1457 İstanbul, Soylu katliamı. Gece sarayın üzerine ağır ağır çökmüştü. Meşaleler daha kısa yanıyor, koridorlar uzuyor gibiydi. Padişahın özel odasında yalnızca iki nefes vardı. Padişah masasının başındaydı. Önündeki harita kapalıydı; bu bir sefer gecesi değildi. Bu bir karar gecesiydi. "Cellat Karta," dedi. Karta diz çöktü. Başını eğdi ama omuzları dikti. Bu çağrı, infazdan önce gelirdi. Padişah ayağa kalktı. Pencereye yaklaştı; dışarıda İstanbul uyuyordu. "Devlet," dedi, "bazen düşmanını dışarıda değil, içeride taşır." Sessizlik. Karta dinledi. "Kardeşim," dedi padişah. Adı anılmadı. Anılmasına gerek yoktu. "Son aylarda askerle fazla yakın." Karta'nın bakışları sabitti. "Kardeş," dedi padişah, "tahtın en keskin bıçağıdır." Arkasını döndü. Gözleri Karta'ya kilitlendi. "Onu mahkemeye çıkaramam," dedi. "Kan bağını kanunla yargılayamazsın." Bir adım attı. "Bu yüzden," dedi, "bu gece kardeşim ölecek." Oda soğudu. "Bunu," diye ekledi padişah, "bir padişah emri olarak değil... bir devlet gereği olarak veriyorum." Karta başını eğdi. "Nasıl?" diye sormadı. "Ne zaman?" demedi. Sadece şunu söyledi: "İz bırakılmayacak." Padişah başını salladı. "İstanbul sabaha aynı uyanmamalı." Karta ayağa kalktı. Bir an durdu. "Emrinizle," dedi. Ve çıktı. Gecenin en karanlık saatinde, padişahın kardeşinin kaldığı kanat uyuyordu. Nöbetçiler değişmişti; kapılar açık bırakılmıştı. Bunlar tesadüf değildi. Askerler o sıralar oralarda yoktu. Karta içeri girdi. Ay ışığı yatak kenarına düşüyordu. İpekten olan ipi eliyle iyice kavradı. Bir nefes. Bir el. Bir tek hamle. Bağırış olmadı. Mücadele yoktu. Sadece bir isim dudaklarda yarım kaldı. Karta geri çekildi. Örtüyü düzeltti. Oda, ölümü saklamayı öğrenmişti. Odadan çıktı ve uzaklaştı. Odasına doğru ilerledi. Karta odasının kapısını açtığında, meşale yanıyordu. Ve biri oturuyordu. Ağzının üzerini kapatan siyah bez parçasını indirdi Karta. Şehzade Alparslan, masanın kenarına yaslanmıştı. Kolları göğsünde birleşmiş, bakışları kapıya kilitliydi. Sanki saatlerdir bekliyordu. Kapı kapandı. "Geç kaldın," dedi Alparslan. Karta sakin kaldı. Pelerininin kenarını düzeltti. "Aşkının yanından ayrılabilmişsin." dedi ve devam etti. "İstanbul büyüktür, bazı yollar uzar." Alparslan masadan doğruldu. Aralarındaki mesafe bir adım kaldı. "Bu gece," dedi, "Fazla geç kaldın." Karta başını eğmedi. "Her gece," dedi ve derin bir nefes aldı. "Her gece benim odamda mı olacaksın? Aşkın beklemez mi?" Alparslan dişlerini sıktı. "Yok öyle bir şey," dedi fısıltıyla. "Ayrıca seninle değilim diye kıskanıyor musun?" Sessizlik. Karta'nın gözleri ilk kez karardı. "Bu odaya," dedi, "sorularla girmemen gerekiyordu." Alparslan bir adım daha attı. "Ve senin," dedi, "bu odaya ellerin temiz girmemen gerekiyordu." Karta yaklaştı. Aralarındaki hava ağırlaştı. "Bilerek bekledin," dedi. "Bunu istedin." Alparslan gülümsedi. "Artık," dedi, "Sıkıldım sanırım." Karta'nın sesi