Eve dönüş yolunda, sabah üstümde olan enerji ve canlılık yerini yorgunluğa, aklımda mütemadiyen dönüp duran tilkiler ise yerini durgunluğa bırakmıştı. Şimdi her biri bir köşede benim gibi dalgın, düşünceli ve şaşkın olmalıydılar.
Güneş iyice batıya meyletmiş, kızıla çalan ışıkları yeni yeni renklenmeye başlayan ağaçların üzerine vuruyor, hafif esen rüzgarın dalları sallamasıyla ortaya seyri doyumsuz görüntüler ve de birbirinden farklı tonlarda çeşit çeşit renkler çıkıyor, sanki ayağımın altında ezilen sarı renkli toprak bile parıldıyordu.
İnce ve kıvrımlı dağ yolunda yürürken, ağaçlarla kaplı yamaçlarda insanların aralarında ki uzak mesafeye rağmen birbirlerine seslerini duyurmak için bağrışmaları yankılanıyordu.
Ah, tabi nereden bileceksin ki, farklı tepelerde, tarlalarda olsan, hatta aranda metrelerce mesafe olsa bile birbirine bağırmanın ya da ıslık çalmanın bizim oralarda en temel iletişim araçlarından biri olduğunu. Sahiden de haberleşmek, hal hatır sormak ya da bir anda gelen ilhamla türküler düzmek için yamaçlar arasında yankılanır şekilde bağırmak, memleketimin kendine has özelliklerinden biridir.
Bir an da çıkıp gelen rüzgar yüzümü yalayıp geçiyor, uzaklardan bu sesleri kulağıma taşıyordu ama hiç birini anlamadan, anlamaya çalışmadan yürüyordum. Elimde, kuyruğundan tuttuğum ve de içler acısı bir görüntü sergileyen oyuncak fare havada daireler çizerken, aklımda da biraz önce bana söylenen şeyler dönüp duruyordu.
“Sor kendine. Düşün, bir düşün. Hadi söyle.”
Cümleler birbirine girip kulağımda uğulduyor, hiç beklemezken yaşadığım bu olayın henüz üstümden atamadığım etkisinden dolayı uyku mahmurluğunu andıran bir sarhoşlukla kendimi eve atmaya çalışıyordum. Yanımdan birileri geçti mi, birileri bana seslendi mi hatırlayamıyorum bile. Öyle ki karşımda ki virajı dönüp bana doğru yürüyen Yusuf’u bile, önümde dikilip beni uyandırana kadar fark etmemiştim.
“Ben de sana bakmaya geliyordum. Nerde kaldın?”
“İşim anca bitti de.”
Adımlarını benimkilere uydurmuş, bazen bir iki adım öne çıktığında tekrar hizama gelerek benimle yürümeye başlamıştı.
“Annem mısır ekmeği yapmış, bir güzel görünüyordu ki sorma.”
“Hıı, güzeldir tabi.”
“Babaannem de iyice huylanmaya başlamıştı. Esma’yı bir iki kere sıkıştırdı ağzından laf almak için. En son elinde bir odun sallarken gördüm. Esma bacakları titrerken bir çam devirmesin diye köşe bucak kaçıyor.”
“Öyle mi? İyi.”
Bende görmeye alıştığı tepkilere nazaran, karşılaştığı bu durgun ifade onu da bir an için duraksatmıştı. Normalde dikkat kesilip detaylarını anlatması için üsteleyeceğim şeyleri, bu kez dinlediğime bile emin olamayarak sordu. Ciddileşen ifadesinden, hafifçe çatılan kaşlarından anlıyordum ki bu tuhaf ve umursamaz halime karşı yüzünde şüpheyle karışık şaşkınlığın izleri geziniyordu.
“Ne oldu sana?”
Yakayı erken ele vermiştim. Ancak iç dünyasını göstermeye alışık olmayanlar ya da bunu utanılacak şeylerin arasında sayanlar, hakiki duygularını neyle örtbas edeceklerini iyi bilirler. Ben de aniden daldığım derin düşüncelerde yakalanınca kendimi bu konuda geliştirmiş hatta gittikçe ustalaştığımı bile fark etmiştim.
Her yeni seferde birden gülümseyip bir an da bahane üretmek ve konuyu fark ettirmeden başka yerlere çekmek bana daha kolay gelmeye başlamıştı.
Aynı şaşkınlık ifadesini yüzüme takınarak soruyu Yusuf’a yönelttim.
“Ne olmuş?”
