“Ben o zamanlar şimdi senin olduğun yaşlardaydım. Babam dedelerinden kalan aile şirketini devam ettiriyordu. Annem de zaten varlık ve refah içinde büyümüş bir kadındı. Yaşadığımız yerde tanınan ailelerden biriydik. Zaten tek çocukta olduğum için biraz şımartılmam kaçınılmaz oluyordu. Kendi çapında lüks olan hayatın tüm imkanları doğar doğmaz emrime amade edilmişti. Geleceğe dair hiçbir düşüncem, hiçbir merakımda yoktu. Kendi başıma ya da benim gibi doğuştan şanslı, eğlenmekten başka derdi olmayan çocuklarla içinde bulunduğumuz anın tadını sonuna kadar çıkarmaktan, bir eğlencede sıkıldığımızda diğerine atlamaktan başka kaygımız yoktu. Sinemalar, alışverişler, partiler…”
Derin bir nefes verirken kısacık duraksadı. Dudaklarında tebessümün burukluğu gözlerinde de kendisini gösteriyor, daldığı duvar çizgilerinin çok ötesine baktığı belli oluyordu. Bir zamanlar kendisinin yaşadığı hayatı şimdi başka birinin hayatıymış gibi anlatırken karşısında capcanlı seyrettiğini kendi tecrübelerimden dolayı anlayabiliyordum.
“Hayatta hiçbir sıkıntımız yok gibiydi. Annem de ben de mutlulukla geçirdiğimiz günler sonsuza kadar böyle devam edecek sanıyorduk. Ama etmedi işte. Bir gece, birkaç saat sonra görüşürüz diyerek evden çıktığımız bir gece, annemle birlikte yaz geceleri düzenlenmesi adet olan kokteyl partilerinden birinden döndüğümüzde evimizin önünde bir sürü arabayla karşılaştık. Işıklar, insanlar, belli belirsiz yerlerden gelen sesler. Önümüzden sedyeyle babamı geçirdiler. Cansız bedenini…”
İki tarafına rastgele yerleştirdiği dağınık kollarını birbirine kavuşturup yutkunurken, yıllar öncesine dalan bakışlarını kucağına çevirmişti. İşte o an başından beri yan tarafından seyrettiğim genç yüzünde, şimdiye kadar fark etmediğim ince çizgileri fark ettim. Güzelliğinin altına gizlediği acılarını görmüş ve mahrem bir şeyine izinsiz el uzatmış gibi utanarak onunla birlikte ben de başımı önüme eğmiştim.
“Meğer aile yadigarı gibi gördüğü şirket iflas etmiş, uzun zamandır tek başına, derdini kimseye açmadan kaldıramadığı yüklerin altında ezilmiş. Emanet saydığı ne varsa ellerinden kayıp gitmesine dayanamamış. Bu yüzden iki kelimeyle bizim ellerimizi bırakmayı tercih etmiş. Sadece iki kelime. Sonra sinirleri zayıf olan annem de bu olayın altından kalkamadı. Ne ironi ama değil mi?”
Ağzından yaşadığı acılara sitemkar bir gülümseyiş kaçtığını duyunca gözlerim gayri ihtiyari tekrar yüzünü buldu. Ciğerlerine derin bir nefes doldurup sırtını tekrar dikleştirdi. Ben ise bana karşı bulunduğu konumdan dolayı kendisine saygı duyduğum kadının bana bir anda kendi hayatını açması karşısında hem ona karşı artan bir yakınlık duyuyor hem de engel olamadığım mahcubiyet hissiyle iyice oturduğum yerde siniyordum.
“Annem ailesinden kendi payına kalan ne varsa sattı. Babamın çocukluğunun geçtiği, benimde içinde doğup büyüdüğüm evimizi sattı, mücevherlerini sattı, üzerimize kalan borçlar için her şeyimizi sattı. Sonra da girdiği ruhsal bunalımdan kendini kurtaramadı. O hastaneye giderken ben de dayımın yanına yerleştirildim.”
Son kelimesinden sonra araya yine birkaç saniye duraksama girdi. Bir an doğru söyleyip söylemediğini düşünmüş olmalıydı ki kendini teyit eder gibi kafasını hafifçe salladı.
