İlk başta yabancı bir hissin bir anda içimde peyda olması ürperticiydi. Bir kriz anının gelmesiyle saatlerce güldükten sonra aniden susup sakinleşmek, üstüne bir ağırlığın çökmesi, uykulu halde tam gözlerini açamamışken soğuk bir esintiye maruz kalmak gibiydi. Beden ve ruhun birbirinden ayrıldığı ama yine birlikteliğin devam ettiği bir rüya haliydi.
Önümde diz çökmüş çocuğu sanki başka biriymiş gibi seyrediyordum ve belleğim onun ağzından dökülen cümleleri otomatik kayıt tuşu açık olan bir cihaz gibi kaydediyordu. O günden sonra bir kez daha okumadan aynı replikleri tekrar ettiğimi söylersem bana inan. Zihninin senden bağımsız olarak bir şeyler kaydetmesinin ne kadar tuhaf olduğunu öyle bir an gelip yaşadığında anlayacaksın.
O gün provanın bittiğini haber veren sesin ardından herkes bir anda gerçek hayata dönebilmişti ama ben nedense hala o rüyadan kopamamıştım. Etrafımda dönmeye başlayan olayları fark ediyor ama bir an için idrak etmekte zorlanıyordum.
Herkes sahneden inmiş, o an babanda bir şey söylemeden doğrulup yönetmenin yanına gitmişti. Ben ise orda öylece uyanıp kendime gelmeyi bekler gibi kalıvermiştim. Aslında küçük bir düş kırıklığı yaşıyor olduğumu sana itiraf etmeliyim.
Sona kalan bizlerde yavaş yavaş toparlanmaya başladığımız da sadece insanların hareketlerine uyum sağladığımı hatırlıyorum. Selin montunu giyiyordu ben de giyiyordum, çantasını koluna takıyordu ben de takıyordum.
Geldiğimiz yolları geri giderken başından sonuna kadar güzel bir filmin tuhaf anlaşılmayan finalinde gibiydim. O akşam dönüş yolumuzda tabelaların, sokak lambalarının canlandırdığı sokağa dönerken babanın sesini duymamızla bir kez daha durakladık.
"Bu yol üzerinden mi ilerleyeceksiniz?"
"Evet."
"Ben de bu taraftan gideceğim, size gideceğiniz yere kadar eşlik edeyim hava iyice kararmış."
"Olur, gidelim hadi. Normalde bu kadar geç vakte kadar kalmıyoruz ama bugün biraz uzadı. Çocuklar sağ olsun böyle geç saate kalınca bizi bırakıyorlar."
Selin, teklifsiz kabulünün ardından bana böyle bir açıklama bahşettikten sonra babanla, oyunlardan, oyunculardan, pek çok şeyden konuşmaya başladı. Neyden bahsettiklerine odaklanamıyor sadece Ömer'in iki adım yanımda yürüyor olduğu gerçeğinden ve sanki yarım saat önce bende yarattığı değişikliğin farkına varmış olma ihtimalinden utanıyordum. Her dakika kafamı bir kaplumbağa gibi içeri sokma gayretiyle sessizce adımlara eşlik ediyordum.
Yurdun kapısının önüne gelene kadar gerginlikten düşüp bayılmadığıma hayret ediyorum. Nihayet bahçe kapısına geldiğimizde ben ayağımla yerdeki taşları ayıklarken Selin benim de adıma teşekkür edip adımlarımızı onun için son nokta olan yerden içeriye attık. Selin önde ben arkada Ömer'in önünden geçip giderken seslenişiyle bir anda mıh gibi çakılıp kaldım.
"Gülbahar!"
Aynı ortamda bulunmaya başladığımızdan beri yüz yüze tanışmamış, sahnede karşı karşıya gelene kadar birbirimizle muhatap olmamıştık. Oyunlar esnasında nerede durup ne yaptığına dikkat etmemiş, sahneye çıkana kadar hiç yan yana gelmemiştik. Ama yine de adımla seslenmişti.
Bunun şaşkınlığıyla tüm vücudum ağır ağır ona döndü. Başımı çevirip arkama baktığımda Selin çoktan yurdun kapısına varmıştı. Babansa serin akşam havasında ellerini paltosunun ceplerine sokmuş, aramızda sınır oluşturan bahçe kapısının demir sürgüsü arkasında dik bir şekilde durmuş bana bakıyordu.
"Bugün sen de iyi iş çıkardın. Doğaçlama için biraz zorlamış gibi olmuş ama umarım kızmamışsındır."
Böylece son sahnede son cümleyi okumam için kağıtlara bakmamı engellediğine emin oldum ama o an bunun bir önemi yoktu.
"He yok, hayır. Ama yine de bir daha aynısını yapma."
"Olur, yapmam" dedi ve bu söylerken de gülerek başını önüne eğdi. Böylece baban sokak lambalarının gölgelendirdiği gülümsemesiyle o akşam ikinci defa kalbimin tuhaf çarpıntısını bana ezberletti.
