İnsanın içinde yeni bir şey keşfetmesi, benliğinde yeni kıpırtıların meydana çıkması, beklenmedik bir anda yağmurun bastırması, ya da uzun bir fırtınadan sonra güneşin kara bulutların arkasında aniden başını uzatması gibidir.
Bir an sadece bir an da uzun saatler boyunca tereddüdünü yaşadığın şeyden emin olabilir ya da tam tersi yıllar boyunca aidiyet hissettiğin duygulara ya da kişilere aslında yabancı olduğunu fark edersin.
Büyük değişimler, büyük olaylar sadece o geçmesi bir an olan geçmekle, yine bir anda oluveriyor. Orada, taze, beyaz bahar çiçeklerinin başımdan aşağı döküldüğü o anda, ellerimin arasında duran resme birkaç saniye bakmak kendime yeni bir itirafın, yeni bir kabullenmenin kapısını açmıştı.
Kitabı yerine geri koyarken sepeti kaptığım gibi yerimden fırladım. Adım atmaya başladığımdan beri düşe yuvarlana ezberlediğim patikalardan atlayarak, alıştığım dal çiziklerine, lastik ayakkabılarımın içine giren taşlara aldırmadan koşmaya başladım.
Canhıraş halde ağacın dalına tutunup kendimi durdurabildiğimde, dağın araba yoluna bakan yamacının kenarında durmuş, ayağımın altından aşağı yukarı yirmi metrelik yardan aşağı yuvarlanırken köy arabasının virajı döndüğünü gördüm.
Arabayı yakalamak ve öğretmenim gitmeden son bir şey sormak, daha doğrusu yardım istemek, benden istediği şeyi nasıl yapmam gerektiğini bilmediğimi ona söylemek hatta öğretmesini istemek için yetişebileceğim bir iki dakikaya ulaşmak için koşuyordum.
Yolum yokuş aşağı döndüğünde hızım artık elimden çıkmıştı. Tarla sınırlarına dikilen türlü meyve ağaçlarının toprağı yararak yeryüzüne çıkmış köklerine nasıl takılıp da metrelerce yuvarlanmadığımı bilmiyorum.
Yeni çiçeklenmeye durmuş fındık dallarının çıtırdayarak kırılma sesleri kulağıma geliyor ama arkama dönüp bakamıyordum. Düşe kalka araba yoluna vardığımda, o telaşla elimden bırakmak aklıma gelmediği için sepetin içinde muhtemelen kırılacak ne varsa kırılmıştı. Ancak evimize beş ya da on metre mesafe kala araba yolunun taşlı düzlüğüne kendimi atmıştım.
Ne var ki son bir gayretle takatimin kalan kırıntılarını da tüketirken evimizin üstüne denk gelen yola doğru virajı döndüğümde, köy arabası arkasında sarı topraktan bir toz bulutu yaparak gidiyordu.
Terleyen suratıma saç örgümün bozulan yerlerinden çıkan tutamlarla birlikte, ardından nefes nefese kalarak baktığım arabanın havaya kaldırdığı tozları da yapışıyordu. Sepetin içinde çalkalanmaktan dolayı, kullanıldığı onca yıldan daha çok hasar görmüş zavallı kitap ve son bir yardım umuduyla koşup yine bir şeye ulaşamamış ben, kıvrak yollarda ağır ağır giden arabayı gözden kaybolana kadar seyrettik.
Toprağın basamak halini almış merdivenlerinden kapının önüne inip, dağlardan gelen soğuk suyun aktığı çeşmede yüzümü yıkadığımda anca kendime gelmeye başlamıştım. Son basamağa kendimi bıraktığımda nefesim henüz düzene girebilmiş değildi.
Son basamağa çöker çökmez, yüzlerce karıncanın ayaklarımdan omuzlarıma kadar yayıldığını hissetmeye başladığım. Üstününe üstlük sanki ayaklarında iğneler var gibi dokundukları her yerimi acıtıyorlardı.
O an terleyen sırtımın ardından esen hafif rüzgar beni ürpertiyor, bir ağırlık omuzlarımı aşağı doğru bastırıyor gibi hissediyordum. O an beni saran yorgunluğun tatlı mayhoşluğu ile kendimi yatağa atmak, kafamın içinde hiçbir düşünce belirmesine izin vermeden saatlerce uyumak, balın üstüne konan sineği içine çekmesi gibi beni kendine çekiyordu.
Ah bilir misin çiçeğim, üstesinden gelmen gereken sorunlarla karşı karşıya kaldığında uyku ne tatlı bir zehirdir. Kendini ona bıraktığında seni her şeyden uzaklaştırmayı, gerçekleri unutturmayı, gerçek dünyadan daha güzel rüyalar göstermeyi vaat eder. Ama hiçbir şeyin çözümünü, iyi ya da kötü bir karar vermiş olmanın özgüvenini sana veremez.
