Gerçekti. Gözlerimin içine dolan her görüntü ayağımın altında ki zemin kadar gerçekti. Kolumu kapıya çarptığımda hissettiğim acı kadar gerçek.
“İyi günler. Ben de burada kalacakmışım.”
Ağzım kulaklarıma varırken odanın ortasında dikili kalmış yeni oda arkadaşlarımın şaşkınlıklarını atmalarını, onlara bir soru sormamış olmama rağmen cevap vermelerini bekliyordum.
Biri ranzanın üstünde biri odanın bir köşesinde bana bakmaya devam ederken içinde bulundukları durumdan yavaşça sıyrıldılar.
Odada bulunan ranzanın alt tarafına eşyalarımı bırakırken “Hoş geldin” kelimeleri nihayet ağızlarından dökülmüştü.
Ayakta duran güzel kız beni ranzanın altında ki boş yatağa yönlendirmiş, kullanabileceğim dolabı bile göstermişti.
“Siz de bu sene mi geldiniz ?” diye sordum elimdeki ağırlıkları yavaş yavaş bırakırken. Bir yandan gözlerim benden önce yerleşmiş oda arkadaşlarımın masaların üstündeki eşyalarında, duvarlara astıkları notlarda ve resimlerde geziniyordu.
“Hayır, benim ikinci senem” dedi ayakta durup beni buyur eden kız yatağının üstüne otururken. Demek ki bizden biraz büyüktü. Zaten görüntüsünden tavırlarına yansıyan havaya kadar bu düşünceyi onaylıyordu.
“Ben de bu sene geldim. Merhaba, ben Canan.” Diye cıvıl cıvıl bir sesle elini uzatan ranza komşum ise göz göze gelir gelmez bana Esma’yı anımsatmıştı.
Elini sıkmak için uzanırken “Ben de Şurina” diyerek ekledim büyük bir doğallıkla.
“Anlamadım.”
Ben de anlamamıştım.
“Neyi ?”
“Adım ne dedin?”
“Şurina.”
Karşımda duran kişinin saf hali bana geçmişti. O benim ağzımdan çıkan kelimeye şaşırıyor ben ise neye şaşırdığını bilmediğim için şaşırıyordum.
“Çok tuhaf bir isim daha önce hiç duymamıştım.”
“Konuşurken de biraz şive var sanki nerelisin?”
İşte yurtta kaldığım ilk haftalarımın özeti olan iki cümle. Tanışma faslı içine girdiğim herkes sırasıyla bu tepkileri vermeye başlamıştı. Neredeyse o kadar kalıp bir hale gelmişti ki devamında “bir kız var ismi çok değişik” sonra da “aa o sen misin adın çok değişikmiş gerçekten, nerelisin” cümleleri sırasını bile şaşırmıyordu.
Ben ise ilk defa karşılaştığım bu duruma karşın nasıl tepki vereceğimi bilemez hale gelmiştim. Her defasında girişken yanımın bir adım daha geri çekildiğini sonraları farkettim. Aynı tepkiyle karşılaşmak zorunda kalacağımı tahmin ettiğim için suskunluğa bürünüp yeni yeni kurulan arkadaş ortamlarında sohbetlere dahil olmak içimden gelmiyordu.
Okullar açılmadan önce amcamla geçirdiğimiz bir iki gün, içine girdiğim farklılığı sindirebilmem için pek yeterli bir zaman değildi. Bir de yurtta anlamadığım şekilde içine düşmüş olduğum bu durum beni bu yabancılık hissine gitgide daha fazla düşüyordu.
Her şey ama her şey benim için öylesine yabancı öylesine yeniydi ki daha ilk günlerden içimdeki hevesi ve umudu korumak için zihnimi başka şeylerle meşgul etmeye çalışıyor, karşılaştığım ne olursa olsun kolay yanlarını görmeye uğraşıyordum.
Yine de ilk zamanlarım trajikomik hikayelerle doludur. O yaşına kadar gördüğü en teknolojik alet radyo olan bir kızın, çamaşır makinesiyle verdiği mücadeleyi sana anlatamam. Bunların büyük bir kısmını sana anlatması için Canan ve Nesrin teyzene bırakıyorum.
