İnsan içinde bulunduğu anın ne kadar kıymetli olduğunu yaşarken değil, elinden kayıp gittikten sonra anlıyor.
Rüyalarda bile olsa o anlara tekrar dönüp, bu sefer farkında olarak, her saniyesinin nasıl bir hazine olduğunu idrak ederek yaşamak istiyor ama ne çare. Hayatın boyunca özleyeceğin zamanları, bilmeden boş bir beyhudelik ve aceleyle geçirmek ne inanılmaz bir gafletmiş meğer. Ben bunun böyle olduğunu çok küçük yaşta öğrendim.
Fındık tarlalarımız evimizin aşağısındaki yola indikten sonra, yolun altından dar boğaza doğru uzayan dik arazilerdeydi. Yengem benden üç ay küçük olan Esma’yı hep peşine götürürdü. Eğer tarlanın o gün toplanacak kısmı çok uzak değilse öğlenden sonra babaannemle, çalışanlarımıza yemek götürürdük. Akşam iş bitene kadar bir daha eve çıkmaz, orada kalıp işin ucundan tutar akşam oldu mu hep beraber dönerdik. Canım hiç sıkılmazdı.
Oturduğumuz yerde Esma’yla oyunlar bulur bez bebeklerimizle eğlenirdik. Bazen bu oyunlardan ve Esma’dan sıkılır, ağaçlara tutuna tutuna sürekli ilerleyen annemlerin yanına fındık toplamak için giderdim. Babaannem fındık toplarken bele bağlanan önlüklerden bana bir tane dikmişti. Bunu belime bağlayınca bende annemler gibi durmadan çalışıyormuşum hissine kapılırdım. Hâlbuki babam uzanamadığım dalları bana uzatıp bende en alttaki fındıkları koparttığımda önlüğüme atmak yerine kırıp yemeye başlardım. Bu, annemin ikazlarına kadar devam ederdi.
Babam ara sıra beni dalların üstüne oturtur, küçük amcam bana sorular sorar hem kendini hem beni eğlendirirdi. Birde babaannem sınır komşularımız olan tarlalarda arkadaşlarıyla denk geldi mi birbirlerine mani söylerler, doğaçlama türküler çağırırlardı. Ne dediklerini çoğu zaman anlamazdım ama her maniden sonra kahkaha sesleri yükselir, bir iki tezahürat edilir, dedem bile bu duruma kayıtsız kalamazdı.
Akşamüzerine doğru, ağaçların gölgeleri uzayıp hava kararmaya başlayınca teker teker indiğimiz sırtı bu sefer fındık çuvallarıyla yukarı çıkardık. O yerlerde, alışmamışsan yürüyebilmene imkan yoktur. Birde sırtında dolu çuvalla dik tarlalarda yukarı doğru yürümenin nasıl zor olduğunu sen düşün. Karadeniz’de yaşayan herkesin atik ve dayanıklı olmasının başında gelen sebeplerden biri budur. Öyle olmak zorundasın çünkü yaşayabilmek için bundan başka çare yoktur.
En önce büyük amcamla ailesi çıkardı tarladan. Yengemle amcamın sırtında tam ablamın sırtında yarım çuval fındık. Yusuf Esma’nın elini tutar, diğer eline de boş su şişelerini, yemek kaplarını alırdı. Ardından omuzunun üstünde tırpan ve orağıyla dedem ayrılırdı. Babaannem de dedemin peşi sıra yerlere dikkatle bakarak gider, gördüğü tek tük fındık tanelerini alır eteğine doldururdu. O sırada küçük amcam çuvalların ağzını bağlama işini bitirmiş o da yükünü alarak tırmanmaya başlamış olurdu. En geride babam annem ve ben kalırdık.
Babam taşıyacak başka çuval kalmamışsa beni sırtına alırdı. Omuzlarına ancak düz yolda çıkabilirdim. Annem arkada bırakılan eşyaları toplar, babaannem gibi yerlerde gördüğü taneleri ala ala gelirken babamla ben çoktan ağacımızın yanına varmış olurduk.
