İçeriğe geç

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 15 · 7 dk okuma

Bir Kadının Hikayesi

Bölüm 15

02.15

Açıkçası sınıfın gözde, çalışkan öğrencilerinden biri değildim. Esma sınıfın ön taraflarındaki VIP sıralarda son derece göz kamaştırırken ben, arkalara doğru gittikçe haylazlaşan ekibin içinde kendi küçük haşarı grubumu kurmuştum.

Birbirimize sıra altlarından şakalar yapıyor, hocaya yakalanmamak için büyük çaba göstererek kendi aramızda oyunlar oynuyor, bazen de kıkırdamalarımızı tutamayarak hocadan azarlar işitiyorduk.

Baharın yaklaştığı, dört bir yanımızın yeşillenmeye başladığı ve içime taze bir bahar heyecanının dolduğu günler gelmişti. Okulların kapanmasına yakın bir zaman kala yine böyle bir enerji içimize sığmıyor bizi oturduğumuz sıralarda yerimizde oynatıyordu.

Kuşların cıvıldaşmaya başlamalarıyla içime durmak bilmeyen bir hareket, aklıma ardası kesilmeyen muzırlıklar dolmaya başlamıştı. Bunlardan biri de bir akşamüstü hem babaannemin hem de amcamınkilerle birlikte sökülen çoraplarımızı toplayıp tamir ederken aklıma geldi.

Amcamın teki kaybolumuş siyah bir çorabını elime aldığımda birden aklımda parıldayan fikirle içini küçük kumaş parçaları ile doldurup elimden geldiğince bir fareye benzetmeye başladım.

İlk başlarda “olur mu” acaba dediğim bir iki denemeden sonra istediğim şekle benzemeye başlayınca büyük bir özveri ile gövdesini düzeltmeye, uzunca bir kumaşı bu gövdeye bağlayarak kuyruk yapmaya, gözlerine dikmek için düğme araya başlamıştım.

Bir süre sonra elimde büyük bir beğeniyle evirip çevirdiğim oyuncak fare şakalarımın başrolü olmaya hazırdı ve ilk denememi de diğer şakalarımda olduğu zavallı babaannemin üzerinde yapacaktım.

Çakallarla büyüyen, domuzları korkutup kaçıran babaannem mümkün değil bir fareden korkmazdı ama doğru zaman da doğru şekilde oynarsam inandıracağıma da şüphem yoktu. Nitekim en doğru zaman da sofrayı kurup yemeğe başladığımızda gelmişti. Üçümüz de yer sofrasının etrafını sardığımızda babaannem kendi has oturma şekliyle, bir bacağını kıvırıp bir bacağını sofranın altına doğru uzatarak her zaman ki yerine kuruldu. Yemek servisini yapıp bende babaannemin yanına amcamın karşısına, yüzümde ki sırıtmayı çokta belli etmemeye çalışarak oturdum.

Her zamanki konuşmalarımızın arasında usul usul yemeğimizi yerken sıra sofra bezinin altına sakladığım fareyi babaannemin dizine doğru yaklaştırmaya gelmişti. Bir yandan hiçbir şeyin farkında değil gibi yapıyor bir yandan fareyi babaannemin dizine dokundurup duruyordum.

En sonunda babaannem “ha bu dizime bişe değip duriyi” diyerek bacağını kendine çekmesiyle fare de kucağına atlamış oldu. Oyunuma hiç ara vermeden “fare’” diye yerimden zıplayıp bağırmamla amcamın ağzına aldığı çorbayı püskürtmesi, babaannemin bozuk ağzının hiç farkında olmadan açılması ve de istifini çok bozmadan sobanın yanından kaptığı odunla zavallı oyuncağa üst üste darbeler indirmesi birkaç saniyeyi buldu.

Ben ise kenarda boylu boyunca uzanmış, amcamın fareyi yakalamak için bir hamleyle sofranın yarısını devirmesine nefes bile alamadan kahkaha atıyordum.

Bir süre sonra üstüne atıldıkları şeyin benim ellerimden çıkma bir oyuncak olduğunu ve kendilerinin de fena halde kandırıldığını fark ettiklerinde önce babaannemin elinde ki odunun hedefi bana döndü. Sonra da amcam üstüme öyle bir atıldı ki bir fare bile olsam kaçacak delik bulamazdım. Yine de gülmekten bir türlü sakinleşemiyor, babaannemle amcamın hayretle söylenmelerini duydukça, ilk anda ki yüz ifadeleri gözümün önünde belirip beni bitmek bilmeyen bir krize sokuyordu.

