İçeriğe geç

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 4

23.45

Çocukluğun en güzel yaşandığı yıllarda doğdum diyebilirim.

Şimdilerde azalmış olan kalabalık bir ailenin içinde büyümenin nasıl bir avantaj olduğunu büyüdükten sonra anlıyorsun.

Altı taş üstü tahta evimiz araba yolunun hemen aşağı tarafında kalırdı. Köydeki evlerin hemen hepsinde biri önde biri arkada olmak üzere iki kapı vardır. Arka kapımız amcamların evine doğru açılırdı. Ana kapımızın önünde ki küçük düzlükte nasıl yapmışlarsa büyük dedemin zamanından kalma, başı toprağın içinden dışarı doğru uzanan bir çeşme vardı.

Çeşmenin yanından yokuş aşağı doğru ince bir çay akar. Dağa bayıra tohum serpip fide ekmek babaanneme yetmemiş, bu çayın etrafındaki beş karış toprağı da “hazır sulu toprak, kapımızın önü, ekmeyelim mi yani yazık günah” diyerek bahçeye çevirmişti.

Sahiden de bizim oranın insanı kadar toprağı ekip biçmeyi seven insan yoktur. Gözünün önünde olan en ufak toprak parçasını boş görmeye dayanamaz. Babaannem kapımızın önündeki bu bir avuç yere de pırasadan fasulyeye, birkaç mısır koçanından domates, salatalığa kadar doldurmuştu. Çocukluğum boyunca hazır paketli bir şey yediğimi neredeyse hiç hatırlamam. Hep eker, elimizin emeğini yerdik.

Babaannem, sonradan yaptığı bu küçük bahçenin kenarlarına bir sürü güzel kokan otlardan ekmişti. Maydanoz, nane, biraz reyhan, biraz da roka. Fındık toplama zamanı ev ahalisi tarlalara indiğinde mutlaka biri evde kalır çalışanlara yemek yapar ev işlerini toparlardı. Babaannem sürekli ağrıyan beline, artık kendisini taşımakta zorlanan dizlerine rağmen inatla yerinde duramasa da, genellikle evde bırakılırdı. Babam gibi adamların bile zor yürüyebildiği yerlerde çalışma sırası gelince ben de hep babaannemin yanına arkadaş bırakılırdım. Babaannem benimle hep yetişkin biriymişim gibi konuşur ben de ona yetişkin biriymişim gibi yardım ederdim.

Önce sabahtan yoğurduğu hamuru ekmek yapıp fırına atar, küçük bahçesinden topladığı fasulye, biber, patlıcanı birer ikişer karıştırıp sobanın üstündeki tencereye koyar sonra tekrar bahçesinin otlarını temizlemeye, olmuşları toplayıp, olmamışlara su vermeye dönerdi.

Bende taze nanelerin, körpecik maydanozların içine uzanır, annemlerin gelmesini öyle beklerdim. Kıpırdanıp küçük bitkilere dokundukça keskin güzel kokuları havalanır her tarafa yayılırdı. Sanırım burnumun çok iyi koku alması ve güzel kokulara olan zaafım buradan beslenir.

Annemler sırtlarında birer çuval terden sırılsıklam olmuş vaziyette yolun ucunda görünene kadar böyle uzanır, bazen de o otların arasında uyuya kalırdım. Babaannem çıplak toprak üstünde uzanmamam için benim boyuma göre ince süngerden bir yatak dikmişti.

Bir çocuğun yetişebileceği en doğal, en saf, kendini hem zihnen hem bedenen yetiştirebileceği en uygun yerdeydim. Teknolojinin bulandırdığı kafalarından azade, topraktan çıkanla beslenen, sınırsız sunulan imkan bolluğunun getirdiği şımarıklıktan uzaktım. Hepimiz öyleydik.

