Koşarak tırmandığım yolları usul usul geri dönerken kafamda ne bir taktik ne de lehime işleyeceğini düşündüğüm bir plan kuramadım.
Şimdi öyle durgunluk çökmüştü ki üstüme ağaçları devirecek kadar şiddetli bir fırtınanın sonunda her yerin sakinleşmesi, sessizleşmesi gibiydi. Avuçlarımda sıktığım kağıdı sanki tutunmak için uzandığım ama kopup elimde kalan bir dal gibi tutuyordum.
Araba yolunun kenarına atlayıp bir an duraksadım.
“Esma müjdeli haberi benden önce çoktan herkese söylemiş olmalıydı. Acaba önce öğretmenime mi uğrasam? Onu orada bulamama ihtimalim var. Asıl konuyu direkt mi açsam yoksa alıştırarak mı söylesem? Sanki söyleme şeklim sonucunu değiştirebilirmiş gibi. Acaba araya birini mi aracı koysam? Belki küçük amcam. O sanki aynı tepkileri vermeyecek. Öğretmeni mi önce göndersem? Babaannemin binde bir düşünme payı varsa bile hepten yok olur.”
Derin bir nefes bıraktığımda hala olduğum yerde yolun bir aşağısına bir yukarısına bakıyordum. Ayaklarımı eve doğru sürüklerken yine çoğu zaman yaptığım kabullendiğim hayat felsefesine sığındım.
“Battı balık yan gider, yürü bakalım Şurina. İşte dananın kuyruğu anca şimdi kopar. İnceldiği yerden.”
Eve vardığımda yengem beni yolun üstünde görür görmez sevinçle çağırdı. Bir yandan babaannemin de orda olduğunun haberini veriyordu. Anladım ki birkaç akşamda bir olduğu gibi akşam yemeğini amcamlarda hep beraber yiyecektik.
Yengem boynuma duyduklarını teyit edip kendine has sevinme şekliyle boynuma sarılırken kendimi bir türlü toparlayamıyor, bana yansıttığı mutluluğu ona aktaramıyordum. Oturma odasında her zaman oturduğu yerinde babaannem bana şiddetli şekilde sarılırken bir an her şeyin böyle devam edeceğini hayal ettim.
Beni kolları arasında sağa sola sallarken her şeyden habersiz gururlanan babaanneme eşlik ettim. Kollarından kurtulup kapının ağzında gözüken Esma’yı bir köşede “Mahvoldum Esma!” dan başka bir şey diyemedim. Çünkü o anlamaz şekilde yüzüme bakarken yengem tarafından sabote edilmiş ve sofrayı kurmamız için mutfağa sürülmüştük.
Şimdi sürekli bir o bir ben gidip geldiğimiz kapılarda göz göze gelmekten başka bir şey yapamıyorduk. Ne babaannem oturduğu yerden kalkıyordu ne de yengem iki saniye yalnız kalsak yanımızda bitmekten vazgeçiyordu.
Hep birlikte sofraya oturduğumuzda ve müjdeli haber benden önce amcamlara verildiğinde, bir yandan yemek yiyip bir yandan olayı detaylandırmaya çalışırken bile çok gergindim. Çay içilirken Esma öğretmenimin nasıl düşmemeye çalışarak yanımıza gelmeye çalıştığını, elinde ki kağıdı nasıl havada salladığını göstererek olayı canlandırıyordu.
Amcam komşularımız gibi artık ilçe merkezine taşınmanın ne kadar isabetli bir karar olduğunun üstüne basıyordu. Yarın işe gittiklerinde okulun mevkiini öğrenmekten bahsediyorlardı ve ben bunları duydukça bir şeyler söylemekte geciktiğim için işlerin sarpa saracağı hissinden kurtulamıyordum.
O esnada kafamdan provalar yapıyor, aklımda özenli seçtiğim kelimelerden cümleler kurmaya çalışıyor, gözlerimin önünde sahneler canlandırıyordum ki elimdeki kağıdın çekilmesiyle bir an da kendime geldim.