Sadece aklımda hızla sıralanan bahaneler arasından birini seçmek ve inandırıcı kılmak için zaman kazanma yöntemlerinden biriydi. Gel gör ki kendimce bulduğum bu yöntemler Yusuf’ta çoğu zaman geri tepiyor, pek etkili olmadığı zamanlar da oluyordu.
“Ben de onu soruyum da ne olmuş? Baygın baygın bakıyorsun etrafa?”
Böylece öteleme mekanizmam devreye girmiş, otomatik olarak dudaklarım gülümseme halini almıştı. Neşeli halim devreye girmiş, içim de oluşmaya başlayan hengâmeyi perdelemişti. Ya da ben o zaman öyle olduğuna inanıyordum.
“Hay Allah’ım sen de! Canım çıktı ya biraz önce ondandır. Sıraları kaç kere ovaladım, yerleri kaç kere süpürdüm haberin yok tabi.”
İnanmakta hala şüpheli gözükürken ben neden öğretmen hanımla olan sohbetimizi ya da en azından onunla karşılaştığımı söylemek istemediğimi bilmiyordum. Ancak şu an biliyorum ki bunun nedeni sakladığım, kim olursa olsun göstermeye çekindiğim tarafımın gözüktüğü ve hep sancıyan yanıma hitaben gerçekleşen bir olay olduğu içindi. Sanki onunla ayaküstü lafladık hatta sadece gelirken karşılaştım desem, buna dair bir ipucu vermiş olacak ya da neler konuştuğumuzu anlayacak zannediyordum.
Ama yine de beni ele geçiren merak dürtüsünü bastırıp, beni rahatsız eden soruları Yusuf’a sormamak ve onun bu konu üzerine hiç düşünüp düşünmediğini irdelememek için kendimi zor tutuyordum.
Ne yazık ki başımı belaya sokan şeylerden biri de içim bir kazan gibi kaynamaya başladığında çoğu zaman dizginleyemediğim bu merak duygusu olurdu.
“Eee emicemin uşağı” dedim, havadan sudan konuşurken, ya da evde veya tarlada söyleşirken, kısacası, hemen hemen her zaman seslendiğim gibi.
“Vallahi şaşırdım, okulu böyle erkenden bitirmeni hiç beklemiyidim. Halbuki daha bir kere kaldın.”
Keyfi yerinde ve gerçek bir gülümsemeyle sırıttı.
“Vallahi emicemin buligi,” diyerek karşılık verdi. O da hemen hemen her zaman ve her yer de böyle yaptığı gibi.
“Ne yalan diyeyim ben de şaşırdım. En çokta babam şaşırdı ama. En son inandığında fakir sevindirelim diyordu.”
Hakikaten de öyleydi. Bedenen çalışmakta üstüne olmayan Yusuf, fındık çuvalları altında yapılanmış vücudunu, delikanlılığın verdiği gurur ve kuvvetle, ağır işlerin altına sokmaktan kaçınmazdı. Ancak ne var ki okul hayatında bu girişkenliği göstermiyordu.
Bir mecburiyet olarak gittiği yer de günlerini doldurmanın peşinde olduğunu da açıkça kimseden gizlemiyordu.
“E sürpriz oldu tabi, okuldan sonra ne yapacağını da düşünmedin. Fındık tarlalarında çakal koşturursunuz artık. En büyük eğlenceniz bu ne de olsa.”
Doğrusu Yusuf’a hem soruyu sorup hem de cevabı kendim verirken böyle olduğuna emin gibiydim. Olaylara her zaman üstten bakan, sorunları ve çözümleri basit işler olarak algılayan, hele de dış dünyasının ne kadar ortada iç dünyasını ne kadar sığ olduğunu bildiğim biri için, böyle ilerisi hakkında kafa yormasını zaten beklemiyordum. Ama hiçte beklediğimi gibi olmadı.
“Ohoo, çoktan düşündüm. Babamla bile çalışmaya başlayacağım. Önce yanında işi öğrenir, çevresini tanırım. Sonra onlar beni tanır. Babam iyi hoş ediyor da bir adım atarken kırk kere düşünüyor. İşleri biraz ilerletmesi için az biraz atak olması lazım da. E onu da ben yaparım artık. Kısmet.”
Eve varmamıza birkaç adımlık mesafe kalmıştı. Kalan yolu da yavaş yavaş tüketirken, açıkçası, gerçekten de Yusuf’tan böyle bir cevap almayı hiç beklemiyordum. Onun, çoktan kendi hayat çizgisine karar vermesine mi yoksa bunun üzerine hakikaten kafa yormuş olmasına mı şaşırayım bilemeden, araba yolundan evimizin kapısına inen merdivenlerin başına gelmiştik.
