1457, İstanbul. Gece çökmüş ve şenlik başlamıştı. Saray avlusu meşalelerle aydınlanıyor, bakır taslardan yükselen ışıklar taş duvarlara titrek gölgeler düşürüyordu. Davullar ağır, zurnalar kışkırtıcıydı. Baharın bereketi gündüz sokaklara yayılmıştı; gecenin bereketi ise iktidarın etrafında toplanmıştı. Padişah, yüksek sedirinde oturuyordu. Yanında devlet erkânı, karşısında eğlenen bir saray. Şehzade Alparslan birkaç adım gerideydi. Üzerindeki kaftan kusursuzdu ama omuzları gergindi. Gözleri istemsizce kalabalığı taradı. Ve onu gördü. Siyah giyinimli adam, meşalelerin arasından ağır adımlarla ilerliyordu. Kalabalık, farkında olmadan iki yana açıldı. Fısıltılar sustu. Gülüşler kesildi. Adam yürüdükçe gece toparlanıyor gibiydi. Cellat. Alparslan'ın çenesi farkında olmadan sıkıldı. Yine ön planda, diye geçirdi içinden. Padişah asasını yere bir kez vurdu. Ses avluda yankılandı. "Bu gece," dedi tok bir sesle, "Devletin gölgesinde yürüyen ama adını bilmediğiniz bir kula isim vereceğim." Bakışlar Cellat'a döndü. "İsim," diye devam etti padişah, "insanı bağlar. Ona kader biçer." Cellat diz çöktü. Başını eğdi ama korkudan değil; kontrolden. "Yüksekten iner," dedi padişah, "tek hamlede kaderi değiştirir. Gözünü kırpmadan." Bir anlık sessizlik. "Bu yüzden adın..." kısa bir duraksama, "Karta olacak." Kalabalık nefesini tuttu. "Kartal'dan gelir. Yukarıdan bakar. Aşağıyı bilir. Bugünden sonra seni Cellat Karta diye çağıracaklar." Alparslan'ın içinden bir şey koptu. İsim verdi. Onu mühürledi. Cellat Karta başını kaldırdı. İlk kez gözleri doğrudan padişahın gözleriyle buluştu. Padişah sedirinden doğruldu. "Cellat Karta," dedi. Ses yüksek değildi. Ama avludaki herkesin kulağını dolduruyordu. Padişah asasını dizine dayadı. Konuşurken gözlerini ne Karta'dan ayırmadan. "Cellatlık," dedi, "yalnızca kılıç sallamak değildir." Devlet erkânı kıpırdandı. Bazıları başını kaldırdı. "Kan döken çoktur," diye devam etti padişah. "Ama kanuna göre kan döken azdır." Alparslan'ın omuzları daha da gerildi. "Bugüne kadar," dedi padişah, "sen hükmün sonu oldun, Karta. Bugünden sonra hükmün içinde olacaksın." Avluda bir uğultu yükseldi. Padişah asasını yere bir kez daha vurdu. Sessizlik geri geldi. "Kanunnameler," dedi, "kâğıtta yazılıdır ama adalet kâğıtta işlemez. İnsan üzerinde işler. Yeni çıkarılacak kanunnamelerde," dedi, "cezanın sınırını sen göreceksin. Hangi suç bağışlanır, hangisi bağışlanmaz... Bunu senin gözün tartacak." Alparslan'ın gözleri büyüdü. Cellat... kanun mu yazacak? Padişah devam etti: "Yargılamalarda," dedi, "kadı hükmü verirken sen orada olacaksın. Kılıcınla değil— aklınla." Bir an durdu. "Bir insanın yaşayıp yaşamayacağına karar veren," dedi, "adaletin nasıl işlemesi gerektiğini de bilmelidir." Karta başını kaldırdı. Gözleri sakindi ama içinde bir şey kıpırdadı. Bu bir terfi değildi. Bu bir zincirdi. "Bundan sonra," dedi padişah, "sen yalnızca infaz etmezsin. Gözlem yaparsın. Hatırlarsın. Gerekirse bana karşı bile susarsın." Son cümle avluda soğuk bir rüzgâr gibi dolaştı. Alparslan istemsizce bir adım attı. "Padişahım—" Padişah elini kaldırdı. "Şehzade Alparslan." Ses sertti. "Adalet," dedi, "kan bağından yürümez. Devlet, evlatla değil; dengeyle ayakta durur." Bakışları yeniden Karta'ya döndü. "Cellat Karta," dedi, "sen benim kılıcım değil, terazimsin." Karta başını eğdi. "Emrinizle," dedi. Bu kez sesi eskisinden daha ağırdı. Ayağa kalktığında, gözleri bir anlığına Alparslan'la buluştu. Ne bir gülümseme vardı bu kez, ne de alay. Sadece sessiz bir