İçeriğe geç

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 6 · 6 dk okuma

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 6

00.10

Havalar iyice soğumaya, yapraklar dökülmeye başlamıştı. Annemle yengem bütün sene boyunca boşalıp bir kenarda bekletilen kavanozları kapımızın önündeki çeşmenin yanına yığmıştı. Büyük leğenler sürekli su doluyor, toplanıp bir yere yığılmış sebzeler, arasında ateş yakılan iki taşın üstüne kurulu büyük kazanda kaynatılmak üzere yıkanıyordu.

On beş dakika kadar yürüme mesafesinde olan okuldan döndüğümüzde Esma ile bana da ufak tefek görevler verilirdi. Küçük ellerimizi leğenin içine sokup ya domates ya da kavanoz kapaklarını yıkardık. Getir götür işlerinde sürekli oradan oraya gider dururduk. Dedemin yıllar önce getirdiği ve en büyük eğlencelerimizden biri olan küçük altın rengindeki radyo kapının üstünde asılı durur çeşit çeşit türkü çalardı. Böylece ailemizin kadınları hep birlikte kar düşmeden önceki son hazırlıklarımızı tamamlamaya çalışırdık.

Babaannemin büyük ekmek küreklerini anımsatan bir şeyle dumanlar çıkaran o büyük kazanın başında durup içindeki yemeği karıştırması, gözümde öyle bir hal alırdı ki büyük cüssesi, çatık kaşları, güçlü kollarıyla bize anlattığı eski köy masallarındaki kocakarı cadılara benzerdi. Bu cadılar bazen çocukları kaçırır, bazen tarlaların arasında gezinirlerdi. Babaannemin bana anlattığı masallarda ki karakterlere benzemesine içten içe çok gülerdim. Arada bir kendisine gülerken baktığımı fark eder aklımdaki şeyi bilmeden sevgi dolu bir şekilde gülüşüme karşılık verirdi.

Bir keresinde Esma’nın da kulağına bunu fısıldayıp ikimiz aynı anda gülüşünce, babaannem işkillenmiş olacak ki “ha bu küçük zilliler bişeye gülüyo ama anlamadım daha” diye annemlere söylenmişti.

İşte böyle geçip giden sonbahar günlerimizin birinde, bir gün Esma ile beraber evimizin altındaki patika yolda çamurdan pastalar, eski tabakların içinde topladığımız yapraklardan yemekler yapıyorduk. Evcilik oyunumuzda yenilebilir tek şey çoğu zaman sadece fındık, ya da arada bir bahçeden kopartma iznimizin olduğu salatalıkla domates oluyordu. Oyunumuzun gidişatı bir yerden sonra, bez bebeklerimizi de oyuna dahil etmeyi gerektirdi. Her şeye çabucak kanan Esma’yı bez bebeğini almaya giderken benimkini de getirsin diye ikna edip eve yollamıştım.

O sırada fındıkların arasında bulduğum, ikiz dediğimiz, büyük, birbirine yapışık iki fındık parmaklarımın arasından avucuma kaydı. Bunlara çok nadir denk gelirdik. O yüzden bulduğumuzda saklar, kırıp yemezdik. Neşeyle yeni bulduğum kıymetli eşyama bakarken Esma’nın sesini duymamla hemen avucumun içine sıkarak arkama sakladım. Esma elinde bebelerimizle gelirken tuhaf bir şaşkınlıkla yerine oturmadan konuştu.

“Gülbahar, senin pabucunu dama atmışlar.”

İlk başta ne demek istediğini anlayamamış dalga geçiyor zannetmiştim. Cümlesinde bir mana bulmak için hala oturduğum yerde yüzüne bakıyordum.

“Heee kandırıyosun beni bende inandım.”

Ama aynı ciddi ifadeyle yeminler etmeye başlayınca işin rengi değişmişti.

