Tam bir hafta dedemin hastaneden gelmesini bekledik. Her giden geri geldiğinde iyi olduğunu söylüyor ve biz kendimizi bununla avutuyorduk o kadar. Geride kalmış herkes duyduğu haberler karşısında seviniyor, neşeyle eski keyifli hallerine dönüyorlardı. Bir süre ben de sanki bütün endişem uçup gitmiş gibi davranmaya çalıştım. Ailemde ki herkesin mutlu ve ferah yüzlerindeki samimiyeti gördükçe küçük kurtlar gibi içimi kemiren kuruntuları yok saymak için uğraştım. Ansızın karşıma çıktığında elimi ayağımı titreten o soğuk hissi görmezden gelirsem kendiliğinden kaybolacağını düşündüm. Ancak gücüm tükeniyor ben ne kadar yokluğuna hükmetsem de gittikçe içimi kaplıyor, ciğerlerimin üstüne yapışmış gibi nefesimi daraltıyordu.
Günlerce “gelecekler” diye kandırılıp sonra da doldurulamayacak büyük bir boşluğun içinde kendi kendime durabilmeyi öğrenmiştim. Aklımı sürekli meşgul etmeye çalışırken zihnimin, hafızamda arka odalara kapattığım o duyguları ve ümitsizliği bana hatırlatmasına mani olamıyordum. Tekrar, kandırılan, kendisinden başka herkesin gerçeğin farkında olduğu ama kendisi küçük umut dallarına tutunup sonra da elindeki yaralarla kırık dallara bakan çocuk olma korkusu ölesiye tüm benliğimi sarmıştı.
Herkes dedemin dönüşü için hevesle hazırlık yaparken ben tam aksine gittikçe içimi daraltan o şeyle mücadele ediyordum. Dedemin gelişi için odasını süpürürken, yatağını hazırlarken yaptığım her hazırlıkta sarılmaya korktuğum umudun beni yine yarı yolda bırakmasından korkuyordum.
“Ya yine…” “ya bu seferde…” “hayır, lütfen, lütfen…”
Kafamda başı sonu belli olmayan bu nidalar yankılanıyor, içimden kime, neye direniyorum bilmiyordum.
Bu durum bende dedemin eve geleceği güne kadar devam etti. Amcalarım dedemi getirmeye gittiğinde bizde hep beraber kapının önünde bir yerlere oturmuş gelmelerini bekliyorduk. Artık herkes gündelik muhabbetlerini ediyor, kırılacak odunlardan toplanacak mahsullerden bahsediyordu. Ben ise avucumun içinde sıktığım fındıkla sürekli yola doğru gergin bakışlar atıyor, kendimi, yerimde kıpırdanmaktan, arada bir ayağa kalkıp sağa sola gitmekten alamıyordum. Üzerimdeki bu halin kimse farkında değil zannediyordum. Aslında kimse de farkında değildi.
Ta ki evimizin üstündeki yamaçta kalan ve zamanında annemlerin gelişini beklediğim, o günden sonra da bir daha hiç çıkmadığım o yere bakakalmışken birden Yusuf’la göz göze geldiğimde ona yakalandığımı anladım.
Daha da ötesi bende ki bu halin dedemin gelmesinden kaynaklanan bir heyecandan değil, onun gelememesi korkusundan olduğunu fark etmişti. Üzüntü ve mahcubiyetin iç içe girdiği suçluluk taşıyan gözlerini kaçırırken bunu anlamıştım.
Suçlu da hissetmeliydi çünkü dışa vurmaya çekindiğim duygularıma boğulmuş haldeyken mahremiyetimi ihlal etmiş sayıyordum. Hele öyle anlarda üzüntü kırıntıları barındıran bakışları üzerimde görmek beni çileden çıkartıyordu.
Araba kapımıza yanaşıp da dedemin yere ayak bastığını görünce göğsümün nasıl kuş gibi hafiflediğini hatırlıyorum. O anda etrafımda ki herkeste olan pürneşe hali hemen bana da sirayet etmiş bu defa kötü vehimlerin gölgesinden kurtulmuştum.
Dedemi yatağına yatırdığımız da artık herkes eski haline dönmüştü. Herkes birbirine sessiz olması için tembihlerde bulunuyor, evin içinde dolaşırken fazla ses çıkartmamız konusunda uyarılıyorduk. Akşama kadar tüm komşularımız ziyarete gelmiş ve gelen her ziyaretçiyle aynı temenniler, dualar birbirini tekrarlamıştı.
Ve nihayet akşam çöktükçe önce komşular, vakit ilerledikçe de Esmalar evlerine gittiler ve bizde çatımızın altında kendi çekirdek ailemizle biz bize kalmıştık. Ben, amcam, babaannem ve dedem.
Bu üç kişi de hayatımda birden fazla rol üstleniyorlardı. Hepsi de benim ayrı ayrı sırdaşımdı. Babaannemle dedem bir zaman sonra annemle babamdan boşalan yeri doldurmaya başlamış ben de onların hem evlatları, hem torunları, hem elleri, ayakları ve aynı zamanda pek çok şeyleri olmuştum. Amcam ise zaten biliyorsun bir dost, bir abi, her an her yerde bir isteğimi yerime getirmek üzere hazır bekleyen bir koruyucum olmuştu.
Beni bu hayata bağlayan dallarım kopup gittiğinde onlar bana sarılmış, köklerini etrafımda muhkem bir kale temelleri gibi sarmışlardı.