“Evet, bir nevi eşya gibi. Neden biliyor musun? Çünkü eşyaların duyguları sorgulanmaz, önemsenmez. Küçüktüm Şurina, ne olursa olsun yaşadığım her şey için küçüktüm. O zamana kadar yanımızda olan dostlarımız, arkadaşlarımız teselli yerine acıyan bakışlarını paylaştılar. Birkaç gün öncesinde hayatımıza bakıp gıptayla iç geçirenlerin vahlarını duydum. Etrafımda ki herkes kendi derdinin peşine düşmüştü ama kimse bir çocuğun içine düşmüş olduğu durumu umursamıyordu.”
O an bana ilk defa Gülbahar yerine Şurina demişti. Ve ben sanki içimde biriktirdiğim duyguların aynada bir aksini seyrediyordum. Bir zamanlar sorguladığım ama cevabını alamadığım şeylerin bir başkası tarafında da yaşanmış olmasını, beni anlayabilecek, konuşmama gerek kalmadan derdimden haberdar olabilecek birilerinin var olduğunu gördükçe bir yandan heyecanlanıyor bir yandan utanıyordum.
“Dayımın yanında hiçbir zaman kenarda ki çocuk gibi görülmedim. Kuzenlerimin yanında mahzun hissettirilmedim. Ama insan can evinden darbe alınca kolay kolay kendine gelemiyor. Bir anda öyle içime kapanık, öyle ürkek, öyle ezik biri haline büründüm ki aynaya baktıkça kendime değil bir yabancıya bakar gibi hissetmeye başlamıştım. Belki de sonumun annem gibi olmasına az kalmıştı kim bilir. Bunlar pek anlatılacak şeyler değil biliyorum. Ama bazı şeylerden ders çıkarmak için ille de başımıza gelmesi gerekmez. Başkalarının tecrübelerinden de yararlanabilmeliyiz.”
Önümdeki sıraya oturup bana, aynısı bende olan yaraların üstünü açmaya başladığından beri ilk kez yüzünü bana çevirdi. Sesinin hala yumuşak ama geri gelmeye başlayan kendinden emin tonuyla bana sordu.
“O halden beni tutup çıkartan ne oldu biliyor musun?”
Karşılık beklemediği bu soruyu yine kendi cevaplarken gözleri, hedefi belirsiz şekilde etrafta geziniyordu.
“Yengem. Bir uçurum kenarından atlar gibi kendimi, kaybetmiş olmanın bataklığına mahkum edeceğimi anlamış olsa gerek, bir gün yanıma gelip karşıma oturdu.”
Sesi artık her gün duyduğum tınısına yaklaşmaya başlamıştı.
“Artık sürekli yere bakmaya alışmış başımı kaldırdı, dedi ki: “ İnsan başına ne geleceğini bilemez. Düşmek belki bizim elimizde olmayabilir ama ayağa kalkmak, yürümek istediğimiz yolu seçmek bizim elimizde. İnsanların sana bakınca görmek istedikleri kişi olmak zorunda değilsin. Onlar, belki de sen, buna müsaade ettiğin için seni zavallı, çaresiz biri gibi görecekler. Halbuki sen, insanlar seni nasıl görsün istiyorsan öyle olmaya muktedirsin. Söyle, kendine sor bunu. Başkalarının yaftalarıyla mı yoksa kendi gayene giden yolda azminle, başarılarınla ve de kendi belirlediğin kimliğinle mi anılmak istersin.”
Sözünü bitirirken yüzü tekrar bana dönmüş ve son cümlesini gözlerime bakarak noktalamıştı. Öyle ki kendi lafının mı sonuydu yoksa bu sefer gerçekten de bana yöneltilen bir soru muydu anlayamamıştım. Ama ardından gelen soru açık ve netti.
“Sen kendine bu soruyu hiç sordun mu?”
Ancak ben gizli bir şey yaparken yakalanmış gibi bir an irkilmiş, şaşkınlıkla neyi, kime sormam gerektiğini bile anlayamamıştım.
“Nasıl ?”
“Kendine bu soruyu hiç sordun mu? Doğar doğmaz kazandığın, daha doğrusu kazanmak zorunda olduğun bu hayat tecrübelerinden, bunca şeyden sonra, kendine gidecek bir yol belirledin mi? Bu yolda nasıl ilerleyeceğini, hayatına nasıl devam etmek istediğini hiç düşündün mü?”
