İçeriğe geç

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 25 · 8 dk okuma

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 25

04.02

Ah kalbimin çiçeği kızım, babaannem içerde ben yan odada sessizce dururken yerimde nasıl duramadığımı bir görmüş olsan. Büyük bir kararlılık gösterisiyle hayatımda ilk defa babaanneme karşı rest çekmiştim. Ama önemli olan az önce sergilediğim duruşumun ne kadar sahici olduğunu ve sonucu ne olursa olsun kararımın arkasında duracağıma herkesi inandırmam gerekiyordu.

Odanın içinde saniyede belki on defa aşağı yukarı yürüyor olduğum yerde bir türlü sabit duramıyordum. Attığım her adımda amcamlara karşı neler söylemem gerektiğini tartıyor, birbirinden farklı sahneler canlandırıyor, herkesin bana neler söyleyebileceğini bile teker teker zihnimde kurguluyordum.

Şimdilerde seni yetiştiren ailene karşı çıkmak, hayallerinin peşinden gitmek için riskler almak, her türlü sonuca katlanmayı kabullenmek daha kolay. Ama çiçeğim, o zamanları, yani küçüğün büyüğüne asla karşı çıkmayı aklından geçirmeyeceği, aileni göz ardı etmenin büyük bir günah sayıldığı o zamanları, üstelik tüm aileni karşına almak pahasına tek başına adım atmaya karar verdiğini söylemenin ne demek olduğunu anlayabilir misin?

Ayıplanmayı, arkandan kim bilir nasıl şeyler konuşulmasını, hem sana hem ailene nasıl gözle bakılacağını göze alarak bunun ne demek olduğunu tahmin edebilir misin?

İşte babaannemin dizinin dibinde ellerim ellerinin üstündeyken bütün bunları göze aldım ve bu kararı verebilecek gücü kendimde buldum. Şimdi ise bunu uygulayabilecek gücü kendimde bulmam gerekiyordu.

Sonrasını hiç düşünemiyor, tamam hadi git deseler ne yapacağımı bilemiyordum. Sadece o an içine bulunduğum durumdan çıkmaya çalışıyordum. Kime hangi sırayla ne diyeceğimi aklımda belki yüzüncü kez tekrar ederken Esma birden içeri girdi. Yanıma gelmesini beklerken adım seslerinin babaannemin yanına doğru gittiğini duydum. Birkaç mırıltı duymaya, adım seslerinden ne olduğunu anlamaya çalışıyor ama başımı kapıdan dışarı uzatmaya cesaret edemiyordum.

Kapının arkasından babaannemin paytak ve sert adımlarının geçtiğini sonra da amcamın evine açılan kapıdan çıktığını duydum. Babaannemin açtığı kapanırken kulağımı dayadığım kapının bir anda açılıp beni yere sermesi neredeyse aynı anda oldu.

“Oy babanın ağzına Esma kafam kırıldı” diye söylenip yerde başımı ovuştururken Esma beni hararetle kolumu çekiştirip beni her zaman oturduğumuz pencerenin altındaki mindere itekliyordu.

“Kız bırak kafanı sağa büyük havadisim var!”

“Ne oldu?”

“Amcam geldi az önce babamın yanına oturdu dedi ki ben Şurina’yı alıp nerde ne kazandıysa oraya götürecem.”

Gerçek olmasına ihtimal vermediğimden mi yoksa az önce kazara kafama aldığım darbeden miydi bilmiyorum ama Esma’nın ağzından çıkanları bir an için algılayamadım.

“He ?”

“Heee, babam da öyle dedi önce sonra dur bakalım hayırdır dedi.”

“Eee.”

“Yani bişeyler konuştular çok duyamadım ama sonra bana babaanneni git çağır dedi. Kesin babaannemle de konuşacaklar.”

“Ne dedi amcam? Nerden esmiş durup dururken böyle birden ?”

“Valla amcam çok bişeler dedi ama aklımda tutup da anlatamıyorum ki.”