Ağacın altına oturur, sırtını yaslar, bende dizine başını koyar onun annemin kucağına uzandığında yaptığı gibi bulutları, üstümde asılı dalları seyrederdim. Babam, annem bizim yanımıza gelene kadar her seferinde, ama her seferinde ata diliyle o türküyü söylerdi.
“Ey Asiye kurban olayım ismine
Koyun yavrusuna benziyorsun
Çocukluktan beri senindim
Yaktın kül ettin beni gülüm”
Kendi kendine mırıldanır gibi olurdu çoğu zaman, sadece yanındayken duyardın. Gözleri annemin geldiği yolda olurdu.
“Bundan sonra gezeceğim dağ dağ
Yüreğim çok yaralıdır gülüm
Karışalım, sen şeker ol ben yağ
Yaktın beni kül ettin gülüm”
Annem yanımıza oturup babam başını annemin dizine koyana kadar söylemeye devam ederdi. Benim başım babamın kucağında, babamın başı annemin kucağında, annem bir bana bir babama bakarken öylece uzanırdık.
Bir seferinde, babamın türküsü dudaklarında yine böyle annemin yanımıza gelmesin beklerken birden aklımda o soru belirdi. Annemin adı da Asiye’ydi. Bu türküyü kendi diliyle söylediği için bende Lazca sordum. “Sen bu türküyü anneme mi yazdın baba?”Babam durdu, bir süre cevap seçer gibi gözlerime baktı. O sıra da annemin geldiğini haber veren sesleri duyduk. Ben hala babama bakarken onun gözleri annemi buldu ve tereddütsüz cevap verdi.
“Elimde olsa dünyanın bütün türkülerini annen için yazardım. Ama insan ağzından çıkan hiçbir kelime sevgimi anlatamaz. ”
Annemle babama ait aklımda kalan en canlı, en somut anı o ağacın altıdır. O anlarda içime dolan tarifsiz duyguyu, sırtımın altındaki taşların hafif sızısını, yüzümü yalayıp geçen rüzgarı, şuan da bile, elimde tuttuğum kalemin sıcaklığı gibi hissediyorum. Karşımda uyuyan babanı nasıl canlı kanlı görüyorsam, işte şimdi de gözlerimin önünde öyle gerçek ve canlı bir kez daha seyrediyorum.
O türküyü babam yazmamıştı. Kimin yazdığı da bilinmezdi. Diğer pek çok şey gibi bu da büyüklerimizden öğrenilmişti. Ancak biliniyor ki yazan adam çok sevmiş, yüreği böyle dile gelecek kadar aşka bulanmıştı. Sevdiği için yazdığı türkü dillere dolanmış, bilinmeyen zamanından bu yana bize gelmiş, aynı aşkla babamın kalbinde buluşmuştu. Bu sefer babamın annem için olan sevgisiyle dile geliyordu.
Sevginin gösterilmekte zorlanıldığı, utanıldığı, çekinildiği bir yerde ve zamanda kimseden duymadığım ve sonradan da duyamayacağım sözler söylüyordu babam. Anneme gülerek bakarken, yol kenarında gördüğü çiçekleri koparıp ona verirken, yanımda ona “gülüm” derken çekinmiyor, zorlanmıyordu.
O zaman bunun ayrımında pek değildim. Şimdi bunun ne demek olduğunu çok iyi anlıyorum. Elbette şunu da unutma. Bana bunun, yani sevilmenin, değer gördüğünü bilmenin nasıl bir şey olduğunu öğreten de babandır.
Hayatımdaki en mutlu anlar onlarmış meğer. Bilmeden yaşamışım. Sonradan peşine düşeceğimden habersiz öylesine geçip gitmesine izin vermişim.
Nereden bilebilirdim hayatla savaşırken kullandığı en acımasız silahının zaman olduğunu. Rüzgar gibi geçip giderken gerisinde kaya gibi yerinden salınmayan izler bıraktığını.
Bilmiyordum. Çocukluk günlerim bu bilmeyişle birbirini böyle kovalayıp gidiyordu. Ve sonra bir gün on yaşıma bastım. İşte pek çok şeyi ben, ondan sonra öğrendim.