Yusuf ayağa kalkmış kağıtta yazanları herkesin duyması için yüksek sesle okumaya başlamıştı. Bir yandan tane tane okuyor diğer yanda muziplik yapmaya devam ediyordu.
“Sayın Gülbahar… Bak bak hem de sayın haa… fakületimize kabul edildiğinizi…”
“O neymiş ki?”
“Okuluna fakülte diyorlar da”
“bildirmekten mutluluk duyarız… Bak bir de mutlularmış haa, demek ki seni daha tanımamışlar, tanısalar o zaman mutlu olurlar mıydı acaba…”
Kahkahalar, birbirine karışan kelimeler ve sonra Yusuf’un ağzından çıkan son kelimeyle herkes yavaşça sessizliğe gömüldü.
“İstanbul Üniversitesi.”
O an Esma ile göz göze geldim ve o benim nasıl mahvolduğumu anlamış oldu.
“İstanbul?”
Şimdi Yusuf’un sorar gibi kurduğu son kelime ile herkes bana bakıyordu. Bir şey söylememi bir açıklamada bulunmamı bekliyor gibiydiler ama benim zaten onlardan aşağı kalır yanım yoktu. Ve birazdan ipin ucu bir yerden fena halde sökülecekti.
Dışarda yaz esintileri vardı. Ağustos böcekleri kendi aralarına çalıp söylüyorlar, bu keyifli ve yıldızlarla aydınlanmış akşamın tadını çıkarıyorlardı.
Ancak bizim evin içinde tam bir fırtına kopmaya başlamıştı. Tahmin edebileceğin gibi de sert rüzgarlar babaannemin etrafında yavaş yavaş bir hortum halini alıyordu.
“Neresi neresi bi daha de bakayım! Yok Fizan deseydin o da nerden çıktı?”
Ben de bir bilebilsem. Bir tercih işlemi yaptığımı, gitmek istediğim yerleri belirleyebileceğimi bile bu olaydan çok sonra öğrenmiştim. Bu konularda diğer her şeyde olduğu gibi tamamen öğretmenime güvenmiş, kendimi bir kukla gibi ellerine bırakmış ve bu rahatlıkla bana anlattığı, açıkladığı şeyler üzerinde kafa bile yormamıştım. Şimdi girdiğim bir dizi imtihandan sonra bana seçmek ve kazanmak hakkında bir şeyler anlattığını hatırlıyor ancak neler dediğini bir türlü net şekilde çıkartamıyordum.
“Bilmiyorum! Yani, eee en iyi okulmuş galiba. Kendisi beni seçmiş heralde! Çok başarılıymışım da o yüzden!”
Durumdan sıyrılmaya çalışırken ufak tefek değiştirmelerle ve tatlı süslemelerle ağzıma geleni sıralıyordum. Farkındaydım ki bu tercihin benim tarafımdan yapılmış olduğunu bilmeleri başka şeyler açıklamamı gerektirecek ve belki de başka bir okul seçmem için ısrar edilecekti. Bir de benim bile tam haberim yokken bu işlemin öğretmenim tarafından gerçekleştirilmiş olduğunu söylersem, babaannemin zavallı kadıncağızın kapısına en sevdiği odun orağıyla gitmesini engellemeye çalışmak hiç kolay olmayacaktı.
“İyi de ballim burda okul yok muymuş? Artvin değil Trabzon değil. Taa İstanbul!”
Kağıdı Yusuf’un elinden alıp inceleyen amcam cümlesinin sonunda kafasıyla birlikte kaşlarını da havalandırmış o da kabul etmediğini ifade etmişti. Kağıt şimdi az da olsa destek beklediğim diğer amcamın elindeydi.
“Ama amca” dememe kalmadan babaannem hiddetli sesini ortaya savurdu.
“Olmaz dedim! Burda benim yanımdan kalkıp da yolunu izini bilmediğin yerlere gitceksin he mi?”
Babaannem artık Lazca konuşuyordu. Bu da demek oluyordu ki duyguları algılarını kapatmış, ne desem fikrini değiştirmemek üzere kararını vermişti.
“Hem de nere ta anasının gözü!”
