Ertesi sabah hep alışkın olduğum uyanma hallerimden biriyle gözümü açsaydım, hatta çocukluğumda sık sık olduğu gibi divandan düşerek uyansaydım bile benim için gayet sıradan bir sabah olurdu.
Ne var ki ranzanın altında uykudan şişmiş yüzüme doğru uzanan bir suratla daha önce hiç uyanmamıştım. Üstünde durmadığım ve duyduktan sonra hemen unuttuğum bir cümleden dolayı önceki akşam koluma giren kız, beni nereye götürmek istediğini bile anlamadığım yere geç kaldık diye dürtüklüyordu.
Kendime gelmeye bile fırsatım olmadığı için otomatik olarak gelen ilk bahaneyi salladım.
"Ee benim bugün dersim var, okula gitmem gerek."
"Bugün Pazar."
"Hee, tamam çalışmam gereken çok konu birikmişti onlara bakmam gerekiyordu."
"Vizeler daha yeni bitmedi mi?"
"Hee tabi, o zaman yıkamam gereken çok eşyam birikti şimdi sıraya girsem akşama anca bitiririm" diyerek dolabımda ne varsa ortaya dökmek için bir hamle yapıyordum ki sabah sabah bütün ısrarcılığıyla üstüme gelen kız koluma sarıldı.
"Ben gelince sana yardım ederim söz."
Ve bu sefer beni kendisi dolabın önüne çekiştirip üstüme başıma kıyafetler tutmaya başladı.
"Saçların çok uzun, hep örülü görüyorum, bugün açsana bir değişiklik olur."
Eliyle saçlarımı havalandırmak üzereyken bu sefer ondan önce davranabilmiştim.
"Yok alışkın değilim rahat edemem, yine öreyim en iyisi."
En sonunda ben de kendimi en azından Esma'ya anlatacak başka bir mektup konusu çıkar diyerek yanımda neredeyse zıplayarak ilerleyen kıza uyum sağlamaya çalışırken buldum.
Gerçekten de hayatımın en unutulmaz günlerini sıralasam ki inan bu oldukça uzun bir liste olurdu, o gün kendisine ilk üç sırada yer bulabilir.
Bir pasaja girip kapılarında iş yerlerinin tabelaları asılı karanlık merdivende birkaç basamak çıkarken babaannemin nasihatleri kulağımda çınlıyor, sanki o an bile ne işin var oralarda diye azarlarını duyuyor üstüne üstlük haklı çıkmasından tırsıyordum.
Eski bir kapıdan son derece şüpheli adımlarla ve çekine çekine girerken şahit olduğum ilk manzara babaannemi tamamen haklı çıkarmış gibiydi. Hızlı adımlarla gerisin geri gitmeye hazırlanırken kız bir kez daha koluma sarılmış ve heyecanla içeri çekmeye başlamıştı.
"Başlamışlar bile biraz geç kalmışız."
Beni çekiştirirken sessizce konuşmasına veremediğim anlam yerden biraz yüksekte, kavga eden iki delikanlının olduğu sahnenin kenarına geldiğimizde ve onları izlemeye koyulduğumuzda hepten kayboldu.
Bizimle birlikte odanın içinde olan dört beş kişi de kimi oturmuş kimi ayakta sakin ve dikkatli şekilde kavga edenleri izliyor ayırmak için bir hamlede bulunmuyorlardı. Benim bakışlarım ise iki farklı manzara karşısında bir sağa bir sola gidip geliyordu.
Birkaç dakika sonra oturanlardan bir çocuğun ayağa kalkıp ellerini çırparak "bu kadar yeterli" demesi ve kavganın bir anda kesilmesi bir oldu. Komutu veren kişinin ardından diğerleri de alkışlamaya, az önce koluma tutkal gibi yapışan kız bile hevesle ellerini bir birine vurmaya başlamıştı.
