Ertesi sabah bu arayışa başlamaya karar vermiştim. Bazen sadece başlamak gerek. Sonrasını, nasılını düşünmeden, önünde birden beliriveren yolda ilerleyebilmek için sabırsızca ve tez canlılıkla adım atmış olman gerek. Zaten benimde tabiatım bunu yapmaya, böyle yaşamaya çok elverişliydi.
O sabah, sanki önceki gece saatlerce uyanık kalmamışım gibi dinç, hayatta hiçbir derdim yokmuş gibi neşeli kalktığımda o adımı atmıştım. Güneş etrafımı değil de sanki sadece kafamın içinde beliriveren ve uzayıp giden o yolu aydınlatıyordu.
Durup dururken vermiş olduğum kararları ikrar ediyor, aklımda ardı arkası kesilmeyen planlar sıralanıyordu.
"Tamam o zaman, hemen başlarım. Benim neyim eksik kafam saat gibi çalışır. Derslere bir asılsam kimse elime su dökemez. En iyisi hangisi olursa olsun en yüksek notları alayım. Alırım tabi saftirik Emine alıyorsa ben haydi haydi alırım."
Beynimin içinde dönüp duran bu cümleler farkında olmadan ağzımdan döküldüğünde babaannemden delirmiş olabileceğime dair ikazlar bile almıştım.
O yaz boyunca öğretmenimin bana verdiği kitabı kaç kere okudum bilmiyorum. İlk gördüğümde tuhaf bir nesne gibi yaklaştığım kitap şimdi meraklar içinde bırakarak beni kendine çekiyor, o zamana kadar her karışını ezbere bildiğim topraklardan başka toprakların olduğunu, kendime ait dünyamdan seyrettiğim ufuk çizgisinin ötesinde başka semaların da olduğunu söylüyordu.
Zaten kanımda deli bir iksir gibi akan merak duyguma yeni yeni şeyler dahil oluyor, beni her seferinde büyük bir cazibeyle dürtüyordu. Öğretmenimin giderken bıraktığı anahtarı bana hiç umursamayacağım bir kütüphanenin kapısını açıyordu. Ve ben buraya daldıkça yeni bir şekle bürünüyordum.
Ne var ki hayat, ben büyük bir istekle ve kendinden emin bir kararlılıkla ilerlemek istediğim de önüme güller serecek kadar hoşgörülü ve nazik değildi. Daha kararımı verdiğim ilk günden beri karşıma türlü türlü bahaneler çıkardı. Kolaydır diye addettiğim derslere odaklanmaya çalışırken, arkadaşlarımın türlü çağrılarına kulak tıkarken, birde sürekli aklımı çelmeye çalışan kıvırcık saçlı oğlandan kaçmaya çalışırken zorlanmadım desem yalan olur.
Yine de içimde kabaran dalgalar annemin defterine her dokunuşumda duruluyordu. Kendi kendime aldığım kararları biraz unutmaya yüz tutsam, yastığımın iki tarafında duran gömlekle yazma bana her şeyi hatırlatıyordu. Öğretmenim geri geldiğinde bende ki değişimi fark etmiş ve yardım istediğim zamanlar, bunu dile getiremesem bile, uzattığım eli mutlulukla tutmuştu.
Neyin ne olduğunu, ne yapmak istediğim için, nereye varmak için ilerlemek istediğimi bilmiyordum. Öğretmenimin çöz dediklerini çözüyor, gir dediği sınavlara giriyordum. Belki ezberci bir şekilde o an bana verilen neyse ona çalışıyordum ama kendi içinde belirlediğin hedef için çabalamanın ve de az da olsa başarıyor hissine kapılmanın hazzını artık bir kere tatmıştım.
Küçük çaplı yoldan çıkmalarım, hafif engebeli engellerim, hepsini birer birer aştım. Ancak artık lise sıralarında son kez oturduğumuz ve iyi kötü çocukluk yıllarımızın geçtiği taş sınıflarla vedalaştığımız yaz da gelmişti. Nihayet yine büyük harmanların serilip toplandığı günlerden birinde öğretmenimi sevinçle bana da doğru geldiğini gördüm.
Onun bu heyecanlı halini ve bana seslenirken müjde nidalarını duyunca Esma ile bizde birden otomatik bir heyecana kapılmış, şaşkınlıkla olduğumuz yerde kalakalmıştık. Toplu harmanların yayıldığı yerde kendi işleriyle meşgul olan komşularımız bile hayret ve merakla işlerini bırakmışlar, tutuna tutuna yanımıza gelmeye çalışan kadına bakıyorlardı.
Esma ile yan yana durup ne olduğunu anlamaya çalışırken, yanımızda ki herkeste aynı anlamsız bakışlarla öğretmen hanıma bakıyor, neden bu hale geldiğini merak ediyordu. Birkaç saniye duraklayıp nefes nefese konuşmaya güç bulduktan sonra, yüzünde kızarmış yanaklarına yayılan bir gülümsemeyle elinde ki kağıdı yüzüme doğru sallayarak sonunda sebebi haletini açıkladı.
"Müjde! Kazanmışsın, imtihanı geçmişsin!"
Etrafta bizi dinleyen komşulardan belli belirsiz sesler yükselirken Esma'nın ağzından sevinçli bir nida koptu. Ancak ben hala işittiklerimi idrak edememiştim.
"Neyi kazanmışım?"
Sonuçların yazıldığı kağıdı elime tutuştururken beni ellerinin arasına aldı ve omuzlarımdan tutup kendine doğru çekmeden önce ihtiyacım olduğu gibi en açık şekilde izah etti.