“O senin aklına Esma…”

Kalbim hızlanmaya başlarken pencereyi açıp sonuna kadar amcamın evine doğru sarktım. Bazen pençeler açık olduğunda sesleri benim odama kadar gelirdi ve yine bir şey duyabilme umuduyla kulağımı uzatabildiğim kadar o tarafa doğru uzatmaya çalıştım.

Esma da benimle aynı şekilde çabalıyordu. Birden aklımda parlayan ışıkla bu durumun sebebini anladım.

“Kesin babaannemle konuştuklarımı duydu” dedim Esma’yı içeri çekerken.

“Ne konuştunuz ki” diye merakla sorusunu yöneltirken ben onu kapıya doğru götürdüm.

“Akşama anlatırım ama git bak bakalım ne konuşuyorlar.” Kapıya kadar kolundan çekerek götürdüm.

“Bana bak, amcamla babaannem ırın kırın ederse benim tarafımı tut tamam mı?”

“Uy ben ne dicem ?”

“Ne biliyim acındır beni biraz, bulursun işte bir şeyler hadi.”

Neredeyse terliklerini ben ayağına geçirdim ve ben de onunla birlikte çıkıp evin kapısına kadar kolunu bırakmadan gittim.

“Odanın penceresini açmayı unutma tamam mı? Hadi gir.”

Esma’yı evden içeri öyle bir attım ki kapıyı üstüne çekerken düşmemek için dengede durmaya çalıştığını gördüm. Sonra da koşup duvarlarda sürüne sürüne Esma’ların oturma odasında olan pencerenin altına yanaştım.

Bir iki dakika bekledikten sonra Esma’ya söylenmeye başlamıştım ki üstümde duran pencere birden açıldı ve ben yaslandığım taş duvara iyice yapıştım. Pencere açılırken de büyük amcamın kalın ve biraz da hararetli sesi kulaklarıma doldu.

“Yahu olacak iş mi kız başına burdan kalkıp ta nerelere tek başına göndereyim. Bana emanet bu sebi gözümün önünden ayıramam. Allah korusun orda başına bir iş gelse aleme maskara oluruz. Bir kardeşinin yetimine sahip çıkamadı demezler mi?”

“O benim de emanetim abi. Okuyup bir yerlere gelecekse önünde durmak emanete hıyanetlik olmuyor mu?”

“Benim okumasına bir şey dediğim mi var. Bir dediğini iki etmem ama o kadar uzakta tek başına ne hallerde bilmezken ben burda nasıl rahat uyuyayım.”

“Sen rahat uyu diye bu sebinin günahı ne ki ayağına gelen fırsatı kaçırsın.”

Sesler gittikçe yükseliyor yola doğru yayılmaya başlıyordu. Arada bir yengemin orta yolu bulma çabaları kulağıma geliyor ama babaannem nedense bir türlü konuşmuyor, tartışmayı sonlandıracak hiçbir girişimde bulunmuyordu.

Daha net duyabilmek için hem kendimi saklamaya hem de pencerenin kenarında yükselmeye çalışırken birden sırtımdan aşağı uzana saç örgümün çekilmesiyle geri geri sendeledim ve ağzımdan ufak bir çığlığın çıkmasına son anda engel oldum.

Biri saçımdan çekiştirerek beni olduğum yerden uzaklaştırıyordu ve canım acıdığı için ne kendimi geri çekebiliyor ne de başka bir harekette bulunabiliyordum. Ama görmesem de kim olduğunu adım gibi biliyordum.

Yusuf beni yolun dar patika yolun fındık tarlalarına inen ayrımına kadar saçımı bırakmadan çekiştirdi. Sonunda durup beni bıraktığında savurduğum tekmelerden kaçma sırası ondaydı.

“Delirdin mi be! İnsan gibi ses etsene!”

“Asıl sen delirdin mi? Ne işin var kertenkele gibi duvar tüneklerinde?”

“Amcam babaannemle amcamı beni okula göndermeleri için ikna etmeye çalışıyordu.”

“Eee?”