Biraz önce birbirlerinin boğazına sarılan kişiler şimdi yerden kalkmak için birbirlerine yardım ediyor, üstlerine bulaşan tozlara aldırmadan küçük seyirci topluluğunun önünde kısa bir selam veriyorlardı.
Çarklarımın yavaş yavaş yeniden dönmeye başlamasıyla ne olup bittiğini nihayet yavaş yavaş anlamaya başlamıştım. Yaşça büyük gözüken kişi onlara bir iki öneride bulunuyor, geri kalanlar ellerindeki kağıtlara bakarak birbirlerine büyük jest ve mimiklerle bir şeyler okuyorlardı.
Bir araya toplananların yanına doğru çekilirken yüzümde ki şaşkın ifadeyi toparlamış olmalıyım. Çünkü karşımda kendime göre büyük bir eğlence belirivermişti. Esma'ya yazacağım mektup sayfaları gözlerimin önünde uçuşuyordu.
O sırada arkadaşım beni tanıtmaya ve neden buraya kadar ısrarla sürüklediğini anlatmaya başladı.
"Gülbahar doğaçlama yazma konusunda çok yetenekli bize yardımcı olmak istedi."
Ben istemişim? Etrafımdaki insanlardan hoş geldin sesleri yükselmeye başlamıştı.
"Ayrıca şimdiye kadar tanıdığım kadarıyla iyi bir oyunculuk potansiyeli var."
"Yok ninemin şalvari."
Ne zaman şaşılacak bir şey duysak Esma, Yusuf ve bana has şaşırma cümlesi anlamadan ağzımdan çıkıverdi. Ağzımın içinde gevelediğim ve ne demek istediğim anlaşılmadığı için bana dönen gözlere karşı bir anda kilitlendim.
"Ee yani ben öyle bir şey yapamam ama başka ne yardıma ihtiyaç varsa elimden geleni yapmaya çalışırım tabi ki."
Işık hızıyla aklımda canlanan bir dizi rezil olma sahnesinden az önce içeri girdiğimiz ağır kapının açılma sesiyle teğet geçtim. İçeri giren kişiyle herkes ona doğru hareketlendi ve elinde bir deste halinde olan kağıtlara saldırmaya başladı.
"Ömer de geldiğine göre sonraki provalara geçebiliriz."
Gelen komutla herkes otomatik bir hareketle nereye gideceğini ne yapacağını bilerek hareketlendi. Kimi sahneye kimi kabloların ve düğmelerin iç içe girdiği bir köşeye çekilmişti.
Ben de ortada dikilmenin verdiği huzursuzluktan kaçınmak için kenarda üst üste yığılı duran sandalyeleri taşımaya girişenlerin yanına yöneldim. Üst üste duran dört sandalyeyi bir hamlede kaldırdığımda yanımda duran ve neredeyse benden daha zayıf gözüken çocuk müdahale etmeye girişti.
"Onlar senin için ağır olur bize bırak istersen."
"Daha ağırlarını da taşıdım merak etme."
Böylece yerleştirdiğim sandalyelerden birine ilişmiş ve sahneye çıkıp az önceki hallerinden bambaşka kişiliklere bürünenleri büyük bir keyifle seyretmeye başladım. İçin dışın bir olduğunda ve bu durum bazen başını belaya soktuğunda, yine de olduğun gibi biri olmaya devam etmekten vazgeçemediğinde, karşında birinin bir anda farklı bir kişiliğe bürünmesini izlemek büyük bir eğlenceye dönüyor.
Birkaç dakika önce kolumda cıvıl cıvıl olan kız sahnede büyük bir ciddiyetle oyununu oynuyor, neredeyse gözyaşı döküyordu. Hayretle ona bakıyor ve kendinden farklı birini nasıl böyle canlandırabilir diye düşünüyordum.