Zoraki verdiğim bu cevap üzerine o an hayatımın ilk tutukluğunu yaşadığımı da anlamışsındır. Ben yurdun bahçesinde, baban yolda ikimiz de kapının iki tarafında dikiliyorduk. Bu sefer aramızda sahiden bir sınır bulunuyordu.
"Söylediğin replik çok güzeldi."
"Öyle mi? Bilmem öyle bir anda aklıma geliverdi."
Ayaklarım benden bağımsız yine yerdeki taşlarla oynuyordu.
"Repliği oyuna eklememe ne dersin? Bence benim yazdığımdan dah..."
"Oyunu sen mi yazdın?"
"Hıhı"
Cevap vermek yerine başıyla onaylamıştı ve ben böyle yapmasının sebebinin utangaçlık olduğunu sonradan öğrendim.
"Şey, bilmem. Olur heralde. Bir daha karşılaşır mıyız bilmiyorum ama istersen yazar Selin'le gönderirim unutmaman için."
Bir anda tebessüm etti. Daha çok bilinçsizce dudaklarından kaçan bir cümle gibi bir an beliriverip kayboldu.
"Bazı şeyler kendiliğinden insanın hafızasına giriveriyor."
Ben söylediği cümleyi idrak etmeye çalışırken sağ elini paltosunun cebinden çıkardı. Eldiven giydiğini o zaman fark ettim. Ancak eldivenini de çıkardı ve öne doğru adım atmadan tam kapının üstünden bana doğru uzattı.
"Tanıştığımıza memnun oldum. Görüşmek üzere."
Bir saat önce gözlerimin önünde sabit duran el tekrar bana doğru uzanınca bir an için gelen kaçıp gitme dürtüsünü bastırmam gerekti. Ama hemen ardından deneme yapmak için son bir fırsat olduğunu varsaydım.
Baban kendinden emin duruşuyla bana bakıyordu. Ben de ona doğru elimi uzatırken yaşadığım tuhaf şeyin sadece bir seferlik olduğuna ve sahne heyecanında kaynaklandığına kendimi ikna etmeye çalışıyor ve "şimdi bunu kanıtlayacağım" diyerek meydan okuyordum.
"Hoşça kal."
Ama önümüzde duran sınırın üzerinde, baban elimi avucunun içine aldığında aksi olacağına dair bütün inancım darmadağın oldu. O an buna sevindiğimi elbette söyleyemem. Çünkü insan başına daha önce yaşamadığı bir şey geldiğinde korkuya kapılır. Bende o korkuya kapılmış, elimi kurtarıp hızla yurdun kapısına oradan da odama kaçmış, kendime sığınak olabilecek bir yer aramıştım.
Oda arkadaşlarım günümün nasıl geçtiğine dair sorular soruyor, muhtemelen kendilerine gülmekten katılacakları bir şeyler anlatmamı bekliyorlardı. Bir yandan derhal yatağıma kendimi atmak için acele ediyor diğer yandan onları ustalıkla geçiştiriyordum.
Işıklar kapanana ve her yer sessiz olana kadar gözlerim kapalı bütün gün boyunca yaşadıklarımın bir rüya olmasının ve uykuya daldığım anda gerçekliğe gözlerimi açma ihtimalinin ne olduğu düşündüm. Tıpkı babanın oyunda da söylediği gibi.
İstediğim sakinlik yurdun koridorlarına çökünce yataktan doğrulup mektup yazdığım her seferde olduğu gibi masa lambasının ışığında boş sayfaların başına oturdum. Bu garip hal üstüme çöreklenene kadar yazmak için kafamda biriktirdiğim hiçbir şey şimdi aklıma gelmiyordu. Olan biteni "bugün başıma ne geldi inanamazsın" diyerek Esma'ya anlatmak istesem, ona yazdığım kağıdı babaannemden ya da amcamdan kurtarabilir miydi bilmiyordum. Zaten o an için henüz Esma'ya bile anlatabileceğim bir şey değildi.
Masa lambasının turuncu ışığında kalemler, duvarda asılı kağıtlar, birbirine karışan gölgeler, o gece ezberlemiş olduğum her zamanki görüntülerinin içinde bir farklılık peyda oluvermiş gibiydi.
En sonunda anlamsız şekiller çizdiğim kağıdın başından kalktım. Dolabımın içinde eşyalarımın altında duran defterimi alıp tekrar masanın başına oturdum. Düzenli olarak yazma niyetiyle aldığım ama buraya geldiğimden beri önemli gördüğüm bir iki duygu hali dışında hiç yamamış olduğum, sade, neredeyse bütün yaprakları boş bir defterdi. Karaladığım kağıtların üstünde sıradaki boş sayfayı çevirdim ve bıraktığım kalemi tekrar elime aldım, o günün tarihini düştüm.
Yine de sonrasında sadece bir cümle yazabildim.
"Bugün hayatım boyunca aklımdan geçmemiş olan bir şey başıma geldi."
Defteri aldığım yere koyarken bu sefer dolabımın altlarından başka bir şey çıkardım ve doğruca yatağa girdim. O gece ancak annemin yazmasıyla babamın gömleğine sarılarak uyuyabildim.