meydan okuma. Alparslan'ın içinden tek bir düşünce geçti: Artık yalnızca can almıyor. Artık hüküm veriyor. Ne haddine bunun? Ve o an Şehzade şunu anladı: Bu geceden sonra karşısındaki adam bir cellat değil devletin karanlık hafızasıydı. Halkın sesi çıkmıyordu. Herkes padişahın malıydı, kim ses çıkarabilirdiki gerçi? Şenlik devam etti, halk biraz tedirgin olsada padişahın kanunlarına uymak zorundaydılar. Şenlik doruğa ulaşmıştı. Davullar hızlanmış, zurnalar neredeyse taşları titretiyordu. Saray avlusu gülüşlerle doluydu; kadehler havada, ipekler ve kaftanlar meşale ışığında parlıyordu. Herkes eğleniyor gibi görünüyordu. Ama herkes aynı şeyi izliyordu. Alparslan kalabalığın içinde ilerlerken bunu hissetti. Bakışlar onun üzerindeydi; alışık olduğu bir şeydi bu. Fakat bu kez farklıydı. Bir çift göz vardı ki... izlemiyordu. Ölçüyordu. Alparslan başını çevirdiğinde Cellat Karta'yı gördü. Bir sütuna yaslanmıştı; elinde kadeh yoktu. Şenliğin tam ortasında, sanki şenliğe ait değilmiş gibi duruyordu. Meşale ışığı yüzüne vuruyor, gölgeler elmacık kemiklerini keskinleştiriyordu. Göz göze geldiler. Karta başını hafifçe eğdi. Ne selam, ne saygı. Sadece fark ettiğini belli eden küçük bir hareket. Alparslan kaşını kaldırdı ve kalabalığı yararak ona doğru yürüdü. "Şenliğe katılmayan cellat," dedi, kadehini kaldırarak. "Ya eğlenmeyi bilmiyordur... ya da eğlenceyi bozmayı." Karta bakışlarını kadehten Alparslan'ın yüzüne taşıdı. "Şehzadem," dedi sakinlikle, "bazı insanlar izleyerek eğlenir." "İzlemek mi?" Alparslan bir adım yaklaştı. "Yoksa avını mı arıyorsun? Padişah tarafından kabul gördün diye sevinme. Hâlâ nefret edilen sensin" Karta gülümsedi. Bu gülümseme yumuşak değildi. "Av," dedi, "kaçtığını sanandır. Ayrıca sevilmek isteyen sensin ben değil, arada büyük bir çizgi var." Alparslan'ın dudakları belli belirsiz kıvrıldı. "Yanılıyorsun," dedi. "Ben hiç kaçmam." Karta bir an sustu. Bakışları Alparslan'ın boğazına, oradan dudaklarına, sonra tekrar gözlerine çıktı. Bu bakış kısa sürdü ama fazlasıyla açıktı. "Belli," dedi. "Zaten mesele de bu." Müzik bir anda hızlandı. Kalabalık ikisini de fark etmeden etraflarında dönüyor, omuzlar değiyor, ipekler sürtünüyordu. Bir anlık itiş kakışta Alparslan'ın kolu Karta'nın koluna çarptı. Ne biri çekti kolunu, ne diğeri. Alparslan alçak sesle konuştu: "Beni bu kadar rahat süzmen," dedi, "başına iş açar." Karta eğildi. Sesi yalnızca Alparslan'ın duyacağı kadar yakındı. "Beni bu kadar yakına çağıran," dedi, "sensin." Alparslan nefesini tuttu. Bir anlığına—yalnızca bir an—bakışlarını kaçırdı. Sonra toparlandı. "Kendine fazla pay biçiyorsun," dedi sertçe. "Şenliğin ortasındayız." "Evet," dedi Karta. "İşte bu yüzden bu kadar eğlenceli." Bir çift gülerek aralarından geçti. Temas koptu. Karta geri çekildi, yeniden sütuna yaslandı. Ama bakışlarını çekmedi. Alparslan uzaklaşırken arkasından gelen sesi duydu: "Şehzadem," dedi Karta. "Bu gece çok ses çıkardın." Alparslan durdu, arkasına bakmadan cevap verdi: "Alışsan iyi edersin. Bana karşı gelmenin bedeli vardır." Karta'nın sesi neredeyse bir fısıltıydı: "Ses çıkaranlar," dedi, "genelde dikkat çekmek ister." Alparslan döndü. "Ya sen?" diye sordu. "Sen ne istiyorsun?" Karta'nın gülümsemesi derinleşti. "Ben," dedi, "zaten dikkatimi çektin." Davullar vurdu. Şenlik sürdü. Ama ikisi de biliyordu: Bu bir flört değildi. Bu bir oyun değildi. Bu, ilk kıvılcımdı.
Bölüm 2
Bölüm 2
Bölüm sonu
1 yorum
Ohaa kalemine bayıldım asiri iyi yazıyorsun hikaye tamde görüyormuşum gibi hissetiriyor