Az önceki sıska çocuğun şimdi sahnede komik bir oyunu canlandırırken ve beni durup durup kahkaha krizine sokuyordu. Tek sorun oda da gülen kişinin sadece ben olmamdı. Aralıklı yapılan esprilere attığım ilk kahkaha bütün gözleri üstüme çekmişti. İkinci gülme arasından sonra ise diğerlerinden özür dilemeyi bir kenara bıraktım. Sahneden indikten sonra yanıma oturan Selin'e fısıldayarak sordum.
"Bence çok komik siz neden gülmüyorsunuz ki?"
"Biz daha önceden birkaç kere izledik de ondan."
Sadece benim gülme aralarım yüzünden oyun toplamda olması gerekenden biraz daha uzun sürmüştü. Sahneye çıkanların birden fazla karakterlere bürünmesi, beş dakika önce çatlayana kadar gülerken beş dakika sonrasında gerçek gözyaşları dökmesi ve daha önce duymadığım güzellikte cümlelerin kulağa melodi gibi gelen bir ahenkle söylenmesi beni oturduğum sandalyeden alıp başka bir yere götürüyordu.
Karşıma ne çıkarsa çıksın gözlerimi kırpmadan kaybolmayan bir ilgiyle izlemekten kendimi alıkoyamadım. Nasıl ve ne kadar geçtiğini anlamadığım zaman da kulüp dedikleri çalışma odasına gelen ve gidenler olmuştu.
"Son oyunu da bir kere tekrar edelim sonra dağılabiliriz" sesiyle önümde ki sandalyenin arkalığına yasladığım çenemi doğrulttum. Duyduğum zevkten dolayı çabucak geçen zamanda sona gelmiş olduğumuzu duymak benim için yarım kalan eğlenceli bir oyun anlamına geliyordu.
Provası yapılacak son oyun için sahne düzenlenirken ve de oyuncular hazırlanmaya başlamıştı.
Oyunları yöneten çocuk elindeki kağıtlara göz gezdirdikten sonra " Çiğdem hala yok hayalet kızın yerinde kim duracak?" diye ortaya bir soru yöneltti.
Sonra da duyduğumda yüreğimi ağzıma getiren cümle ile herkesin bakışları bana döndü.
"Gülbahar hayalet kız için sahnede durur musun?"
"Ben mi? Ben ne anlarım yahu hayalet olmaktan!"
"Herhangi bir şey oynaman gerekmeyecek sadece replikleri okuman yeterli." diyerek herkesten gelen yardım bakışlarına karşı bir anda mahcup durumuna düşmüştüm. Oda da az kişi bulunmasını kendime teselli göstererek içimdeki deli cesaretine sığındım ve saatlerce keyifle vakit geçirmemi sağlayan bu insanların yardım isteğini kıramadım. İnan sahneye en benzeyen o yükseltiye çıktığımda karşımdaki sandalyelerin boş olmasına rağmen sanki karşımda yüzlerce seyirci varmış gibi öyle heyecanlanmış öyle utanmıştım ki oyunlarını oynayanların nasıl o kadar rahat olduklarına bir kez daha hayret ettim.
Kağıtlar elime tutuşturulduğuna ise ellerimin titremeye başladığını fark etmem dışında o an için başka bir sorun yoktu. Herkesin beklediği komutla benimde içinde bulunduğum oyun oynanmaya başladı. Sahnede başka bir rolde Selin, sandalyeleri taşımamda yardım etmek isteyen adını oyunlar esnasında öğrendiğim Faruk, biz geldikten sonra içeri elinde kağıtlarla gelen Ömer ve tavandan vuran ışıkların altında fener ışığı görmüş tavşan gibi kaskatı duran ben vardım.
O an kenarda içinde bulunduğum ortamın büyüsüne kapılmış, seyirci olarak izlemekle sahnede olarak izlememin bu kadar farklı olacağını düşünmemiştim. Üçü de kendi sıralarında jest ve mimikleriyle repliklerini okuyor ve onları yakından seyretmek bana başka bir seyir zevki veriyordu. Kendimi öyle kaptırmıştım ki bana sıra geldiğini iki dakika sonra herkesin bakışları üzerimdeyken fark edebilmiştim.
