyaret ederdim. Öğretmenimiz yüzünü tekrar bize dönüp beni yakaladığında hep bir bahanem olurdu. Biraz da ne sorarsa cevapladığımdan beni azarlamaya pek bir şey bulamazdı.
Annem bu konuda beni daha önceden defalarca tembihlemişti. Ne var ki derslerimin zaten iyi olmasına karşın bana sunduğu hiçbir vaat dikkatimi yeteri kadar toplamaya yetmemişti. Bir akşam ödevimi yapmak yerine yerde uzanmış tahta tavanı ve farelerden korumak için tavandan aşağı asılmış küçük fındık çuvalını incelerken annem başımın ucuna oturdu. Kalemi elime tutuşturdu. Hep ördüğü saçımı okşarken;
“Eğer sen ödevini yapmaz, derslerine çalışmazsan bunları kardeşine kim öğretecek?” demişti. İşte o zaman odak noktamı bulmuş ve bende bir kaytarma isteği gördüğünde hep aynı bahane ile bana ödevlerimi hızlıca yaptırmıştı. Yalnız arada bir sorduğum sorulara cevap veriyor, küçük teneffüslerle araya başka şeylerin girmesine izin veriyordu.
Bir seferinde annemin büyüyen karnına bakmış ve kardeşimin gerçekten de orda olup olmadığını merak etmiştim. Onun orda nasıl olduğu ise ayrı bir muammaydı çünkü anneme sen kardeşimi yedin mi diye sorduğumda gülmekten pek bir cevap verememişti. Bereket versin o sırada sadece annem vardı da ikinci bir pabuç vakasını kolay atlattım.
Annem elimi karnının üstüne koydu ve biraz bekledikten sonra kardeşimin kıpırdanışını hissettim. O an kalbim sanki bir bilyalide tek başıma dağın doruk noktasından aşağı doğru süratle gider gibi atıyordu. Kardeşim geldiğinde annem onu almaya gidecek, sonra eve getirecek, onun için mevlit okunacak, sonra büyüyecek bana abla diyecekti.
Annemin anlattığı bütün bu merhaleler sırasıyla zihnimde yer ediniyordu ve günler geçtikçe tükenen sabrımı hep az kaldı diye geçiştiriyordu.
Nihayet evde bir takım hazırlıklar başladı. Kapılar süpürülüyor, camlar siliniyor, avluya bir çeki düzen veriliyordu. En son annemin, yürüdükçe ses çıkarttığı tahtalarla döşeli odasında toplanıldı. Odanın tek penceresi fındık tarlalarına üstten bakar ve karşı dağın eteklerindeki köyü görürdü. Yer yatağım burada olmasına rağmen küçük amcamın odasında yerden beş-on santim kadar yüksekte olan küçük karyolada yatmayı tercih ederdim. Yine de en sevdiğim oda burasıydı. Tahta bir giysi dolabı, demir bir karyola, pencerenin dibinde iki minder ve duvara asılı gaz lambasıyla bu oda beni kendine ayrıca çekerdi. Belki de sadece anne ve babama ait olduğu için bende bir aidiyet duyardım.
Annemin içini hep merak ettiğim ama daha önce açıldığını hiç görmediğim sandığı da bu odadaydı. O gün yapılacak bütün işler bittiğinde sıra bu sandığa gelmişti. Yengem sandığın üstüne dizilmiş yorgan ve örtüleri tek tek indirdi. Sonra da annem sandığını kapağını açtı. Gözümde hep gizemli olan bu sandığın içinde değişik eşyalar, saklanması gereken özel nesneler olduğunu hayal etmiştim ara sıra. Ancak içinden çıkanlar birkaç oyalı tülbent, renkli patikler, elde dokunmuş çoraplar, işlenmiş örtülerdi. O an en ilgimi çeken şey annemin küçük bir hurç içinde önüme koyduğu bebeklik kıyafetlerimdi o kadar. Kolumun bile girmeyeceği küçücük eşyalara bir zamanlar nasıl sığdığımı hayal edememiştim.
Ben kafamda elimdeki kıyafetler kadar küçüldüğümü canlandırmaya çalışırken annemin yatağına serilmek için açılan örtülerin arasından bir defter düşmüştü yanıma. Kapaklarının rengi solmuş, kenarlarından birkaç yer yırtılmış, aslında ince olmasına rağmen nemlendiğinden olacak yaprakları biraz kabarmıştı. Elime aldığımda annem defteri gördü ve sanki farkında olmadan gayrı ihtiyari bir hareketle yavaşça elimden aldı.
Gözlerinde parıltı, yüzünde tebessümle defteri hızlıca tarıyor, bazı yerleri okudukça yüzündeki gülümseme daha belirginleşiyordu. Ancak o zamanlar annemin bu defteri eline aldığında ve içine göz attığında ki değişen ruh halinin farkında olamayacak kadar küçüktüm.
Defter, sandıktan çıkanlarla beraber tekrar eski yerinde konuldu ve yıllar sonra hayatımı etkileyecek adımımı attırana kadar da orada kaldı.