“Vallahi yalan demiyorum. Bebeğini alırken duydum. Annem dedi Şurina’nın pabucu dama çıktı diye.”

O an annemlerin yeni aldığı, daha birkaç kez giydiğim kırmızılı ayakkabılarım ve onları evin çatısına doğru sallayan Yusuf görüntüsü gözümün önünde şimşek gibi çaktı. Zira böyle bir düşmanlığı ondan başka kimse yapamazdı. Yıldırım hızıyla yerimden fırlayıp eve doğru koşturmaya bir yandan da deli gibi “anne” diye bağırmaya başlamıştım. Zavallı Esma iki elinde iki bebek sallana sallana peşimden yetişmeye çalışıyordu. Kapıdan içeri bir hışımla öyle bir daldım ki o sırada oturmakta olan herkes yerinden sıçradı. Annem nefes nefese kızgın halimi görünce bana doğru atılmış ama ne oldu demesine fırsat vermeden şikayete başlamıştım.

“Yusuf ayakkabılarımı dama atmış.”

Babaannem, yengem, annem, herkes anlamamış yüzüme bakıyordu.

Babaannem “ ne yapmış ne yapmış” derken yengem “Yusuf babasıyla bile ballim burda yok ki” demişti.

Esma’yla kısa bir göz göze gelme anından sonra kendimi savunmaya devam ettim.

“Esma dedi bana. Yengem demiş Şurina’nın pabucu damda diye.”

Sonra, bir iki saniye herkeste aynı anda sessizlik, ardından yine herkeste aynı anda kopan bir kahkaha tufanı. Babaannem bile gülerken nefes almaya çalışıyor “oy bu kız beni öldürecek” diye söyleniyordu. Ne var ki ben, afallamış halde olduğum yerde kalmış, bir parça da yeni ayakkabılarımın böyle hain bir saldırıya uğramasına rağmen fütursuzca gülmelerine içerlemiştim. Biraz da anlamadığım bir sebepten bu kadar gülünç duruma düştüğüm için utanmaya başladığımı, neden gülüyorsunuz demeye bile çekindiğimi hatırlıyorum. O an ki tek çarem hışımla girdiğim yerden gerisin geri sessizce çıkmak oldu.

Beni düşürdüğü bu durum için Esma’nın tepesine binsem yeriydi. Eğer onunda şaşkınlıktan iri iri açılmış gözlerini ve bilmeden bir hata işlemiş olabilmenin verdiği endişeyi yüzünde görmeseydim bir güzel azarlardım.

Kapının önüne çıktığımızda evimizin yukarısında ki araba yolundan kapımızın önüne inen merdivenlerde babamın, onun ardından da amcamla Yusuf’un geldiğini gördüm. Ellerinde poşetlerle aramızdan geçip evden içeri girerken içeriden gelen neşeli seslere anlam verememiş kendilerince söyleniyorlardı.

Onlar içeri girerken ben babamın elindeki poşetlerde ne var diye merak bile etmeden geldikleri yoldan toprak merdiveni çıkmaya başlamıştım bile. Kiremitlerle örtülü çatıya girmem zor olmadı. Zaten araba yoluyla aynı hiza da kaldığından bir adımda içine girilebilirdi. Esma’yla pek çok oyunumuzu burada oynar kendimize ait evler yapar istediğimiz gibi döşerdik. Eski birkaç tuğla koltuğumuz, kenarları düzensiz kırılmış bir tahta parçası da sehpamızdı. Fındık çuvallarının, bahçe aletlerinin, bir köşede unutulmuş öteberinin içinde tek başıma ayakkabılarımı aramaya başladım. Ne olup bittiğine tam anlam verememiş olsam da böyle bir riski göze alıp yeni ayakkabılarımı o kirli yerde farelere oyuncak olsun diye bırakamazdım.