Ben de ona ayak uydurarak Lazca devam ettim. Tek fark oldukça huyuna gitmeye çalışıyordum ve bir kapı aralama şansı varsa o da üstüne basarak olmazdı.
“O kadar çalıştım ettim elimde mi kalsın?”
“Başka okula gidersin ballim okulların köküne kıran girmedi ya!”
“Hangi okula gideyim amca burada var mı sanki”
Haklı bir karşı çıkıştı. Çünkü o zamanlar memleketteki üniversite sayısı nerdeyse iki elin parmaklarını geçmezdi.
Bir an duraksarken, konuşup konuşmamakta tereddütlü sesiyle Yusuf imdadıma yetişti.
“Oraya gitmezse eğer bu sene başka okula gidemez. Anca seneye kalır.”
“O zaman seneye gidersin işte canımın içi yıllar çuvala girmedi ya.” Bu sefer amcama devreye girmişti.
“Ama amca, en iyi yer orasıymış ben orada olmayı hak etmiyor muyum yani.”
“Ben nasıl göndereyim kızım seni oralara? Millet demez mi bir sebisine sahip çıkmadı da tek başına nerelere gönderdi diye. Orda başına bişe gelse Allah korusun nasıl hemen yanına gelelim. Olmaz.” Dedi yine başını yukarı doğru kaldırırken.
“İyi de amca tek ben değilimdir ki. Sen anlatıyordun başka yerlerden gelen öğrencilerle karşılaştığın zaman. Demek ki herkes yapıyor da.”
“Millet okumaya kalkıp buraya geliyor bizim kız da burdan kalkıp nerelere gitmek istiyor.” Babaannem keskin sesiyle içinde bulunduğu hoşnutsuzluğu tekrar belli ederken yine ortaya konuştum.
“Millet bu sefer de kız o kadar kazandı etti zavallı sebiyi okutmadılar demeyecekler mi? Seneye başka bi yere gidersem onlardan çekindiniz diye beni gönderdiğinizi zannetmeyecekler mi?”
“Bitti! Ya burda yap ne yapacaksan ya da otur oturduğun yerde dizimin dibinden hiçbir yere gidemezsin. Ben seni öyle yellere katıp da ne olduğu belirsiz yerlere yollayamam. Çok istersen ben ölünce gidersin, bu gidişle o da yakında olur!”
Ve babaannem katı sesiyle camları zangırdatırken gerekirse sabaha kadar ikna etmeye çalışacağım mevzuya noktayı koydu. Öyle ki başka ne dese bir cevap bulabilirdim ama bu dediğine her hangi bir karşılık veremedim.
Sadece içimde bir parçanın sarsıldığını hissettim. Babaannem bana ne dese ona darılmazdım, ne kadar kızsa da darılmazdım. Normal bir babaanne torundan daha fazla yüz göz olmuş, birbirimize olan sevgiyi başka boyuta taşımıştık. Ama kendisini böyle pervasızca ölüme yakın tutmasına, böyle dile getirmesine çok içerlemiştim.
Orda daha fazla dikilip duramadım ve ağzımı açamadan kendimi dışarı attım. Kendimi bir an önce odaya atmak için öyle acele etmiştim ki terliklerimi giymek aklıma gelmeden en fazla on adım olan mesafeyi yalın ayak geçmiştim.
Esma arkamdan seslenerek yetiştiğinde kendimi yatağa atmış, dizlerimi karnıma çekip kollarımla yüzümü örtmüştüm bile.
Teselli etmeye mi çalışsın yoksa başka şeyler mi sorsun bilemeyen Esma ile bir iki kelam anca edebildim. En sonunda bir şekilde kandırıp beni uyumam için yalnız bırakmaya bıraktığım gergin mecliste hakkımda ne karar konuşulduğuna dair casusluk yapmayı kabul etti. Işığı kapatıp kapıyı çektiğinde sanki başka biri düğmesine dokunmuş gibi gözlerim yanmaya başladı. İçinde olduğum karmaşa birden boğazımda belirdi.
Yastığımın altındaki yazmayla gömleğe sarılarak sessizce ağladım.