İçeriğe geç

Bir Aşkın Yıkılış Dönemi (Bl)

Bölüm 4 · 5 dk okuma

Bir Aşkın Yıkılış Dönemi (Bl)

Bölüm 4

Bölüm 4

1457 İstanbul, Sorular. Meydan boşalmıştı. Şafak, taşların üzerindeki serinliği yavaş yavaş alıyordu. Karta, kenardaki taş yalak başında duruyordu. Kılıcı sessizce yıkadı; suyu döktü, tekrar yıkadı. Hareketleri acele değildi. Temizlik, infazdan sonra gelen ikinci görevdi. Alparslan birkaç adım ötede durdu. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Uzun süre sustu. Sonra, tam yersiz bir an seçti. "Hiç," dedi, "kılıç sabunla mı daha iyi temizlenir, yoksa sıcak suyla mı?" Karta başını kaldırmadı. "Sıcak su," dedi. "İz bırakmaz." Alparslan bir taş parçasını tekmeledi. "İzler zaten kalmıyor mu?" Karta kılıcı kuruladı. "Bırakırsan kalır." Bir sessizlik. Kuş sesi. Su damlası. Alparslan yine sordu: "İnfazdan sonra hiç bunun pişmanlığını ya da ağırlığını yaşadın mı?" Karta kınına bakmadan cevap verdi. "Ağırlık," dedi, "elden değil, kafadan gelir." Alparslan dudaklarını bastırdı. "Peki," dedi, "ilk kestiğinde... titrer mi insanın eli?" Karta durdu. Çok kısa. Sonra devam etti. "Titreyen el," dedi, "Titreyen el ile cellat olamazsınız Şehzadem." Alparslan başını yana eğdi. "Sen hiç üzülmez misin?" Karta ilk kez ona baktı. Bakışında kızgınlık yoktu; ölçü vardı. "Hayır," dedi. "Bu bir cellat için yanlış olur." Alparslan gülümsedi—hafif, neredeyse çocukça. "Burası," dedi, "zaten hep yanlış yer." Karta kılıcı kınına yerleştirdi. Metal, metalin içine tek bir sesle girdi. "Bitti," dedi. Alparslan yaklaşarak bir soruyu daha, bilerek bıraktı ortaya: "Temizledin ya," dedi, "gece... daha rahat uyuyabiliyor musun? Bir savaşta olduğun için öldürmüyorsun." Karta kını bağladı. "Uyku," dedi, "Rahatsız olan cellatlarda görmüştüm." Alparslan başını salladı. "İyi," dedi. "Biraz tuhaf olsada iyi." Karta, şehzadeye baktı. "Alışırsın." Alparslan arkasından seslendi—son bir saçma soru, son bir deneme: "Yarın," dedi, "başka bir kılıç mı kullanacaksın?" Karta durdu. "Hayır," dedi. "Aynısını." Alparslan kaşını kaldırdı. "Neden?" Karta dönmedi. "Devlet," dedi, "hafızayı sever." Ve yürüdü. Alparslan yalakta kalan suya baktı. Su berraktı. Ama o gün, en saçma soruların bile cevapları ağırdı. Karta yürümeye başlamıştı. Kılıcı kınında, adımları ölçülüydü. Meydandan uzaklaştıkça sesler azaldı; taş koridorların yankısı kaldı. Alparslan durmadı. Peşinden gitti. "Şey," dedi arkadan, "kılıcı yıkadıktan sonra hep aynı bezi mi kullanırsın?" Karta cevap vermedi. Alparslan hızını ayarladı, tam arkasında yürüdü. "Bir de," dedi, "kın kan kokarsa ne yaparsın? İçini mi değiştirirsin, yoksa—" "Yürürken sus," dedi Karta, kısa keserek. Alparslan sırıttı. "Demek sinirleniyorsun," dedi. "Peki infazdan sonra insanın midesi kazınır mı? Ben acıktım mesela." Karta durdu. Bir an. Sonra yürümeye devam etti. Alparslan vazgeçmedi. "Bak bunu ciddi soruyorum," dedi. "Gece rüya görür müsün? Hep aynı mı olur, yoksa—" Karta birden döndü. Ses koridorda çarptı. "SEN NE BİÇÜM BİR ŞEHZADESİN? HİÇBİR SİKİMİ SANA ÖĞRETMİYORLAR MI?" Bağırışı sertti; taşlar geri verdi sesi. Nöbetçiler uzaktan irkildi. Karta'nın yüzü sertti, kaşları çatık, nefesi ağırdı. Alparslan bir an durdu. Sonra... kahkaha attı. Yüksek, kontrolsüz, gerçek bir kahkaha. "Biliyor musun," dedi gülerken, "sinirli halinle normal halin arasında hiçbir fark yok." Karta'nın yüzü daha da karardı. Alparslan gülüşünü bastırdı, iki adım yaklaştı. "Bir şey bilmediğimden değil," dedi sakince, "tepkilerini merak ettiğimden soruyorum. Tuhaf birisin. Eskiden babanla çok konuşurdum." Bir an sessizlik oldu. Karta ona baktı. Uzun, ölçen bir bakış. "Benim babam sağır ve dilsizdi." dedi. Alparslan omuz silkti. "Doğru," dedi. "Demek bu yüzden iyi bir dinleyiciydi." Karta arkasını döndü, yeniden yürümeye başladı. "Bir daha," dedi, "infazdan sonra beni takip etme." Alparslan arkasından seslendi—son