Yorgun adımlarımı bir zamanlar annemle babamın, şimdiyse benim olan odaya doğru sürüklemeye başlamıştım. O an beni böyle demir külçeler gibi ağırlaştıran yorgunluğun, birkaç dakika içinde metrelerce dik yamaçlardan yuvarlanmamaya çalışarak, dalların, yaprakların, yüzümü ve dizlerimi çizmesine aldırmadan koştuğum için olduğunu zannediyordum.
Halbuki tam ileriye doğru bir adım atmayı başardım dediğim zaman kendimi bir adım geride bulmaktan yorulmuştum. Zamanın akıp gitmesinde güzel bir kaç yan varsa geçmişine bakarken kattığı berrak görüş açısı bunlardan biri olmalı.
Saatlerce baygın gibi yatmış olduğum yerde anca ertesi gün uyanabildim. Babaannemin şiddetli dürtmelerini ve itfaiye sirenini andıran seslenmelerini hayal meyal hatırlayarak yatakta doğruldum.
Henüz gün doğmamıştı. Babaannemin üstüme attığı battaniye beni terletmiş ve susuzluk ciğerlerime kadar işlemişti. Daha yeni ve tek tük yerleştirilen sokak lambalarından soğuk cansız ışıklar evin içinde kırık gölgeler oluşturuyordu. Neyse ki o saatte kimse pek kullanmadığı için açtığım elektrik akşam saatlerine nazaran daha canlı yanıyordu.
Mutfakta bir bardak soğuk ve tatlı suyu nefes almadan içerken kendi kendimi avutma yolumu belirlemiştim bile. Ne kadar çok iş ve hareket o kadar düşünmeme politikasına yine devam etme kararıyla kollarımı sıvadım ve un eleyerek ekmek hamuru yoğurmaya başladım. Yaz geldiği için bahçede ki korunaklı yerine çıkardığımız küçük sobayı yaktım. Ekmeği fırına verip üstünde çay demledim. Babaannem sabah namazına kalktığında ahırda küçük buzağısıyla bizden birini bekleyen kınalı ineğimize ot verdim, sütünü sağdım.
Ve bunları yaparken bir süre dıştan kendini göstermeyen ama içimden beni yakan dertlerimi düşünmekten bir süre kurtuldum. Kalıcı bir çözüm olmadığını bildiğim halde elimde ki tek kaçış adresinin bu olduğuna inanıyordum.
Gün boyunca aynı anda kaç şeyi birlikte yapmaya çalıştığımı bir bilsen. Maalesef ki babaannemin her iş gücünü kaldırabilen genetiğinin bana da geçmiş olması işimi kolaylaştırıyor muydu yoksa zorlaştırıyor muydu bilemiyorum.
En son ikindi vaktinin sıcak turuncu ışıkları dantel perdenin aralıklarından huzme huzme dolmaya başlayınca kendime başka işler bulmanın peşindeydim. Yüklüklerde olan bütün yorgan yastığı havalandırmak için omuzlarımda birer ikişer dışarıya taşıyordum.
Kendimi bildim bileli odamda elbise dolabının yanında duran, dışı renkli metal kakmalı, büyükçe sandığın üstünde ki bütün örtüleri dışarda üst üste yığılmış herek öbeklerinin, ağaç dallarının üzerine serdim. Geri döndüğümde, ikinci kapıdan girerken gördüğüm yengem tozunu almak dışında dokunmadığım sandığın kapağını aralamak üzereydi.
Gülerek bana takılıyor muhtemelen birden peyda olan ve dur durak bilemeyen iş aşkı hakkında bir şeyler söylüyordu. Ama ben kapının eşiğinde dikili kalmış kapağı aralanan sandığa sanki içinden dünyayı saracak bir sırrın çıkmasını bekler gibi bakıyordum.
Annemin çeyiz sandığı beni kendine merakla çeken efsunlu, hayal dünyamda içinde pek nadir bulunan ve saklanmaya değer hazinelerin olabileceğini düşündüğüm bir nesneydi. Yine de içini açmaya cesaret edemez, aklımda, hayallerimde, geçmiş anılarımda nasıl şekillendiyse öyle muhafaza ederdim.
İçinde ki büyünün, kapağını açtığımda kaybolacağından korktuğum için beni ayıplama. Dilerim ki sen, bunun nasıl bir his olduğunu benden kalan eşyaların içinde tutulduğu bir kutuya bakarken yaşamazsın. Dilerim ki bu saatte kendimde güç kırıntılarını bir araya toplayarak yazdığım bu defteri okumak zorunda kalmazsın.
Yengem sandığın en üstünde duran bohçanın işlemeleri üzerinde elini özlemle ve üzüntüyle gezdirirken irkildiğimi fark etmemişti. Tenimin altından gün yüzüne çıkan ince bir sızıyla şimdi bohçanın ağzını açacak diye tuhaf bir endişe duyuyordum.
Ancak yengem bunu yapmadı. Sadece rengi yıllar içinde kırılmış beyaz kumaşın üstünde ki kırmızı ve yeşil kanaviçe çiçek işlemesine dalarak iç geçirmekle yetindi. Bir ya da iki kere açıldığını hayal meyal hatırladığım bu sandığı, bütün geçmişimi içinde bir araya toplayarak, en son o kapatmıştı.