Dışarıda ince camlarımıza vuran rüzgar gittikçe sertleşiyor, sokak lambalarının bir yanıp bir söndüğü tekinsiz patikaların ötesinden uluma sesleri kulaklarımıza kadar geliyordu. Ama bizim sobamız gürültüyle yanarken sıcak odamızın içinde öylesine güvendeydim. Sobanın arkasında büyük dedemden boşalan yere babaannem oturmuş elinde patik örerken, dedemin yıllar önce gurbetteyken aldığı gümüş renkli radyodan sevdiğimiz türkülerin nağmeleri çaylarımızın dumanına karışırken öylesine huzurluydum.
Bazen lambamızın cılız elektriği bir odayı bile aydınlatmaya yetmez hala gaz lambası yakardık. Ben akşamları sobadan yayılan çıtırtıları dinlerken, üstünden çıkan ışıkların tavanda oluşturduğu şekilleri izlemek için başımı sırayla hepsinin dizlerine koyardım. Her akşam eskilerden kalma bir hikaye dinler bazen de kitaplarımda okuduğum hikayeleri onlara canlandırarak ben okurdum. Bazen bir dede korkut destanı, bazen bir klasik dünya masalı olurdu. Benim onları sabırla ve sükunetle dinlememe karşın hepsi de aralarda tepkiler verir, karakterlere ya kızar ya da sinirlenirlerdi.
Hiç sıkılmazdık, gündüzlerimiz gibi gecelerimizi de kendimiz renklendirir, canlı bir hale sokardık. Hem gündüzümüzün hem gecemizin ayrı ayrı tadını alırdık.
En nihayetinde o akşam yüreğimi sıkan bir haftanın ardından rahat bir uyku çekmek yerlerimizi hazırlarken hala içimde sabahki kuş tüyü hafiflik vardı. Amcam odasına çekilmiş, sobanın yanına babaannemle döşeğimizi sermiştik. Annemlerin odası artık benim olmuştu. Yazları soba kalktığında kendi odamda kalsam da kışları babaannemle beraber sobanın yanında yatmaktan vazgeçemiyordum.
O gece yatmadan önce son bir kez dedemi kontrol etmek için yanına gittim. Sırt üstü uzanmış, puflayarak uyuklayan hali alışkın olduğum yüzün aynısıydı. Elimdeki suyu yanına bırakırken uyandı ve ben ona gülümseyerek bakarken sanki uykuda sayıklar gibi konuşmaya başladı. Sahiden sayıklıyor muydu yoksa bilinçaltının dışa vurduğu düşüncelerimi söylüyordu bilmiyorum.
“Şurina, napaysin ballim?”
“Su getirdim dede. İyisin değil mi?”
Vereceği iyi cevap karşısında mutlu bir şekilde yatağıma gideceğimi düşünmüştüm. Halbuki dedem hiç beklemediğim bir karşılık vermişti.
“Ahh bilmem kızım bilmem iyi miyim. Daha bu saatten sonra ne kadar iyi olacağız zaten.”
“Dede?! Niye böyle diyorsun iyisin işte bak eve geldin yanımızdasın.”
“Ne edeyim kızım ne edeyim herkesin bir vakti zamanı var ballim, Biz artık bu arabayı zorla götürüyoruz ne yapalım.”
“O da ne demekmiş. Bak kızarım şimdi. Ben seni bırakır mıyım hiç?”
“Ooyyy oy insanoğlu dediğin kanatsız kuştur ballim. Uçmak zamanı geldi mi tutmazsın, avunun içinden bile uçar gider. Dalından kopmaya hazır yaprak gibidir. Bir rüzgar esti mi daha kimse tutamaz. Bizim de işimiz artık bir rüzgara bakıyor ballim ne edelim.”
Dışarda sert rüzgar camları titretiyordu. Sobamızdan çıtırtı sesleri bütün evi kaplıyordu ama ben üşümeye başlamıştım. Son kelimelerini sayıklamaya devam ederek tekrar uykusuna dalan dedemin yorgun çökmüş yüzüne baka kalmıştım. Çökmüş avurtlarına, solgun ince dudaklarına, uzun alın çizgilerine bir andan geliveren bir mahzunlukla dalıp gitmiştim.
İnsan dalından kopmaya hazır bir yaprakmış. İşte belki de sadece benim hüsnü kuruntum diyerek kaçmaya çalıştığım gerçeği en sevdiğim kişilerden biri hiç beklemediğim bir anda yüzüme vurmuştu.
Sevdiğim, sonsuza kadar yanımda kalmasını istediğim herkes birer birer gidecekti. Sadece annem ve babam değil geride kalan herkes bir gün beni bırakacaktı.
Babaannemin yanına bir kedi gibi sinerken aklıma hücum eden korkular yine yakama yapışmıştı. Annem ve babam bu kadar erken gittiğine göre ya ailemden bana kalanlar da bir gün ansızın ellerimden kaçıp giderse. Kafamın içinde bu ses dönüp durdukça babaanneme daha çok sarılmaya, sarıldıkça birden boğazıma tıkanan yumruyu yutmaya çalıştım.
Ve bir iki hafta sonra, Esma ve Yusuf’la birlikte güle oynaya okuldan döndüğümüz bir gün dedem saçlarımı uçuran rüzgara bir yaprak gibi kapılıp gitmiş, yıllarca kafeste kalmış bir kuşun özgürlüğe kanat çırpması gibi uçup gitmişti.
Geriye ise yıllar önceden zihnimde resmi kalmış o görüntülerdeki gibi her köşede sessizce ağlayan bizler kalmıştık.