alçaldı. "Hayır," dedi. "Artık daha eğlenceli bir oyun kurdun kendine." Alparslan, Karta'nın yatağına doğru ilerledi ve oraya uzandı. "Şu dakikadan itibaren 1-1'iz" "Futbol oynamıyoruz." Dedi Karta üzerindekileri çıkartarak. "Ama." diye yattığı yerde diklendi Alparslan. "Oynamamıza gerek yok. Ben senin bir sırrını biliyorum, sen benim bir sırrımı biliyorsun. Sen sustuğun sürece bende susarım." Üst kısmı çıplak kaldığı esnada Alparslan'a doğru döndü Karta. "Ne sırrı." "Amcamı öldürdün." "Anlamıyorum." Göz devirdi Alparslan. "Anlıyorsunda." Gözlerini etrafta gezdirdi. "Neden karşımda soyunuyorsun?" Belindeki siyah kuşağı çözdü Karta ve pantolonunu indirip kenardaki siyah kumaşı aldı. "Özel alanıma tecavüz edersen göreceğin bazı şeyler olur." Alparslan, Karta'nın tamamıyla çıplak kalmasıyla gözlerini büyüttü. "Sen sapıksın." Karta pantolonunu giyerken cevapladı. "Hala sikime bakmaya devam ediyorsun. Ben mi sapığım?" "Bakmıyorum." Kaşlarını çarptı Alparslan. "Ayrıca önümde soyunursan istemsiz görmek zorunda kalırım." Karta gülümsedi. "Beğendin mi bari?" Sırt üstü geri uzandı Alparslan. "Eh kalçan iyi sayılırmış." Dedi ellerini başının altına koyarak. "Göğüslerinde dolgun." Karta, yatakta uzanan Şehzadeye doğru ilerledi. Başını Alparslan'ın yüzüne doğru hafifçe eğdi. "Sikilen sensin sanıyordum." Kaşlarını çattı Alparslan. "Ne?" Diye sesini yükseltti. "Şehzadeyim ben, her şey benim emirlerimin altı-" Başını salladı Karta. "Evet evet aynen, şu egoyu kes artık." Hafifçe şehzadenin alnına doğru vurdu. "Odamdan çıkacak mısın üzerine mi yatayım?" Sağ eliyle alnına dokundu Şehzade. "Değişik hareketler yapma." "O zaman izninizle Şehzadem. Uyusam iyi olacak." - Güneş yükselmişti ama kulaktan kulağa dolaşan fısıltılar hâlâ gecedendi. Padişahın kardeşinin odası mühürlenmiş, nöbetçiler değiştirilmişti. Ölüm, "henüz" kelimeye dökülmemişti. Divan toplandı. Kadılar, defterlerini açtı. Vezirler yerlerini aldı. Herkes bir eksikliği fark ediyordu ama kimse adını koymuyordu. Ta ki Karta içeri girene kadar. Cellat Karta, elinde bir tomar kâğıtla yürüdü. Kılıcı yoktu. İpi yoktu. Sadece yazı vardı. "Başlamadan önce," dedi sakince, "dün geceye dair herhangi bir iz bulunamamıştır. Sarayın tek cellatı olarakta dün gece odamdan dışarıya çıkmadım" Bir vezir itiraz etti: "Askerler—" Karta sözünü kesti. "Askerler," dedi, "Gece askerlerinden sorumlu kimdi? Dün gece orada asker yoktu." Sessizlik. Çöktü bir anda. Herkes Vezir-i Azam'a döndü. Bakışlarını Vezir-i Âzam'a çevirdi. "Bu kanadın güvenliği," diye devam etti, "Vezir-i Âzam'ın yetkisindedir." Vezir-i Âzam itiraz etti: "Bu bir iftiradır!" Karta sakin kaldı. Bir tomar kâğıdı masaya bıraktı. "Nöbet çizelgeleri," dedi. "Değiştirilen vardiyalar. Mühürsüz geçişler." Kadı kaşlarını çattı. "Emir kimin?" Karta başını eğdi—ne padişaha ne başkasına. "Emir," dedi, "yoktur. Sorumsuzluk vardır." Bu kelime salonda soğuk bir rüzgâr