O, ayağının kayma tehlikesini göz ardı edip uçar adım zıplayarak inerken, ben babaannemi kapının önünde dikilmiş yanına gitmemi beklerken buldum. Doğrusu güneşten esmerleşmiş yüzünde ki çatık kaşları, üstüne üstlük bir elini beline destek yapmış diğer elinde de orakla beklerken hiçte davetkar gözükmüyordu.
Ayaklarım biraz zorlanıyordu ama yine de bir yaramazlık yapmamış gibi yandan yandan eve doğru seğirtmiştim. Ancak tiz sesiyle ufak bir çığlıktan sonra beni köşeye sıkıştırmıştı.
“Uuuu, kız o üstünün başının hali nedir? Gözlerine yanayım yine hangi kemreliğe girdin çıktın.”
“Aaa, aşk olsun babaanne ya öğretmenim istedi de onun için yardım etmeye kaldım sınıfı temizlemeye, vallahi bişe yapmadım, ahan da Esma’ya sor.”
Sorabilirdi. Tabi o sıra da babaannemin ve benim o halimi gördükten sonra çıkmak olduğu kapıdan gerisin geri kaçmasaydı.
Babaannemin hararetle konuşurken farkında olmadan elinde salladığı oraktan kendimi kurtarır kurtarmaz kuruma bulanmış olan kıyafetlerimi çıkartmış omuzlayarak Esmalara geçmiştim.
Çoğu akşam birlikte yemek yer, beraber oturur, radyodan türküler dinlerken hem muhabbet eder hem de cılız ışığımızın altında el işi yapmaya uğraşırdık.
O akşam bu etkinliklerimizin arasına Esma ile birlikte kirlenen kıyafetlerimizi yıkamakta da vardı. Arka odalardan birinde, yere serdiğimiz örtülerin üstünde kurulu leğenlerin içinde bir yandan gömleklerimizi çitilerken bir yandan oradan buradan konuşuyorduk.
Beraber değilken neler olduğunu mutlaka birbirimize anlatıyor, bilgi aktarımında bulunuyorduk. Bir süre sonra ikimiz de bir an için duraklarken beklediğim an gelmişti. Öğretmen hanımla mahrem sayılacak baş başa konuşmamızdan, Yusuf’a olduğu gibi Esma’ya da bahsetmemiştim. Daha doğrusu bahsedememiştim.
Gözlerimi ellerimin arasında tuhaf bir refleksle çitilediğim gömlekten ayırmadan sanki hiç düşünmezken bir an da aklıma gelmiş gibi sordum.
“Ee, Esma. Yusuf paçayı kurtardı. Babamın yanında işe başlıcam diyor. Sen düşündün mü hiç okul bitince ne yapacağını.”
“Valla hep düşünüyorum. Kafam da birkaç bişeyler var ama…”
Bir yandan da yıkadığı eteğini sıkıyor sularını süzdürüyordu. Ben ise o gün biraz daha şaşırmanın getirdiği afallamayı yaşıyordum.
“Nasıl hep. Nasıl düşünüyorsun?”
“Ne nasıl? Bildiğin gibi işte, insan nasıl düşünürse ilerde ne yapmak istediğini? Daha çok yatarken aklıma geliyor tabi.”
Artık önümüzde ki leğenleri kaldırırken daha açık olmaya karar vermiştim.
“Bilmem. Ben, galiba düşünmedim şimdiye kadar hiç.”
Sesim anlamadığım şekilde sonlara doğru daha kısık çıkmıştı. Esma ise hayretle sormuştu bu sefer.
“Yatarken hiç hayal kurmuyor musun?”
Bir an düşündüm. Öyle bir soruyla karşılaşmıştım ki daha önce üzerinde ayrıca düşünmediğim, dolayısıyla varlığını ya da yokluğunu fark etmediğim bir şeyin orada olup olmadığını sorgulamam gerekiyordu. Fark etmediğim bir şeyi nasıl bilebilirdim ki.
“Yoo”dedim büyük bir safdillikle.
“İnsan başını yastığa koyunca ister istemez bişeyler düşünür. İstediklerinin hayalini kurar. Senin kurmadığına inanmam”.
Kısa bir düşünceden sonra “ Hepten de öyle değil canım. Dün akşam bugünkü şakamı kime yapsam acaba diye düşündüm. O da sayılır heralde.”
Aynı zaman bir soru anlamı da taşıyan cümleden sonra Esma’nın kaşları hafifçe havalanmış pencerenin altındaki minderin üzerine oturmuştu. Ben de yanına çöktüm.