“Ne ee! Gerçi etse de etmese de kararımı verdim. İlçeye inince gidip biletimi alacağım.”

Yoldan aşağı uzanan fındık ağaçlarının altında, yumuşak toprağın üstüne oturdum. Bir adım öte de yanıma yerleşirken şakacı bir ilgiyle devam etti.

“Burdan oraya gidecek parayı nerden bulacaksın?”

“Senden borç almayı düşünmüştüm.”

“Bak sen, sonra?”

“Sonrası o işte. Hocam kaydımı yaptıracağına söz vermişti yapmıştır heralde.”

Yusuf dikkatle dinleyip bunu belli etmek istemediğinde her zaman yaptığı gibi eline geçirdiği dal parçasıyla toprağı eşeleyip duruyordu.

“Gözü kesiyor yani o kadar uzakta tek başına olmaya, babaannemi yalnız bırakmaya.”

Ve ben de her zaman ki gibi avucuma aldığım yaprağı küçük parçalara ayırmaya başladım.

“ Ne yapayım Yusuf? Arada biraz mesafe var diye önümde açılan bu yolu geri çeviremem. Hukuk yazıyor gördün. Burda olsa okulu burda okurum ama yok işte. Bu benim için hayatımda bir kere yakalayabileceğim bir şans biliyorum.”

Yusuf toprağa şekiller çizip bozmaya devam ediyor sanki odaklandığı iş yüzünden beni hiç duymuyordu. Derin bir nefes ben anlamadan ciğerlerimden kendini bıraktı.

“Benim hepinizden, herkesten çok çabalamam gerektiğini biliyorum. Bu halim yüzünden insanların bana hep acınası gözlerle bakmasına, beni hep zavallı olarak tartmalarına tahammülüm yok. Bunun da tek yolunun böyle olduğunu biliyorsun.”

“Bizimkilere kızma. Gözlerinde senden kıymetlisi yok. Sen de seni bırakmayı göze alamayacaklarını biliyorsun. Babaannem senden ayrılmaktansa kolundan, bacağından ayrılmayı tercih eder.”

Bu sefer sükut sırası bendeydi. Çünkü tam da dediği gibiydi. Kötülüğümü istedikleri için değil benim için korktuklarından dolayı beni biraz bırakmayı göze alamıyorlardı.

“Altın kafeste kuş olmaktan farkı yok. Ama bir gün o kafesten beni çekip çıkardıklarında kanat çırpacak gücüm olsun diye uğraşıyorum. Bana yardım etsen olmaz mı?”

Yusuf bir iki saniye süren suskunluktan sonra sanki az önce hiç durgun bir halde değilmiş gibi bir güldü, her zaman takındı alaycı tavrıyla kaşlarını kaldırdı ve “Tabi borç isteyeceksin diye bakıyorum birden kedi gibi oldun” dedi.

Bu da demek oluyordu ki Yusuf bana yardım etmeyi kabul etmişti. Böyle şakaya vuruyor, alayla karışık dalga geçiyor ama asıl istediğim yardımı yapmayı, babaannemle amcamı ikna etmek için arkamda durmayı kabul ediyordu.

“Sana elini veren kolunu da kurtaramaz ya neyse.”

Eve doğru giderken hala bana laf çarpıtıyor, alakasız şeylerle konu değiştirerek gözden kayboluyordu.

Yusuf’un ardından eve döndüğümde pencereden yola taşan sesler dinmişti. Amcamlar etrafta gözükmüyor yengem kapının önündeki bahçeden sebze topluyor babaannem sanki hiçbir şey olmamış namazını kılıyordu.

Belirsizlik içinde kalmak en kötü sonuçlarla karşı karşıya kalmaktan daha kötü. Az önce hakkımda hararetle tartışılan konu da ne olup bittiğini anlamanın yolu yoktu. Dolayısıyla neler olup bittiğini öğrenmek için bir kez daha Esma’yı bir kapı arkasına doğru çekiştiriyordum.

“Ne oldu bitti çabuk anlat.”