Böylece bir kere daha bir oyunu sekteye uğratmamda tam katkım olmuştu. Bu sefer ikinci defa tekrarlanan sahnede bana sıra gelmesini ayık halde beklerken kendimi rezil edişim biraz daha farklıydı. Girmiş olduğum havanın dozunu ayarlayamadığım ve de rol arkadaşlarıma benzetmeye çalışırken abartıyla okuduğum cümlede öyle komik gözükmüş olmalıydım ki sahnede duran üç kişinin de gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığına şahit oldum.
Neyse ki o cümle dışında oynanan sahnenin sonuna kadar başka bir repliğim yoktu ve olduğum yerde kıpırdamadan durarak sadece karşımda oynanan oyunu seyretmeye başladım. İki adım ötemde başka bir dünyadan gelmiş gibi duran çocuğun hareketlerine, rüzgarlı bir gündeki deniz gibi dalgalanan sesine kapılıp gittim.
"Hangi yalan ya da yalancı bu denli yeteneklidir aşkımın yok olduğuna beni inandırmaya. Tatlı bir uykuda görse kendisinin uçtuğunu, inanmaz mı bütün kalbiyle kişi. Ta ki gözleri gerçekliğe açılana kadar. Peki ya aslında rüya ise gerçek sanılan ve de gerçekse rüyalarda olan. Nasıl ayırt etmeli birbirinden bu çetin bilmeceyi sonsuza dek mutlu olabilmem için. Bir aynada ki yansıma çekilip alınabilir mi içinden?"
Sonra da başını birden olduğum tarafa çevirdi ve boşlukta bir iki saniye dolanan gözleri beni buldu. Yüzüne yayılan gülümseme öylesine sıcak ve parlaktı ki oyun icabıyla yalandan bir gülümseme olduğuna inanmak bir hayli güçtü.
"İşte orda, bana bakıyor. Eğer güneş doğudan sıkılıp yerini değiştirmediyse bu parlayan yalnızca sevgilimin ışığı olmalı."
Ardından bütün vücudunu bana doğru döndürdü ve aramızda ki üç adımlık mesafenin ikisini kat etti.
"İşte bakışlarıyla değersiz bedenimi paha biçilmez yapıyor ve kutsuyor beni ilahi bir gülümsemeyle."
Sonra da elini yüzüme doğru ağır ağır kaldırdı. Ne var ki o an içinde bulunduğum durumdan yay gibi gerilmiş ve kaskatı olmuş bedenim bana değil bir heykele ait gibi geliyordu. Refleksle geri çekilen başım sadece bir milim hareket edebilmişti. Aynı refleksle kapanan gözlerimi açtığımda ise düzgün ve biçimli elin yüzümün tam hizasında sabitlendiğini gördüm.
O an gerçekten öyle yapması gerektiği için mi yoksa refleksimi fark edip ince düşündüğü için mi bilmiyorum, uzun parmakları, önümde asılı görünmez bir tüle ya da sahiden bir hayalete dokunur gibi hareket etmeye başladı.
"Ah öyle bir gülücük ki bu, güller köklerini koparıp birbiriyle yarışır yanaklarına dokunabilmek için. Ah düşmanca kalbime saplanan kirpikler, gökteki bütün yıldızlar yerini terk eder size tutunabilmek için."
Eğer buraya kadar yazdıklarımı okuduysan, o an o durumda olmanın benim için ne denli ifade edilemez bir olay olmasını anlamışsındır. O günden sonra defalarca ölçüp biçtiğim ama yine de ifade edebilecek düzgün bir tanımlama bulamadığım başıma gelen belki de tek olaydı.
