O günden sonra gündüzlerimizi aydınlatan ışıktan bir parça kesildi, gecelerimize kattığımız renklerden biri kayboldu. Etrafımda bütün güçleriyle beni sarmalamak için toprağa tutunmuş köklerimden birisi hakikaten toprağa karışıyordu. Hem de o mevsimlerde olması imkansız gibi görünen bir günde. Güneş kara bulutların ardından göz kırparken, göçe hazırlanan kuşlar öterek üstümüzden sürü sürü geçerken, boyunları kırılan çiçeklere yalancı havaya aldanıp son bir kez açmaya çalışırken.
İşte böyle bir gündü kendimizden birini sonsuza kadar bıraktığımızda. Dedem hiç uyanmayacağı yatağına yattığında komşularımız yavaş yavaş dağılırken birkaç adım ötede olan annemin ve babamın mezarlarının ayakucunda buldum kendimi.
İkisinin de ortasına çökmüş sanırım bir an için nerede olduğumu ve ne yaptığımı anlamaya çalışmıştım.
“Bir kez daha” diye mırıldandım bir zamanlar aralarına uzanıp uyurken şimdi toprakları üstünde oturduğum aileme.
“Bir kez daha. Söylesenize ne yapayım. Bu sefer kandırmaca yok, yalanlarla avutulmak yok. Şimdi ne yapayım.”
Mezarlık gittikçe boşalırken ağlayan insanların sesleri de üstümüzde uzanan yamaçlara doğru yayılarak yok oluyordu.
Etrafımda neler olduğunu anlayamadan bakışlarımı etrafta gezdirmeye başlamıştım. Kızarmış gözleriyle Yusuf, ağlamaktan bitap düşmüş Esma’yı omzuna yaslayarak eve götürüyordu. Babaannem zaten yatağından kalkamamış yengemin ve komşularının tesellisine bırakılmıştı. Büyük amcam baş sağlığı dileklerini kabul ediyor, artık dedemden boşalan aile reisliği görevini şimdiden ifa ediyordu.
O an belki de herkesin yüzünde gördüğüm ifade aynı olmalıydı. Ancak ne var ki gördüğüm onlarca yüzün ve kederin biriktiği gözün arasında biri bana tanıdığım, tattığım acının şeklini gösterdi. Amcam da tıpkı benim gibi dedemin ayakları ucunda toprağa çökmüş, içinde olmayı kabullenemediği durumun bir hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu ayırt etmeye çalışıyordu.
İnsanlar aralarında pek çok şey için farklı diller geliştirip anlaşabilirler ama aynı acıyı tatmış insanların arasında anlaşılamayan bir dil oluyormuş. Amcamla göz göze kaldığımız birkaç saniyelik zaman diliminde anladım. Ve bence oda bunun farkına vardı.
O andan sonra da yapılacak pek bir şey kalmıyordu. Amcam yavaşça doğrulup mekanik adımlarla uzaklaşmaya başladı. Ben ise onun nereye gittiğini biliyordum ve o an benimde ihtiyacım olan tek şey için ardından gitmeye başladım. Tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi. Bu sefer o önde giderek hızlanıyor üstüne başına çarpan kuru dallara hiç aldırış etmiyordu.
En sonunda kendisini bir zamanlar benim yaptığım gibi bana ait o gizli ağacın altına attı. Nefes nefese kalmış saçları terden ıslanan alnına yapışmış, askerliğini de yapıp artık tam bir adam olmuş amcam başını dizlerine dayamış ağlıyordu. Ben de onun yanında, aynı onun gibi göstermekten utandığım gözyaşlarımı çekinmeden bırakıyordum. Yıllar önce olduğu gibi yine aynı yerde yine aynı çocuk ruhlarımızla acıdan usanmış yüreğimizle konuşmadan anlaşıyorduk.
İşte böyle. Hayatımın daha ilkbaharına bile adım atmamışken, aslında nice yollar yürümüş gibiydim. Daha çiçeklerin kaç kez açıldığını, baharların etrafımda kaç kez dolandığını anlayamadan ne sert kışlar atlatmıştım.
O sene de kış öyle sert bastırdı ki araba yolunun üstünde yabani hayvanlar donmuş halde bulunuyor, hava biraz kararmaya başladıktan sonra kimse silah almadan dışarı çıkamıyordu. Bazı geceler kapımızın önüne kadar gelen çakalların tıkırtılarını duyuyor, aramızda üç adımlık mesafe olmasına rağmen Esma ile birbirimize Yusuf olmadan gidip gelemiyorduk.
O sene okulumuza da yeni bir öğretmen gelmişti. Genç yaşlarında, idealizmini henüz kaybetmemiş, her ders anlatırken bulunduğu yerden mutluluk duyduğu belli olan bir kadındı. Ancak zavallının ilk görev yerlerinden biri bizim köyümüz olmuş olacak ki bir anda yaşadığı bu kültür şokunu atlatabilmesi hiç mi hiç kolay olmadı. Kendisinin alışkın olmadığı coğrafi şartlar daha doğrusu şanssızlıklar bir yana bir de bizim gibi kanı damarlarına fazla gelen bir oda dolusu gençle başa çıkmak zorundaydı.