“Valla ne olduğunu ben de anlamadım.”

“Esma çıldırtma beni! Ne demek anlamadım. Amcamlar ne dedi en son kabul etti mi?”

“Etmedi ama hayır da demedi. Bir o konuştu bir o. En sonunda babam biraz daha düşünelim dedi havada kaldı yine öyle.”

“Ya babaannem, o bir şey demedi mi?”

“Valla nasıl oldu ben de anlamadım hiç ağzını açmadı. Dinledi durdu.”

Kafam allak bullak nasıl akşam ettiğimi neyi nereye koyduğumu bilmiyorum. Akşam yemekte sanki birisi şimdi bir şey diyecek diye beklemekten ne yediğimi anlamıyor, yerimde duramadığım halde ya birazdan konu açılırsa diye hiçbir yere kıpırdayamıyordum. Amcam adımı söylediğinde yüreğim ağzıma geliyor sonra su ya da ekmek istediğinde aynı hızla hayal kırıklarını topluyor üstelikte belli etmemeye çalışıyordum.

Bir an babaanneme dediğim gibi amcama da “kararımı verdim gideceğim” demek için cesaretleniyor sonra “en iyisi konuştuklarından haberim yok gibi devam edeyim” diye karar veriyordum.

Bu bilinmezlikler ve kararsızlıklar çukurunda debelenirken yapraklar güzün geldiğini haber vermeye başladı. Etrafımızda ki her ev gibi artık bizde kışları ilçede geçirmek için toplanmaya başlamıştık.

Zamanımın daraldığının farkındaydım. Umutlarım Karadeniz gibi gelgitler yaşıyordu. Kıyafetlerimizi topladık, yanımızda götüreceğimiz ufak tefek eşyaları araçlara yükledik, yazları olduğu gibi kışları da her zaman şen olan evimizin kapısını kilitleyip Allah’a emanet ettik ve yeni evimize doğru yola çıktık.

Başları göğe uzanan, sık ağaçlı dağların kıvrım kıvrım dolanan yollarını yavaş yavaş geride bıraktık. Ayda bir birkaç indiğimiz ilçenin düz yollarına, kalabalık ve gürültülü sokaklarına ulaştık. Gözlerimizin azalan yeşile ve çoğalan griye alışması için az da olsa biraz çaba harcamamız gerektiği kesindi.

Sona bıraktığımız bir iki yastık yorganı önceden yaşanmaya hazır ettiğimiz eve taşıyıp yerleştirmek uzun sürmedi. Sıra valizleri açıp kıyafetleri yerleştirmeye gelince o gün, babaannemin dizlerinin dibinde büyük bir inançla aldığım kararın arkasında durmam için ilk sınavım önümde beliriverdi.

Esma kendi kıyafetlerini yerleştirmeyi bitirmiş babaannemin kıyafetlerini yerleştirmeye başladığında ben hala ağzı açık valize bakıyordum. Gözlerimi, kıyafetlerimin en üstünde duran ve evden çıkarken tereddüt etmeden yastığımın altından çıkartıp yanıma aldığım yazma ve gömlekten ayıramıyordum.

“Başka yolu yok” diye geçirdim içimden. Ya da farkında olmadan mırıldanmış olmalıyım ki Esma başını bana çevirdi.

“Bana mı dedin?”

“Başka yolu yok Esma” diyerek dakikalarca ağzı açık olan valizi tekrar kapattım. Esma’nın anlamaz bakışlarını arkada bırakıp ağır valizi tüm gücümle çekiştirmeye başladım. Kapıların açıldığı koridoru geçerek oturma odasının açık kapısında, içerde yorgunlukla oturan herkesin önünde durdum.

Ne duyacağımı, bana bakan yüzlerde nasıl ifadelerin oluşacağını bilmeden söylemek zorunda olduğum şeyi söyledim.

“Ben valizimi burası için toplamadım. Benim bu yoldan başka gidecek yolum yok. Ya benim elimi ayağımı kırın ya da beni yine yalnız bırakmayın.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.