Yıllarca küçücük bir oda da gecelerimizi ve gündüzlerimizi paylaştığımız o kadar çok anımız oldu ki sana anlatırlarken bazılarını abarttıklarını hatta uydurduklarını düşünebilirsin. Ama hayır hepsi doğru.
Ne yazık ki zamanım daralmakta. Kalan birkaç saatimde de geride bıraktıklarım gibi sadece benden dinleyebileceklerini sana anlatmak istiyorum.
Tamamen yabancı bir dünyada yapayalnız ve sıfırdan bir hayat inşa etmek kimse için kolay olamazdı. Bu belki benim için biraz daha zordu ama asla aşılmaz değildi. Fakültede girdiğim ilk ders yanlış bir binada, yanlış bir sınıfta benimkinden oldukça alakasız bir alanda girdiğim dersti.
Hoca derse girip de bir şeyler anlatmaya başladığında durumdan işkillenmiş ne var ki onlarca kişinin içinde birisine “bu ne dersi” diye soramadığım gibi yerimden kalkıp sınıftan çıkacak cesareti de bulamamıştım. Ben de mecburen sanki oranın öğrencisiymişim gibi tek kelimesini anlamadığım iki saat boyunca sessizce yerimde oturmuştum.
Bir kitabın olabileceğini tahmin etmediğim kalınlıkta kitapları elime alırken girdiğim şaşkınlık her seferinde bir parça korkuya dönüştü. Ya umduğum kadar kolay değilse düşüncesi beni gittikçe germeye başladı. Artık ne yapsam farklı algılanacağı vehmine kapıldığım için oda arkadaşlarımla bile dertleşip dertleşemem konusunda kararsızdım.
Ancak amcamla görüştüğümüz zamanlarda söylediğim tek şey her şeyin yolunda olduğuydu. Babaannemle telefon konuşmalarımızda sesini uzaktan duymak beni karşı koyamadığım bir duygusallığa itiyordu. Esma ve diğer herkes hevesle yeni yerimde neler yaptığımı, nasıl olduğunu anlatmamı beklerken kısa tutukluklarla birlikte aynı ezber cümleleri söylüyordum.
Bir anda girdiğim kültür farklılığı ve insan çokluğunda hemen adapte olmayı düşünmek ve her şeyin güllük gülistanlık olacağı düşüncesine kapılmak fazla iyimser bir tutumdu. Bu iyimserlikten gerçekliğe dönmekte pek yumuşak bir geçiş olmamıştı.
Babaannemlere sayfalarca mektup yazıyor, mektupların yanına kartpostallar koyuyordum. Her şeyin ne kadar güzel ve yolunda olduğuna dair anlatacaklarımın ardı kesilmiyordu. Bana geliyordu ki ufak sıkıntılar içinde olduğumu babaannem ya da amcam ta oradan anlayacak “bak işte kısmet olacağı yokmuş” deyip geri çağıracaklar zannediyordum. Hala onları iyi olduğuma inandırma bir de benim için üzülmesinler derdindeydim.
Günler anlamadığım tuhaflıkta akıp giderken birden birkaç hafta geçmiş olduğunu ve artık eskisi kadar yabancılık çekmemeye başladığımı fark ettim. Yurdun kurallarını benimseyip artık ev sahibi gibi olmak, yurtla okul arasında ki yolları ezberleyip yeni arkadaşlarla küçük dükkanlarda, kitapçılarda dolaşmak, yeni bir zevkin tadını veriyordu.
Öğrenmem gereken her şeyi, fakültede sistemin ve düzenin nasıl olduğunu, kısıtlı bütçemi nerde nasıl daha iyi değerlendirebileceğimi, nasıl not tutmam gerektiğini her şeyi tecrübe ederek öğrendim. Aslında farklı gelmenin tuhaf bir yanının olmadığını yeni tanımaya başladığım insanların bana ne kadar tuhaf geldiğini fark ettiğimde anladım. Bu farkındalıktan sonra bir süreliğine içerlerde bir yere saklanan eski Şurina’nın ihtişamlı bir şekilde geri dönüşüyle kutladım.