Bazı zamanlar kendisine baskın gelen haşarı öğrenciler üstünde otorite sağlamak için elinde ki cetveli masaya vuruyor, bazı zamanlarda altından kalkamadığı büyük dil problemleri ortaya çıkıyordu.
Sözlü sınavlara kaldırdığında sırasında terler döken kişiye Lazca yardımlar geliyor öğretmen hanımın çatık kaşları kopya veren kişiye döndüğünde yanındaki arkadaşına başka bir şey söylediğine dair, bütün sınıf yalan söylediğini bildiği halde, mükemmel bir inandırıcılıkla ikna etmeye çalışıyordu. En sonunda bu durumda asla taviz vermediği durumlar arasına girdi ve “Bir daha birisini ayağa kaldırdığımda aynı olay tekrarlanırsa hem sözlüye kalkan kişiye hem de konuşan kişiye sıfırı basarım” diyerek noktayı koydu.
Hayatında hiç soba yakmamış, belki ayağı asfalttan başka yola değmemiş bu hanım köy kadınlarıyla kaynaştıkça topuklu ayakkabıları düztaban ayakkabılarla, hanım hanımcık tavrını muhatap olduğu öğrencileri gibi atılgan, cevval duruşuyla değiştirdi.
Ama ne yaptığı işi özveriyle yapma ne de “Türkçenizi mutlaka düzeltmeniz lazım” uyarılarında bir değişiklik olmadı. Bazı zamanlar oluyor ki hakikaten anlattığımız bir şeyi anlamada zorluk çekiyor, bizlerde o zamana kadar anlayıp anlatmakta hiç sorun yaşamadığımız bir şeyi “daha başka nasıl anlatabiliriz ki” diyerek terler döküyorduk. Buna rağmen yine de en son sözü ben alıp en azından anlaşılabilir bir şekilde açıklayabiliyordum.
Bize sürekli “konuşmanızı düzeltmek için” diyerek verdiği ödevler haricinde ben onunla gayet iyi anlaşıyordum. O zamanlar nedenini bilmiyordum ama beni kendisine çeken bir şeylerin olduğunu bir süre sonra fark etmiştim. O da kendisine gelen hiçbir öğrenciyi çevirmediği gibi bana da şefkatli bir yakınlık göstermişti.
Evde ekmek pişirdiğimiz zamanlar mutlaka ona da bir dilim götürüyor, tattıktan sonra çok sevdiği turşu kavurması için ona da turşular kuruyordum.
Bir gün sobasını yakmaya çalışırken dumanlar içinde kalmış yüzü gözü ise bulanmış halde açtı kapıyı. Ben evine girip sobasını yaktığımda dışardaki kapıları döven soğuğa çay içmeden gitmemem için ısrar edince beni bir misafir gibi ağırladı ve kendisine yardım etmeme izin vermedi. Yavaş yavaş ısınan odanın içinde babaannem ve amcamla yaşadığımı öğrendiğinde, sormamasına rağmen annemle babamı nasıl kaybettiğimi anlatırken buldum kendimi. Bana tebessümle bakan yüzünde ne bir acıma ne bir hüzün ifadesi gezindi. İşte o günden sonra okul dışındaki münasebetimiz samimi bir komşuluk halini aldı. Bizimle bile konuşurken arada anlama zorluğu çeken bu toy kadın babaannemin ağır şivesi altında ezim ezim eziliyor, anlamadığı halde ayıp olmaması için öyle gülümsüyordu. Ben bu duruma sessizce gülerken arada bir tercüman görevini görüyordum.
Artık ben ona soba yakmasını öğretirken o da bana çizdiği resimleri, kara kalem çalışmalarını gösteriyordu. En son yanımda kalemi sanki hava da hareket ettirir gibi kağıda farklı çiçekler çizdiği bir gün kendimi öyle kaptırmışım ki “benimde yapmam gerek” diye heyecanla haykırdığımda önce korkuyla yerinde zıplamış, sonra da gülmeye başlamıştı.
Sonraki hayatımı etkileyen kararları vermemde beni etkileyen ilk insan işte o kadındı. Hatta babanla tanışmama, şuan bu mektubu sana yazıyor oluşuma, şimdiye kadar kendime bir hayat kurduysam bunu başarmış olmama biraz da ona borçluyum.
Yıllar geçse bile o kadar çok düşündüğüm oldu ki “ya o değil de başkası gelseydi, ya hayatıma ondan hiç etkilenmemiş olarak devam etseydim yine de şuan da olduğum yerde olumuydum” diye ama buda bu hayatın bir filmin sonunda cevapsız bıraktığı sorular gibi cevabı asla tam bilinemeyecek sorulardan biriydi.