Yeni oyuncağımı babaannemin elinden son anda kurtarabildim. Ertesi sabah okul yolunda ikinci kurbanım Esma’ydı. Yan yana giderken arkasından omuzuna uzattığım elimde kuyruğundan tuttuğum suç aleti göğsüne doğru sallanmaya başlayınca Esma bütün yamaçlarda yankılanan bir çığlık attı. Yolun bir sağına bir soluna elini kolunu sallayarak, yerinde zıplayarak koşturmaya başladı.

Bir Esma’nın o haline bir de iki adım ötemizde ki Yusuf’un Esma’ya olan yüz ifadesine baktıkça gelen gülme krizini bu sefer de yolun ortasına çömelerek atlatmaya çalışıyordum. Öyle ki Esma son anda elimde sallanan oyuncağı fark edince üstüme doğru koşmaya başladığında bir iki adım bile kaçamadım. Esma omuzlarımı hırpalamaya başladığında Yusuf’ta öteki tarafta kahkaha atmaya başlamıştı ama Allah’tan o benden önce toparlanmıştı ve ikimizi birden enselerimizden tutarak okula doğru çekiştirmeye başladı.

Esma da bir süre sonra kendi haline gülmeye başlayınca, üçümüz yan yana, yalpalaya yalpalaya, başımızın üstünde çiçek açmaya başlamış tomurcukların altında birbirimize şakalar yaparak okula vardık.

Esma’ya şakamı ele vermemesi için yaptığım tembihlerle sınıfa girdiğimde gözlerim bir radar gibi yeni kurbanımı aramaya başlamıştı bile. İlk dersten son derse kadar kafamda planlar evirip çevirmiş, sınıfta en etkili anı nasıl yakalarım diye düşünüp durmuştum.

Birden beklediğim fırsat boş olan son derste kendiliğinden önümde beliriverdi. Sınıfta kimi birbiriyle muhabbet ediyor, kimi aralarında küçük oyunlar oynuyor velhasıl herkes kendi halinde takılıyordu. Esma’dan iyi olmasın en az onun kadar iyi yürekli ve ürkek bir kız vardı. Sabahtan beri kitaplarımı koyduğum el dikişi bez çantanın içinde bekleyen oyuncağımı hafiften bağırarak bu kızın kucağına doğru fırlattım.

Gelgelelim bu kız, benim arka sıralarda kendime kurduğum zıpır tayfanın en deli fişek çocuklarından biri ile bir şey sormak veya alıp vermek için ya da tamamen tesadüfen yan yana bulunmak yanlışında bulunmuştu.

Kız bir hışımla çığlık atarak yerinden kaldığında kucağında ki oyuncağı bu çocuğa doğru fırlatmış, sınıfta fare çığlığını duyan kızlar sıralara doğru ayaklarını toplarken, erkekler fareyi yakalamak için bu çocuğun rastgele omuzlarına, sırtına vurmaya başlamışlardı. Ben ise arada ayağımın yanına düşen fareyi büyük bir oyunculukla tekrar üzerlerine doğru atıyor, oluşan bu şamatalı kaosu yerimde izlerken kahkahalara boğuluyordum. Bu kez Esma bile kenardan bana eşlik ediyordu.

Ancak normal ve en sakin zamanlarında bile yerlerinde duramayan, kanı deli gençlerin küçük bir odanın altını üstüne getirmesi, sınıfın ortasında duran ve havalar ısındığı için yakmayı bıraktığımız sobanın borularının devrilmesiyle zirveyi buldu. İs ve kurumla dolu olan borular, patır kütür başımızdan aşağı devrilmiş, sınıftan yükselen ses artık iyice göklere çıkmış, sıraların üstü, öğretmen masası, bir köşede zor ayakta duran iki kapılı kitaplık ve odanın içinde nerdeyse yirmi kişi baştan aşağı simsiyah olmuştu.

Ama maalesef karşımda şekilden şekle giren yüzlere, aniden ortaya çıkan tepkilere o kadar kaptırmıştım ki ne üstüm başım siyahlara bulandığında ne de müdür yardımcısı sınıfın kapısında ansızın belirdiğinde kahkahalarımı hemen bastıramamıştım.

Ben kararmış ellerimle ağzımı kapatmaya çalışırken müdür yardımcısı suratında müthiş bir şaşkınlık ifadesiyle bizlere bakıyor, üstleri simsiyah olan öğrenciler sınıfın ortasında yatan ve yarı parçalanmış farenin oyuncak olduğunu idrak etmeye çalışıyorlardı.