Cevaplamak zorunda olduğum ama cevabını bilmediğim bir soru sorulmuştu. O ana kadar aklımın ucundan geçmeyen bir şeyden dolayı sorguya tâbi tutulmam, bunun karşılığında sıradan kelimelerle geçiştiremeyecek kadar ciddi ve önemli olduğunu hissettiğim bu soru, vücuduma, içimin sıkıştığı zamanlardakine benzer bir sıcaklık yayıyor, bunu da ilk yanaklarımda hissediyordum. Şimdi gözlerimi kaçırma sırası bendeydi. Başımı, vücudumu ele geçiren mahcubiyetle önüme eğerken, sıranın altında durmadan çekiştirdiğim eteğimin, ellerimin altına kırışan yerlerine bakıyordum ki, karşımdan uzanan el hafifçe tuttuğu çenemi yukarı, yeniden tam yüzünün hizasına kaldırdı. Sonra da bir büyüğün, küçüğünü şefkatle sevmesi gibi yüzümdeki is lekelerine aldırmadan, başparmağını hafifçe yanağımda gezdirdi.
“Senin başın zaten dik, omuzların da her şeye rağmen özgüven var. Ben, şimdiye kadar aklımdan bile geçmeyen bir yerde, daha önce bilmediğim şeyler öğrenerek yaşama tutunuyorsam bu, geçmişimde kaybolmayı değil geleceğimi kendim yaratmayı seçtiğim için. Ve sen de, o zamanlar ben de olmayan pek çok şey görüyorum. Söylesene, hayatına kimin karar vereceğini belirledin mi? Bundan yıllar sonra nerde, nasıl bir durumda olmak istediğini, bu hayatta tutunabileceğin hedeflerini hiç düşündün mü?
Müşfik gözleri hala utançla yanan yüzümü okşuyor, güneşin, batmaya başladığı dağların ardından kızıl rengine bürünen ışıkları, tebessümü solmayan yüzüne, ayrı bir güzellik bahşediyordu.
“Cevabını hemen vermek zorunda değilsin.”
Derin bir nefesle yerinden bir anda doğruldu. O ayağa kalkarken, kendimi ona uymak zorunda hissederek ben de ayaklanmıştım. Ama ellerim hala çözülememiş, doğrulduğum için eteğim yerine birbirleriyle oynamaya başlamışlardı.
İstem dışı üstünü başını düzeltip, öğretmen masasına bıraktığı bir iki eşyasını alırken bir yandan da “Seni de burada tuttum. Bazen benim de çenem düşüyor işte ne yaparsın.” Diye söyleniyor, söylenirken de omuzlarını yukarı kaldırıyor, sanki biraz önce anlattığı şeyler mühim şeyler değilmiş gibi gülüyordu.
Ben orada öylece ne yapmam gerektiğini bilmeden ayakta dikilirken, son bir kez daha bir şey demeden yüzüme baktı, sonra da arkasını dönüp sınıftan çıkmak üzereyken birden duraksadı. Sınıfımızda ki küçük pencereden, karşıda güneşin üzerine vurduğu dağlara bakıyor, her ikindi vakti, akşamüstüne doğru tekrarlanan ama her seferinde hayran bırakan manzarayı seyrediyordu. Gözlerini ufuk çizgisinden ayırmadan, bana son bir şey daha söyledi.
“Orda, dışarda, kendi küçük dünyamızın dışında kocaman, bambaşka bir dünya, birbirinden farklı bir sürü şey var. İnan, görülmeye ve yaşamak için çabalamaya değer.”
Böylece son bir kez daha arkasını dönmeden gitti.
Ben ise olduğum yerde, bir süre kıpırdayamadan kalakalmış, bir anda kendimi içinde bulduğum şu birkaç dakikayı idrak etmeye çalışıyordum. Sanki bir şey arar gibi etrafıma bakınıyor her gün gördüğüm şeylerde yeni ayrıntılar görüyordum. Az önce öğretmen hanımın durduğu yerden, küçük sınıfın içine güneş ışıkları huzme huzme doluyor, orada olmama sebep olan oyuncağım, kovalar, süpürge, oldukları yerde öylece onları kaldırmamı bekliyorlardı.
Ve ben, orada yeni bir uykudan daha uyanıyordum.