“Bugün alkış yok. Zaten provadayız.”
Vera Ekin’in sabahlarla ilgili fikri yıllardır değişmemişti: Sabahlar insanı teste sokan ama sonucu kimseye açıklanmayan küçük sınavlardı. Yine de sabahların bir avantajı vardı; henüz kimse ondan büyük bir şey beklemiyordu. Ne önemli bir karar, ne derin bir konuşma, ne de “geleceğini düşünmelisin” bakışı. Sadece uykusu tam açılmamış bir beyin ve ertelenmiş bir hayat hissi.
Alarm üçüncü kez çaldığında eli otomatik olarak uzandı ve susturdu. İlk ikisini gerçekten duymamıştı. Üçüncüyü ise kişisel algılamıştı. Eğer bir insanın hayattaki ciddiyeti alarmı kaçıncıda kapattığıyla ölçülseydi, Vera muhtemelen hâlâ “potansiyel aşamasında” sayılırdı.
Yataktan kalktı. Aynanın karşısında durdu. Saçları, gece boyunca kendi içinde ayrı bir hayat yaşamış gibiydi.
“Bugün de başrol yok,” dedi aynadaki yansımaya. “Sorun değil. Yan roller daha uzun ömürlü.”
Bu cümleyi gerçekten sevmişti. Kafasında birkaç saniye dolaştırdı, sonra kenara bıraktı. Vera cümleleri biriktirmezdi. Onları çizerdi.
Mutfakta annesi vardı. Gazete açıktı ama okunmuyordu. Çaydanlıkta su kaynamıyordu ama çay hazırdı. Bu evde çay, içilmek için değil, orada olmak için vardı. Bir tür güven duygusu gibi.
“Okul?” dedi annesi, gözlerini gazeteden ayırmadan.
“Gidiliyor,” dedi Vera.
Bu bir cevap değildi. Daha çok sistemin hâlâ çalıştığını bildiren kısa bir rapordu.
Annesi başını salladı. Konuşmadılar. Bu sessizlik rahatsız edici değildi. Uzun yıllar içinde öğrenilmiş bir sevgi diliydi.
*****
Otobüs kalabalıktı. Vera ayakta duruyordu. Kulaklıklarını taktı ama müzik açmadı. Bunu sık sık yapardı. Kulaklıklar bugün de dünya ile arasına mesafe koymak içindi.
Camdan yansıyan yüzüne baktı. Kendini net görmüyordu; cam hafif buğuluydu. Bu hoşuna gitti. İnsan net olmadığında daha az sorgulanıyordu.
Tabletini çıkardı. Çizmeye başladı.
Önce bir bank çizdi. Şehirdeki bütün banklar gibi sıradan bir bank. Sonra banka oturan bir figür ekledi. Figür biraz öne eğikti. Eller cebindeydi. Acele etmiyor gibiydi.
Yüz çizmedi.
Yüzler fazla şey anlatırdı. Vera, insanların anlattıklarından çok sakladıklarıyla ilgilenirdi.
*****
Okulun kapısında Zehra vardı. Renkli montu, bitmeyen enerjisi ve sabah sabah fazla uyanık hâliyle.
“Günaydın kasvet,” dedi. “Bugün dünyaya kaç puan veriyoruz?”
“Henüz ölçmedim,” dedi Vera. “Ama düşük ihtimal.”
Zehra güldü. “Bu tutarlılığına hayranım.”
Dersler başladı. Hocalar konuştu. Sınıf dinliyormuş gibi yaptı. Vera defterinin kenarlarına çizgiler ekledi. Küçük notlar aldı. Cümleler tam bitmiyordu ama bu onu rahatsız etmiyordu. Hayatta da pek az şey tamamlanıyordu zaten.
*****
Akşam odasına döndüğünde çizimi yeniden açtı. Banktaki figür hâlâ yüzsüzdü ama artık yalnız görünmüyordu. Bu tuhaftı. Vera bunu bilinçli yapmamıştı.
Altına bir cümle yazdı:
“Beklemek bazen en yüksek sestir.”
Cümle hoşuna gitti ama neden yazdığını kendine açıklamadı.
Paylaştı.
Telefonu masaya bıraktı. Bildirimlere bakmadı. Bakmak, bir beklenti yaratırdı. Vera beklentileri sevmezdi. Beklentiler çizgileri bozar, mesafeleri daraltırdı.
Yatağına uzandı. Tavana baktı.
Bugün de sıradandı diye düşündü. Yine de insan, böyle günlerde bir şeylerin yerinden oynadığını sonradan anlardı.
*****
Aynı saatlerde, başka bir şehirde, Aras kulaklıklarını taktı. Kayıt bitmişti. Konuşmuştu ama söylediği şeylerden emin değildi.
Ekranı kaydırırken bir çizimde durdu.
Bir bank. Bir figür. Yüz yok.
Altındaki cümleyi okudu.
Beklemek bazen en yüksek sestir.
Gülümsedi. Bu gülümseme uzun sürmedi ama oradaydı.
“Tanımıyorum seni,” dedi sessizce. “Ama iyi çizmişsin.”
Mesaj yazmadı.
Henüz.
O gece Vera telefonunun sessiz kaldığını sandı.
Oysaki hikâye, çoktan sessiz bir yerden başlamıştı.