bir saçmalık, bilerek: "Peki," dedi, "o zaman infazdan önce sorarım." Peşinden ilerlemeye devam ederek. "Yani bu da bir sonraki infazın öncesi." Karta cevap vermedi. Ama adımları... ilk kez bir anlığına hızlandı. Ve Alparslan bunu gördü. Karta yürümeyi kestiğinde kapısının önündeydi. Taş duvar, meşalenin son ışığını tutuyor; koridorun sesi burada boğuluyordu. Anahtarı çıkardı. Kapı açılırken metalin taşa sürtünmesi kısa bir inilti gibi yükseldi. Alparslan durmadı. Eşiği geçti. "Buraya kadar," dedi Karta, kapıyı arkasından kapatırken. "Artık yeter." Alparslan etrafına bakındı—haritalar, parşömenler, şişeler, tek kişilik yatak. Oda düzenliydi ama yaşanmış. Karta'nın kokusu vardı; demir, is, sabun. "Yeter," dedi Alparslan, sanki kelimeyi tartıyormuş gibi. Karta kılıcın kınını askıya astı. Hareketleri kontrollüydü; omuzlarındaki gerginlik silinmiyordu. Alparslan, bilerek sessizliği bozdu. "Bunu soracağım," dedi. "Yatağın neden hep duvara dönük?" Karta cevap vermedi. Eldivenlerini masaya bıraktı. Alparslan bir adım yaklaştı. "Peki," dedi, "uyurken sırtın açıkta kalınca... korkar mısın?" Karta başını kaldırdı. Bakışları keskinleşti. "Saçma," dedi. "Evet," dedi Alparslan, gülümseyerek. "Tam olarak bu yüzden." Karta masaya yaslandı. İki elini kenara koydu; parmakları taşın soğuğunu kavradı. "Ne istiyorsun?" diye sordu. Sesinde kızgınlık yoktu; gerilim vardı. Alparslan omuz silkti. "Cevaplarını," dedi. "Ve sabrının nerede bittiğini." Bir adım daha. Mesafe, bir nefes kaldı. Alparslan, Karta'nın yara izine baktı—her zamanki gibi kaçmadan. "İz," dedi. "Uyurken sızlar mı?" Karta'nın çenesi sıkıldı. "Dokunma," dedi. Bu kez bir uyarıdan fazlasıydı. Alparslan elini kaldırmadı. Ama yakınlaştı. "Dokunmuyorum," dedi. "Soruyorum." Karta doğruldu. İkisi de durdu. Odanın meşalesi çıtırdadı. Alparslan'ın nefesi Karta'nın göğsüne çarpıyordu. "Şunu merak ediyorum," dedi Alparslan alçak bir sesle, "insan ne zaman susar?" Karta, bir anlık tereddütten sonra cevap verdi: "Yanlış kişi konuştuğunda." "Demek doğru kişiyim," dedi Alparslan. Ve gülümsedi. Karta bir adım attı. Bu kez o yakındı. Alparslan geri çekilmedi. Gölgeler yüzlerini yarıya böldü; gözler karanlıkta parladı. "Bu oyun," dedi Karta, "seni yakar." Alparslan başını eğdi, sesi yumuşadı. "Yak," dedi. "Beni hep güvenli yerlerden kovdun." Karta'nın eli, Alparslan'ın bileğine geldi. Sıkmadı. Bırakmadı. O temas—kısa ama karar verici—odanın havasını değiştirdi. "Burada," dedi Karta, "kontrol bende." Alparslan gülerek başını salladı. "Biliyorum," dedi. "Zaten bu yüzden buradayım." Bir an, yalnızca nefesler vardı. Sonra Alparslan bilerek saçma bir soruyu bıraktı ortaya: "Gece ışığı söndürmeden önce mi bakarsın, yoksa sonra mı?" Karta'nın dudak kenarı, istemeden kıvrıldı. "Ne?" "Kapıya," dedi Alparslan. "Biri gelir mi diye." Karta, o an güldü—kısa, yakalanmış bir gülüş. "Saçmalık," dedi. "Evet," dedi Alparslan. "Ve sen az önce gülümsedin." Karta'nın eli hâlâ bilekteydi. Yüzü yavaşça ciddileşti. "Bunu," dedi Karta, "başka kimseye yapma." "Yapmıyorum," dedi Alparslan. "Sen sadece biraz farklısın." Karta, başını azıcık eğdi. Dudaklar çok yakındı—değmediler. Değmemeleri, odada bir söz gibi asılı kaldı. "Bir daha," dedi Karta, "saçma sorular sormayacaksın." Alparslan fısıldadı: "Yalan." Karta nefes verdi. "Bir tane," dedi. "Son." Alparslan gözlerini Karta'nın gözlerinden ayırmadan sordu: "Beni kovacak mısın?" Karta sustu. Sonra bileği bıraktı. Bir adım geri çekildi. "Hayır," dedi. "Bu sefer değil." Alparslan kapıya yöneldi. Eşikte durdu. "İyi," dedi. "Çünkü yarın... daha saçma sorularım var." Kapı kapandı. Karta odada kaldı. Meşale sönmek üzereydi. Ve o an anladı: Sorular saçma değildi. Yakınlık, bilerek büyütülmüştü. Saçlarını karıştırarak gülümsedi aptal şehzade diye içinden söylendi. Daha sonra ne yaptığının farkına varıp ciddileşti.

Bölüm sonu

6 yorum