Artık yurdun oturma salonlarında toplanıp çay içtiğimiz zamanlar baş davetli olarak yerimi alıyor benim gibi bir iki kız da geldi mi yükselen kahkahalar binanın kalın duvarlarında yankılanıp yönetici odalarına ulaşıyordu. Bir iki kere neler oluyor diye merak ederek kontrole geldikten sonra onlarda bu durumlara alışmıştı.
Genelde hafta sonlarında gidecek başka yeri olmayan ve benim gibi yurdun uzak köşelerinden gelen ya da aynı şehirde olup yurtta kalmayı tercih eden kızlarla çay toplantılarımız evlere şenlik bir olay olmuştu. Laf lafı açarken herkes kendilerini, acı tatlı hikayelerini anlatıp kaynaşıyordu. Bende de komik anılardan bol bir şey olmadığı için hem onlara anlatıyor sonrasında da aldığım tepkilerden ve ilk defa duyduğum şeylerden bahsederken sayfalarca mektup yazıyordum. Benim için yeni olan her şeyden bahsediyordum. Mektupların sonuna da mutlaka bana gelen mektuplarda olduğu gibi doğaçlama maniler yazıyor, babaannemin ya da yengemin bana yazdığı manilere şekilde cevap veriyordum.
Yine böyle, birbirilerimize attığımız doğaçlama manilerden bahsettiğim bir akşam, odalarımıza dağılırken arada bir denk geldiğim ama çok fazla muhabbet etmediğim bir kız adımı seslenip yanıma yaklaştı.
“Gülbahar! Bir şey sormak istiyorum, gerçekten az önce söylediğin manileri bir anda aklınıza geldiği gibi mi söylüyordunuz?”
“Tabi, hatta öyle lafın gelişi küfür bile etsen kızmazlar güler bizimkiler.”
“Tam film gibi müzikal gibi anlattıkların ne güzel.”
Kızın kendine göre güzel bir şey söylediğini halinden anlasam da ne dediğini ilk başta anlayamamıştım.
“Hıı, öyledir.”
“Bak ne dicem.”
Bu sırada kız koluma girip merdivenlerden çıkarken iyi bana doğru yaslanmaya başlamıştı.
“Bizim böyle arada bir toplanan bir tiyatro kulübümüz var. yarın Pazar nasıl olsa senin de bir işin yoksa yarınki toplantımıza sen de gelsene.”
“Hı? Ben ne anlarım canım tiyatrodan falan?”
“Yani bizim kendi çalışmalarımız oluyor tabi sahneye çık diye diretmiyorum ama fikir vermen açısından bize yardımcı olabilirsen çok seviniriz.”
“Ben mi? Ben neye nasıl yardım edicem anlamadım.”
“Bütün o manileri bir anda aklına geldiği için söylüyorsun mesela bize diyalog yazımında ya da hikayelerinle yardım etmez misin? Eminim hiçbirimiz daha önce memleketinde bulunmadık o yüzden hem sen memleketini tanıtırsın biraz belki hem de bize de malzeme çıkar. Ne dersin bir taşla iki kuş.”
Kızın anlattıklarını ağzım açık şekilde dinleyip anlamaya çalışıyordum. O ise kocaman gülen sevimli bir yüzle yüzüme bakıyordu.
“Olur değil mi? Bak çok eğlenceli aslında bir gelsen bayılırsın.”
Koluma iyice asılmaya başlayınca bir an da “tamam tamam” lafı ağzımdan çıkıvermiş. Aldığı cevaptan memnun kendi odasına doğru koridorda kaybolurken ben afallamış arkasından bakıyor, neredeyse başka bir odaya giriyordum.
Sonunda doğru kapıyı bulduğumda ise her akşam yaptığım önce bir sayfanın başına oturup babaannem için mektup yazmaya sonra da hepimiz yataklarda uzanırken ufak tefek dedikodular eşliğinde uykuya daldım.