Oturma odasının açık penceresinden gürültüler ve anlaşılmayan neşeli konuşma sesleri kulağıma kadar geliyordu. Bir yandan çatı arasına atılmış yığınların arasında ayakkabılarımı arıyor, bir yandan da az önce olan şeyleri anlamlandırmaya çalışıyordum.

Evcilik oyununda bulduğum büyük ikiz fındık hala avucumdaydı. Sonra pencereden gelen sesler yavaş yavaş azalmaya başladı. Böylece kiremitlerin üstüne düşen minik damlaların seslerini duymaya başladım.

Yağmur yağıyordu. Yağmurun benim için ne demek olduğunu ilerde anlayacaksın. İki tarafından da açık olan çatının bir tarafı girişe, diğer tarafı ise karşımızda yer alan dağın eteklerine bakıyordu. Yağmur şiddetlendikçe yapraklara düştükleri zaman çıkardıkları sesler belirgin hale geliyor her tarafı kaplıyordu. Kendimi bir an kahverengi ve sarıya bürünmeye başlamış ağaçların yağmur yağdıkça kıpırdanır gibi olan hallerine kaptırmışım. Arkamdan gelen sesi son anda fark ettim. Başımı çevirdiğimde Yusuf ellerini ve dizlerini silkeliyordu. Bir yandan da benimle konuşmaya başladı.

“Ne yapıyorsun burda?”

Ne cevap verebilirim ki. Esma’nın aklına uymuş anlayamadığım bir durumun içinde gerçek mi yalan mı bilmeden ayakkabılarımı arıyordum. Zaten gözlerimi Yusuf’tan kaçırırken beni cevap vermeme gerek kalmadan bu durumdan kurtarmıştı. Tabi bu durum da ne kadar işime gelirdi tartışılır.

“Kesin ayakkabılarını arıyosun dimi?”

Yüzünde ki gülümseme alay mı yoksa normal bir diyaloğun içten getirdiği tebessüm müydü bilmiyorum. Belki her ikisinden de biraz vardı. Çünkü yüzünde ki o gülümsemesiyle ve parlak gözleriyle bana bakarken ağzından hevesli bir şekilde “Salak” lafı çıktı.Bu lafın üstüne kaşlarım otomatik olarak çatılmıştı tabi. Ellerimi belime götürüp tam ağzımı açıyordum ki bana fırsat vermeden kendisi yine devam etti.

“Ayakkabıların aşağıda yerinde duruyor. Kim ne yapsın senin pabuçlarını. Kardeşin olacak yani, ondan öyle demişler.”

Ufak bir şok dalgası beni buldu ve sanırım bir iki saniye Yusuf’un bana dediklerini anlayamadım.

“Kardeş mi?”

Başını salladı. Gülmeye devam etti. Benden bir şeyler dememi mi bekliyordu bilmiyorum. Tekrar sırtımı ona dönüp yağan yağmuru seyretmeye başladığımda alaycı sözlerle eve doğru hızlıca geri döndüğünü uzaklaşan sesinden anlamıştım.

Olduğum yerde ki tuğlanın üstüne oturup kısa bir süre yağmuru izlemeye devam ettim. Yağmur, tamamı sararmaya başlamış ağaçlarla kaplı olan dağın etekleriyle, bacalarından duman yükselen evlerle, iki dağın arasından akıp giden akarsuyla buluşuyordu.

Demek kardeşim olacakmış. Yanağımı boştaki elime yaslarken diğer avucumda, kardeşiyle beraber yatan fındık tanesini incelemeye, parmaklarımın arasında onunla oynamaya devam başladım. Avucumun içinde sıktığım yer kızarmış, izi belirmişti. Pabucumun dama neden atılması gerektiğini de hala anlamamıştım. Ancak o anda bunların hiçbirinin önemi kalmadı. İçimde, ara sıra tenime çarpan yağmur damlaları gibi ılık bir sıcaklık yükseldi ve yüzümde bir tebessüm halini aldı. Demek artık benimde bir kardeşim olacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.