Ne yazık ki benim için eğlenceli başlayan bu olay yine benim aleyhime sonuçlanmıştı. Sınıftakilerin sitemleri bir yana, müdür yardımcısının masanın önünde yarıdan fazlam simsiyah, iki elim önümde bağlı azarımın bitmesini beklemiş, en sonunda her şeyin istemeden olduğuna, bilerek böyle bir şey yapmadığıma, sadece bir kazanın meydana geldiğine dair ufak ayrıntıları es geçerek ikna etmeyi başarmıştım.

Odadan özürler dileyerek ve bir daha böyle şeyler yapmayacağıma sözler vererek dışarı çıktığımda Yusuf ve Esma duvara dayanmış beni bekliyorlardı. Esma benden temiz gözüküyordu. Yusuf ise benim halimi gördüğünde alaylı gülmelerine başlamıştı bile.

Hemen hemen herkes okuldan çıkmıştı. Esma’yı babaanneme olayı anlatmadan gönüllü olarak temizlik için kaldığımı söylemesini tembihleyerek, Yusuf’u da hava kararana kadar işim bitmezse almaya gelirsin, şimdi bekleme diyerek ikna ettiğimde onlar eve ben de hiçbir yardım almadan tek başıma suç mahallimi baştan aşağı temizleme görevime doğru sınıfa yöneldim. Süveterimin içindeki gömleğin bir kolu beyaz bir kolu siyah, yüzüm neredeyse tamamen karaya bulanmış, kendimde temizlenmeye muhtaç halde işe koyuldum.

Bir süre sonra zaten birkaç sınıfı olan, tek katlı, taş yapılı okul binasında ben ve hademe teyzeden başka kimse kalmamıştı. Müdür yardımcısından bana yardım etmemesine dair uyarı almasaydı bile sınıfın halini gördükten sonra yüzünün aldığı ifade hiçte öyle bir niyete bürünmediğini gösteriyordu. Sınıfın ortasında tek gözü kopmuş, içindeki yünlerin bir kısmı dışarıya taşmış, zavallı haldeki oyuncağım ve ben baş başa kalmıştık.

Soba borularını temizleyip yerlerine taktım, boru kurumlarından kurtulmak için yerleri defalarca süpürdüm, sıralardan is lekelerini çıkarmak için kovalarca su değiştirdim. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum cezam bitti gibi göründüğünde kendimi olduğum yere bıraktığımı hatırlıyorum. Yorgunluk bütün bedenime öyle bir yayılmıştı ki adımı duyup irkilmesem sınıfın ortasında yere oturmuş, sobaya yaslanmış şekilde uyuya kalabilirdim.

Başımı dayadığım sobadan kaldırıp, gözlerimi kırpıştırarak açtığımda öğretmen hanımı kolları bağlı kapı eşiğine yaslanmış halde ve yüzünde hafif bir tebessümle bakarken buldum.

Ben takatimin kalan son kırıntılarıyla ayağa kalkıp iyice dağılmış üstüme başıma çeki düzen vermeye çalışırken o tebessüm eden yüzünü bozmadan içeri girip öğretmen masasına yaslanmıştı bile.

Hiçbir azarlama bulunmayan ve sevecenlik barından ses tonuyla konuşmaya başlamıştı.

“Duydum ki yine ortalığı birbirine katmışsın.”

“Vallahi hiç öyle bir niyetim yoktu. Bir yerden sonra ne olduğunu ben de anlamadım.”

Ben ona mahcupça bakarken o gülümsemesini hiç bozmuyor, şefkat barındıran gözleri ne bir kınama ne de hayal kırıklığı içeriyordu. Neden sonra bakışları uzaklara dalmış gibi bir hale büründü ve yüzünde özlemin getirdiği, belli belirsiz gölgeler dolaştı.

“Seni bazen kendime ne çok benzetiyorum bir bilsen.”

Hiç beklemediğim bu itiraf karşısında hakikaten şaşırmış, kaşlarım istemsizce havalanırken emin olmak istercesine bir soru kendiliğinden çıkmıştı.

“Beni mi?”

Öndeki sıraların birine ayakları dışarda kalacak şekilde yan otururken elini yanında ki sıranın üzerine hafifçe vurarak beni de oturmaya davet etmişti.

Şaşkınlığın getirdiği tereddütle onun oturduğu hizadaki sıralardan birine yerleştim. Aramızda boş bir ya da iki sıra vardı. Ben çekingenlikle yerime oturduğumda o yüzünü bana çevirmemiş kim bilir gözünde neler canlanırken karşısındaki duvara bakakalmıştı. Dalıp gittiği yerden kopmadan anlatmaya başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.