"Konuş parıldayan melek! Söyle bana! Böyle karşımdayken nasıl yokluğuna inanırım. Hem zaten sen değil misin benliğimi ele geçiren. Ben varsam sen de varsın demektir. Çünkü ruhumda sadece senin varlığın dolaşır. Ya da kaybolduğum için senin varlığında sen yoksan ben de aslında yokum. Söyle bana güzelliğin mabedi, aramızdaki görünmez perdeyi kaldır. Eğer bir kurban istersen işte önünde sunaktır boynum ve sunuyorum sana kendi hayatımı. "
O ana kadar şaşkınlık dağının zirvelerini tırmanmış ve o noktadan öteye başka yol olmadığını zannetmiştim. Ama cümlesi biterken önümde diz çöken birisini görmek hiçbir zaman aklıma gelebilecek bir manzara değildi. Önümde tek dizinin üzerinde durmuş bana beklentiyle bakarak gülümseyen bir yüz duruyordu. Muhtemel karşımdaki de ağzını açık unutmuş, gözleri şaşkınlıktan büyümüş ve kızarmış, donuk bir surat görüyordu. Konuşma sırasının bana geldiğini ancak oradan kopup gittiğimi, biraz önce yüzümün karşısında duran el elimi kavradığında fark ettim.
Bir an irkilip okumam gereken cümleyi okuyup kurtulmak arzusu doldu taştı. Ne yazık ki diğer elimi kurtaramamanın verdiği panikle kağıtları tek elimle çevirmeye çalışırken, önümde çökmüş vaziyette bekleyen çocuğun başından aşağı yere saçılan kağıtlar işimi hiç kolaylaştırmamıştı.
Ardından takip eden ani bir hamle tutmayı başarabildiğim birkaç sayfaya da göz atmamı engelleyecek şekilde elimi yakaladı. Bir an bana beklentiyle bakan gözlerde muzır bir parıltı gördüğüme yemin edebilirim.
"Söyle bana doğruluk payı var mıydı tatlı sözlerinin yoksa inanayım mı hepsinin bir yalan olduğuna?"
Cevap vermem için diretiyor ama yine de kağıtlara bakmama ve söylememe gereken işe yarar bir cümle olup olmadığına bakmama izin vermiyordu. Ve ben ne söylemem gerektiğini bilmiyordum.
"Söyle rüzgarla kulağıma gelen şarkılar senin sevgime olan karşılıkların değil miydi? Yoksa inanayım mı hepsinin bir hayal olduğuna?"
Belki de o gün orda, önümde diz çöken Ömer değil de başka biri olsaydı ya da o cümleler yerine başka herhangi bir şey söylemiş olsaydı karşılık vermek benim için daha kolay olabilirdi. Ama yüzlerce belki de binlerce kez bana gelen atışmalı sözlere cevap vermişken hayatımda ilk defa, oyun bile olsa böyle sözler duyuyor olmak çok çalışmışken bilmediğim tek yerden sorunun gelmesi gibiydi.
Ezberlediğim bir sürü şeyin hiç birinde vermem gereken doğru cevabı bulamıyordum. Sonunda bir yerde, sadece bir yerde, hatıramın en güçlü köşesinde sakladığım yerde, buna benzer duyduğum tek cümle aklımın şaşkın koridorlarında yankılanmaya başladı. Kelimeler dudaklarımdan dökülüverirken kendimi, elimi kavrayan parmakların tutuşuna karşılık verirken buldum.
"Elimde olsa dünyanın bütün şarkılarını senin için yazardım. Ama insan ağzından çıkan hangi kelime sana olan sevgimi anlatabilir? İşte buradayım. Sonsuz evrende tam da olmam gereken yerde."
O ana kadar kalbimin bütün çarpışlarını bildiğimi sanırdım. Ama yaşadığım onca üzüntüyle, onca adrenalinle ya da onca coşkuyla deli gibi çırpınmayı ezberleyen kalbim, orda, o küçük sahnede, cansız spot ışıklarının altında ve bir sürü gözün önünde daha öncekilerden farklı bir şekilde atmayı öğrendi.
Ve işte bu da babanla nasıl tanıştığımın hikayesiydi.