"Üniversite imtihanını kazanmışsın.”
Artık Esma elinde fındıkları karıştırdığı tırmığı atmış sevinçle dizlerine vuruyor, merakla bize doğru kulaklarını kabartmış komşularımızdan şaşkın hallerini bastıramadıkları halde "hayırlı olsun, gözün aydın" dilekleri geliyordu.
Sonunda aklımın kanalları açılıp ne başardığımı idrak ettiğimde kağıdı havada sallayarak haykırma ve çıplak ayağımın altına batan fındıkları umursamadan zıplama sırası bendeydi.
Aynı coşkuyla deli koşmaya başladım. Arkamda Esma'nın bağırışlarını duymadan, fındık sergisinin kenarında çıkardığım lastik pabuçlarımı bile giymek için durmayıp onları elime alarak koşmaya başladım. Yukarı yamaçlara tırmanmaya, bir yandan lastiklerimi ayağıma geçirmeye çalışırken bir yandan da koşmaya çalışıyordum.
Vakit kaybetmeden bir an önce varmak istediğim yere ulaşmaya çalışırken nasıl deli gibi gözüktüğümü Allah bilir. Sonrasında o halimi görenlerin anlattığına göre hiç de akıl sağlığım yerinde gibi gözükmediğim kesin. Ama işte başarmıştım, bir şey yapmıştım, bir şey kazanmıştım. İlk başlarda neyi nasıl kazanmadığımı bilmesem bile belki de o ana kadar hayatta en kayda değer başarıma imza atmıştım.
Hangi sınava ne için girdiğimi bile bilmeden girmiştim. Esma girmek istememesine rağmen bizimkileri inatla "öğretmen gir dediyse önemlidir ille de giricem" diye ikna ederken bile ne olduğunu tam bilmiyordum.
Ama en sonunda, boyunları kırılmasa üzerimde yeşermeye devam edecek umut tomurcuklarını patlatmayı başarmıştım. Ve delişmen bir çiçek gibi açılacağım yere kendimi atmıştım. Tam da annemle babamın taşları soluk mezarları arasına bugün yanımda olsalar vereceğim aynı tepkiyle kendimi bıraktım. Bu sefer ağlamıyor, sırtımı sıvazlayan bir soğukluk hissetmiyordum.
Saç örgüm gevşemiş, aralarından tutam tutam firar eden teller uçuşuyor, kendilerini uçuran rüzgara selam veriyorlardı. Başımda ki yazma yine kim bilir hangi dala takılmıştı ama ben "yapıcam" diye tekrar tekrar bağırıyordum.
"Yapıcam anne yapıcam! İstediğin ne varsa, benim için hayalini kurduğunuz ne varsa hepsini yapıcam. Gözünüz arkada kalmasın diye, oradan bakıp da benim için üzülmeyesiniz diye. Kimin aklına gelemeyen ne varsa hem de ne varsa hepsini başarıcam. Hiç merak etmeyin."
Elim de ki kağıdı sanki karşımda duruyorlarmış gibi gösteriyordum. Durup durup gülüyor, onların da gülen yüzlerini gözlerimin önüne getiriyordum. Yarım saatlik bir zaman diliminde nasıl göklere çıkacak kadar hafiflediğimi, sevincin ve başarının getirdiği hazzın bir anda doruklarında hissettiğimi tarif edemem.
Ancak gel gör ki haberi aldığımdan beri elimde sallayıp durduğum kağıdı okumak anca o zaman, deli gibi çarpan yüreğim biraz sakinleşince aklıma gelmişti. Kendime doğru çevirdiğim kağıdı birkaç kez ne yazdığını anlayamadan bitirdim. Sonra sakinleştikçe, yazanları idrak ettikçe gülen yüzüm yavaş yavaş solmaya başladı.
Biraz önce uçarak çıktığım doruklardan sanki gerisin geri inmeye başladım. Birkaç saniye önce hissettiğim mükemmel özgüven ve ümit duygusu şimdi tam zıddına doğru evriliyordu. Hayatımın yeni bir devrine geçmem için sadece bir adım kalan o an da satırları okudukça, anladıkça, şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım bir zorluk, aşılmasını imkansız gördüğüm bir engel karşımda beliriyordu.
Kaydırağın merdivenlerini koşarak tırmandıktan sonra bir an da aşağı doğru kaymaya benzeyen bir durumdaydım.
"Ama bunu nasıl yapıcam?"
Üstümden sürü halinde kuşlar geçti. Bir dakika önce görüp kendilerine meydan okurcasına haykıracağım varlıklara şimdi sesimi çıkartamadan bakıyordum. Çünkü beni kendisine bağlayan güç öylesine büyük, öylesine yerinden sarsılmazdı ki o beni bırakmasa ne ben kanatlanıp uçabilirdim ne de onu alıp uçurmaya gücüm yeterdi.
Ve de o izin vermediği sürece işte en fazla buraya kadar gelebilir sonra da yine tıpış tıpış dizinin dibine dönerdim. Yine öyle yapmak için ağır ağır yerimden doğruldum. Bu seferde lastiklerimin içine dolan toprak tanelerinin ayaklarıma batmasını umursamadan, geldiğim yolları yavaşça, oraya giderken ki halimin tam zıttı biçimde, geri gitmeye başladım. Şimdi az önce dik bayırı çıkarken zorlanmadığım kadar inerken zorlanıyordum. Çünkü belli ki birkaç saat sonra hayatımın en çetin mücadelesini verecek ve de inatçılıkta hiç direnmediğim kadar bir direniş sergileyecektim.