“Demek aklın gece gündüz şeytanlığa çalıştığı için başın dertten kurtulmuyor.”
Bunu o kadar içten ve yeni idrak etmiş olduğu bir hakikat gibi söylemişti ki gülümsemekten kendimi alamamıştım. Dizlerini kendine çekip hülyalı bir nefes alırken bakışlarını yukarı kaldırdı. Dibinde oturduğumuz pencereden dışarıya bakıyor, yıldızları seyrediyor gibi görünüyordu ama yüzünde ki aptal ifade gözlerinin önünden daha başka şeyler geçtiğini ele veriyordu.
“Mesela aklına hiç gelmiyor mu, hiç merak etmiyor musun kiminle evlenirim, nerde yaşarım, bundan birkaç yıl sonra ne yapıyor olurum diye.”
“Bilmem ki, geçiyordur illa herhalde, hatırlamıyorum ama şimdi hiç.”
Böyle üstün körü bir cevap verirken belli belirsiz hissetmeye başladığım şey sanki oyun oynarken takımlara etrafındaki herkesin seçilmesi ve senin ortada kalmış olman gibi bir boşlukta kalma hissi ve bunun getirdiği mahcubiyet duygusuydu.
Babaannem ve amcamla eve döndüğümüzde amcam hemen gidip yatmıştı. Baharına yaklaşmasına rağmen geceleri hala soğuk olduğundan sobayı hafifçe tutuşturmuş, borularına asılı çardağa ıslak kıyafetlerimi astıktan sonra, kendimi de yıkayıp babaannemin dizlerinin önüne oturmuştum.
Kendimi bildim bileli uzun saçları seven babaannem saçlarımı taramaktan çok hoşlanır, her seferinde de gitgide daha zorlanmasına rağmen saçlarımı örerdi.
O akşam da bir yandan saçımı tarayıp bir yandan kendi kendine türküler söylüyor, ben aklımı toparlamakta artık iyice zorlanıyordum. Zaten hava kararıp gece çöktüğünde insanın aklı yerine duyguları daha ağır basar.
“Babaanne?”
“He ballim.”
“Sen hiç burdan başka bir yerde yaşamak istedin mi?”
“Hı? Nerde yaşayacakmışız gül gibi yerimizi dururken.”
“Yani, eskiden, sen gençken falan yapmak istediğin bir şeyler var mıydı?”
Yapılı parmakları yavaşça saçlarımın arasında gezinirken hemen cevap vermedi. Biraz duraksarken eski gençlik zamanlarından kopup gelen bir iç çektiğini duydum.
“Ne bilirim ballim. Geçmiş artık bizden. Zordu bizim zamanımız. Bize ne isteyiz ne istmeyiz kim soruyordu ki.”
Elbette vardı. Babaannemin de bir zamanlar düşleri olduğunu anlamıştım. Neden onun da hayalleri, yapmak istediği şeyleri olmasındı ki. Hatta bana kalırsa bu dünya da bunu en çok hak eden kişiydi de.
Işıkları söndürüp sobanın arkasında serili yer yatağına girdiğimizde ve babaannemin homurtuları yanan odunların çıtırtılarına karıştığında ben de sobanın üstünde ki kapaktan tavana vuran akisleri izliyordum.
O gün bütün olup biten tavanda sürekli değişen şekillerle gözümün önünden geçiyor, hiç hesapta yokken öğretmen hanımla rastlaşarak konuştuğumuz şeyler şimdi kafamın içinde daha net yankılanıyordu.
“O da benim gibi” diye geçirdim içimden ister istemez bir kez daha. Yumuşak güneş ışıklarının yüzünde gizlenmiş ince çizgilerin gezinmesini, gözlerindeki ifadelerin tanıdıklığını, o karanlığın içinde daha net görüyordum.
O gün orada, o ikindi vaktinde aklımın bir köşesine bir kıymık batmıştı. İncecik, dışardan bakıldığında dikkate alınmayacak kadar küçük, zararsız görünen bir düşünce kıymığı aklıma girivermiş oradan beni rahatsız etmeye başlamıştı. Saplandığı yerden bütün ruhuma dalga dalga sancılar yayılmıştı.
O gece gözlerim kapanmadan öğrendiğim son şey acı çekmenin ve acının getirdiği rahatsızlıkla kıvranmanın sadece büyük yaralarla olmadığı gerçeğiydi.
Böyle küçük ve önemsiz addedilen şeyler, ruhunda, düşüncelerinde bir yere sahip oldu mu onu oradan ne çıkarıp kurtulabiliyorsun ne de saplandığı yeri kesip atabiliyorsun.