Ben hala eşikte dikilmişken dışarıya birisinin çağırmasıyla mı yoksa benim bu mahrem olarak gördüğüm alanda yine mahremiyet isteyebileceğimi düşündüğü için kendiliğinden mi gitti hatırlamıyorum. Hatırladığım eliyle kolumu sıvazlayıp yanımdan geçerken sandığı da arada havalandırmam gerektiğine dair söylediği bir iki cümleydi.
Evet dediğini yapmam gerekirdi ama nasıl yapabileceğimi bilmiyor daha doğrusu kurcalayıp karıştırdıkça aklımda hatıraların, değişmesinden korkuyordum. Yengemin ardında yalnız kaldıktan sonra yaptığım tek hareket, kapının eşiğinden sandığın karşısına, az önce yengemin durduğu yere geçmek olmuştu.
Ellerimi bir iki santim sandığın açık ağzından ileriye doğru uzatsam hemen geri çekiyor, önünde bir sağa bir sola volta atarak yapsam mı yapmasam mı diye tereddütle düşünüyordum. Bilmem aynı şeyi kaçıncı tekrarlayışımda babaannemle amcamın konuşarak eve geldiğini duymuştum. Bu da bir süre içinde bulunduğum durumdan kaçabilmek demek oluyordu.
Ne önümde açık duran sandığın içine bakmaya cesaret edebiliyordum ne de kapağını tekrar kapatmaya göz kestirebiliyordum. Kendimi tanıyordum ki eğer kapağını kapatırsam tekrar açmak cesaretim asla olmayacaktı. O yüzden bu ikircikli halimle ancak odanın kapısını kapatarak kendimi oturma odasına atmıştım.
Saatler ilerleyip herkes odasına çekilene kadar, orada beni bekleyen bir yüzleşmenin olduğunu unutmaya çalışmış, odadan içeri girdiğimde böyle bir karşılaşmayla karşı karşıya kalmayacağımı düşünmeye çalıştım. Ama seni kendine çeken şey, senden daha büyük olduğunda buna karşı koyabilmek hiç umut edildiği gibi olmuyor.
Elektrik lambasının cılız ve yorucu ışığı altında yaktığım gaz lambası elimde, sandığın önünde büyük bir teslimiyetle diz çökerken bunu çok iyi anlıyordum. Belki de benliğinden bir parça taşıyan ve nasıl büyüdüğünü bilmediğin bir güce karşı koyamadığında kendini ona bırakmak en iyi yoldu.
Ben de kendimi o an karşı karşıya kaldığım çekime kendimi teslim etmiştim. Ellerim titrek lambanın ışığı altında, bir zamanlar annemin tek tek işlediği desenlerin üzerinde dolaşıyordu. Ya da büyük ihtimal titreyen şey ellerimdi.
Uzanarak bohçayı aldım. Ve dizlerimin üzerinde hissedilmeyen ağırlığına karşın, içimde bir yerlerde yüklü bir ağırlık hissediyordum. Boğazımda acıtan bir şey hissetmeme rağmen, git gide çoğalan bir hafiflik hissediyordum. Gözlerim yanmasına rağmen istemsizce gülümsüyordum.
Annemin çeyizinden kalan birkaç parça dantelli örtüleri, oyalı yazmaları, işlemeli kırmızı kına örtüsü, gelinlere giydirilen kutnu kaftanı, beline sardığı acem şalı, başka bir iki parça kıyafeti etrafımda çevrili duruyordu.
Babamın gömlekleri, düğününde dedemin yeleğine taktığı gümüş hamaylı, annemin ucuna baş harflerini işleyip babama hediye ettiği mendili, bir bir ellerimin arasından geçti.
Annemin bana ördüğü battaniye, küçüklüğümden kalma kıyafetlerim, giydiğimi unuttuğum bir iki elbisem bohçaların içinden çıktıkça tatlı bir sarhoşluk, ayırt edemediğim duyguların birbirine karışıp beni sarmalamasından haz duyuyordum.
Başta el sürmeye çekindiğim eşyaların arasına şimdi büyük bir hevesle dalmak istiyor, avucumun içine aldığım her şeyi havaya karıştırıp nefes gibi içime çekmek istiyordum. Şimdi sonsuz bir istekle sandığın derinlerine indikçe bir eşikten daha geçiyordum.
Birkaç metre kumaş parçası da dışarı çıktıktan sonra sandığın artık tamamen boşalmış olduğunu zannediyordum ki lambanın titrek gölgelerinin düştüğü köşede son bir nesne daha fark ettim. En dibe, sandığın en köşesine doğru itilmiş gibi duruyordu. Karanlık köşeden çekip çıkardığımda ışığın eski ve yıpranmış cildinin üstünde parladığı şey bir defterdi. Hemen yanında da bir tülbende sarılmış birkaç mektup vardı.