estirdi. "Sorumluluk," dedi Karta, "devlette kanun kadar ağırdır. Ve boşluk kabul etmez." Padişah konuşmadı. Konuşmasına gerek yoktu. Kadı hükmü okudu: "Vezir-i Âzam, padişah ailesinin can güvenliğini sağlayamadığı için görevli tutulmuştur. Ceza: İdam." Alparslan, bir adım geride duruyordu. Gözleri Karta'daydı. Karta başını kaldırmadı. Oyun bitmemişti; tamamlanıyordu. "Bu suçtur," dedi Karta, "kanıtlandığında yargılama değil, önlem doğurur ve bazı önlemlerde ölümle sonuçlanabilir." dedi Vezir-i Azam'a karşı. Bir kadı fısıldadı: "Peki ölüm sebebi?" Karta ikinci kâğıdı açtı. "Gece yarısı ani rahatsızlık," dedi. "Kalp. Fakat." Diye cümlesini uzattı. "Askerler yerinde olsaydı yardım uygulanabilir ve padişahımızın kardeşi kurtarılabilirdi." "Otopsi?" diye sordu biri. Karta başını kaldırdı. Gözleri sakindi. "Hanedan," dedi, "bıçakla açılmaz. Ölüme çare bulunmaz. Ceza alması gereken kişiler gerekli olanı alması yönündeyim." Mühürler vuruldu. Kayıt düştü. Ölüm, kanundan geçti. Divan dağıldığında Karta koridora çıktı. Taşlar artık gündüzdü; ama geceden daha ağırdı. Bir adım ötede Alparslan bekliyordu. Şehzade, kâğıtları gördü. "Vezir-i azama suç mu attın sen?" diye sordu. Karta durdu. "Devlet için," dedi. "Evet." Alparslan'ın sesi kısıldı. "Peki ya hukuk için?" Karta bir an düşündü. "Bugün," dedi, "hukuk için doğru olan yapıldı." Alparslan acı bir gülümsemeyle başını salladı. "Bir can daha alarak. Kendi kafana göre iş yaparak. Mantıklı mı sence bu?" Karta yaklaştı; sesi alçaldı. "Hayır," dedi. "Sorumsuzluk affedilemez." Ve yürüdü. Alparslan arkadan seslendi. "Bu babamla senin planındı." diyerek arkasından ilerledi. "Birde bana dün gece rol kesiyordun." O gün İstanbul'da kimse isyan etmedi. Kimse ağlamadı. Kimse sormadı. Çünkü ölüm, artık bir suç değil— bir maddeydi. Vezir-i Azam zindana yollanmıl ve çoktan ertesi günün sabah saati olmuştu. Şafak, meydanı soluk bir ışıkla doldurdu. Taşlar soğuktu. Orta yerde alçak bir kürsü; yanında kılıç. İp yoktu. Bugün iş hız ve kesinlik istiyordu. Karta kılıcı eline aldı. Ağırlığını tarttı. Kenarını başparmağıyla yokladı—kan istemeyecek kadar keskin. Vezir-i Âzam getirildi. Diz çöktü. Boynunu eğdi. Gözleri bir an Karta'yı buldu. "Bu taht," dedi kısık bir sesle, "seni de yer." Karta kılıcı omzuna yasladı. "Taht," dedi, "boşluk sevmez." İşaret verildi. Karta bir adım geri aldı nefesini—tek nefes. Sonra ileri çıktı. Kılıç indi. Tek hamlede. Ses kısa, ağır ve kesindi. Baş, taşın üzerine yuvarlandı. Kan, çizgi gibi aktı; meydan sustu. Karta kılıcı yere değdirmedi. Bir adım geri çekildi. Bakışları kalabalığın üzerinden geçti. Kimse konuşmuyordu. Kardeşin adamları yoktu artık; yüzler teker teker silinecekti. O gün sarayda iki şey aynı anda bitti: Padişahın kardeşi artık yoktu. Kardeşin adamları da. Ve bir şey sessizce başladı: Taht, bütünüyle Şehzade Alparslan'a kaldı.
Bölüm 3
Bölüm 3
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.