Ah sana nasıl anlatsam. Havada uçuşan yapraklar gibi başına buyruk, yağmur sonrası çıkan ilk güneş ışıkları gibi cıvıl cıvıl, çağlayan nehirler gibi coşkuluyduk. Ayaklarımızda lastik pabuçlar, sırtımızda bilmem kaç yerinden yamalı fistanlar, birbirimizin üstüne başına bakmaz, durmadan yeni oyunlarla bambaşka dünyalar yaratırdık. İçinde doğup alışmamış olanların adım atamayacağı dik yamaçlarda, kayalıklı uçurumlarda, ayaklarımızın altından taşların yuvarlandığı dar patikalarda keçiler gibi koştururduk.

Mutlaka hepimizin anne babası gün aşırı uyarırdı bizi. “Sakın koşturup durmayın, ayağınız kayar dar boğaza yuvarlanırsınız. Biz bulana kadar çakallar yer sizi.”Bu, bizi korkutmak için havadan uydurulmuş bir göz boyama değildi. Dar boğaz dediğimiz yer eteğinde olduğumuz dağın ta aşağısında, önceleri akıp sonraları kuruyan bir ırmağın yatağıydı. Başını uzatıp görmeye çalışmak mümkün değildi. Oynadığımız yerlerde, gittiğimiz yollarda, çakalların, domuzların izlerine rastlardık. Ne var ki insan içine doğup parçası olduğunu bildiği şeyden öyle kolay korkar mı? Geceleri uyuyana kadar pencereden kapımızın önüne çıkan yolu gözler, karanlıkta insana benzemeyen bir varlığın gölgesini görüp kıpırtısını seçtiğim zaman önceden hazır ettiğim taşlarla bombardımana tutardım. Bu ertesi gün çocuklarla bir araya geldiğimizde küçük birer korkak olmadığımızı gösteren gurur kaynağı demekti.

Zaten Karadeniz’de yetişen her çocuk bir parça yetişkindi. Her çocuk, çalışkan olmak gerektiğinin kodlarıyla bezenmiş, her daim patlamaya hazır bir delifişekti.

Kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapar bir kuş sapanı için gerekli en güzel dal parçasını bulmak adına neredeyse bütün ağaçları gözden geçirirdik. Evimizin biraz üst tarafında kalan derede avcılık yapar, ara sıra ayaklarımıza batan taşları umursamadan suya girer çıkardık.

Bir gün amcaoğlum Yusuf, amcamın onun için yaptığı bilyaliyi peşinde sürüye sürüye aramıza getirince, hepimizin içinde ona binmek için ayrı ayrı bir alev parladı. Çünkü tekerleri demirden, gövdesi tahtadan olan bilyali o zaman bir çocuğun sahip olabileceği en büyük, en kıymetli hazineydi ve bununla kıyaslanacak çok az şey vardı. Keyfi yerinde olduğunda ve yeteri kadar pohpohlanırsa Yusuf arkasına binilmesine izin verirdi. Sürekli yokuş aşağı giden bozuk yollarda korkusuzca ve şen kahkahalarımızla yorulmak bilmeden kendimizi boşluğa bırakırdık. O anıları hatırladığımda, çığlıklarım yankılarınken yaşadığım saf heyecan hala yüreğimi hızlandırır. Beni çocukluğun doyum olmaz özlemine bular, içimde, o çocuk yüreğiyle bir kere daha o anı yaşama hissi uyandırır.

Ayağımızın değdiği gözümüzün gördüğü her yer bizimdi ve bizimkisi maddeye bağlı bir mutluluk değildi. Herhangi bir nesneye ihtiyaç duymadan mutlu ve sevinçli olabilmenin özgürlüğüyle büyüdük.

Maalesef bu kadar bir kısmını anlatmakla yetinmek zorundayım. Annenin küçüklüğüne dair bir şeyler bilmek istemenin, ona dair deli gibi merak duymanın ne demek olduğunu ben çok iyi bilirim. Ancak zamanım az, anlatmak istediğim şey çok. Keşke sana bütün anılarımı anlatabilsem. Keşke seninle tekrar kuş sapanı yapabilsem. Seninle aynı yollarda bilyaliye binebilsem. Keşke seninle tekrar… Neyse. Bu kalemi bir faydası olmayacağını bile bile keşke diyerek ikimizi de harap etmek için elime almadım. Bunlarla zaman harcamayalım.

Bölüm sonu

1 yorum