Bölüm 5
Bir forma meselesi
Zil sesi evin duvarlarında yankılanırken ben Kağan'ın tişörtünün ucundan tutmuş onu saklayacak yer arıyordum. "Bunların burada ne işi var of." Saçımı karıştırdıktan sonra Kağan'ı peşinden sürükleyerek kanepenin altına sokmaya çalıştım ama büyük cüssesi ile tavus kuşuna benziyordu.
Perde?
Balkon?
Çocuk donsun!
Kağan üzerini silkerek benden kurtulduğunda bıkkın sesiyle, "Kızım istersen gerçekten at beni camdan kurtul amınakoyayım!" Diye bir nida kopardı.
"Of nereye sokacağım seni?" Dudağımı büzmüş ona bakarken o öfkeyle sabır çekiyordu: “La havle! "
Zil sesleri hâlâ susmazken kafamı kaldırdığımda odam aklıma geldi: "Tamam üst kata çık, benim odam var kimse girmez oraya."
"Bak mantıklı kararlar verebiliyormuşsun!" O yukarı çıkarken ben üstüme çeki düzen vererek kapıya açtım. Annem ve kardeşim sıkılmış bir şekilde beni bekliyordu. Yüzüme yalancı bir şaşkınlık koydum. “AA ailem!" Diye bağırdım.
Ve arkalarında görünen Bora!
İşte günün bombası!
"Bora!" Ağzımdan dolu dolu çıkan sözle ona şaşırmaktan ziyade sinirlendiğim belli oluyordu.
"Kızım iki saattir ha şu kapı eşiğinde bekleriz. Çekil cirelum içeri." Annem beni iterek içeri girerken Ada bana kucak dolusu sarılmıştı. "Seni çok özledim abla." Bir anda duruldum, kardeşimin sıcaklığını hissetmemle gerçekten gülümsedim, "Hoş geldin abla balı."
"Bora abi aldı bizi, sana sürpriz yapmak istedik. " Ada daha 14 yaşında bir genç kızdı, ben onları bıraktığımda daha çocuk olduğu için hiçbir şey bilmiyordu. Benim aksime mutlu bir hayat yaşıyordu. Yeşil gözlerinde parlayan umut dolu ışığı uzun uzun izlemeye son verip saçlarına öpücük kondurduktan sonra onun da içeri geçmesi için işaret yaptım ama arkasından gelen Bora'nın göğsüne elimi koyarak onu durdurdum; Ona sinirliydim, bütün bu olanları bilirken bana neden anlatamadığını bilmek istiyordum: “neden söylemedin?"
Umursamaz tavrı ile omuz silkerken, "Adı üstünde sürpriz!" Dedi.
"Anneme yaranmak için değil yani."
"Pera, her iyiliğin altında bir kötülük arama!" Omzuma iki kere vurduktan sonra o da içeri girdi ve bende derin bir oh çekerek arkalarından kapıyı kapadım; Annem yorgunlukla ayağını uzatmış otururken Ada onun ayak ucunda oturmuş telefona bakıyor, Bora ise televizyonda maç sonu özetlerini izliyordu. Ben ise mutfağa geçmiş onlara bir şeyler hazırlamakla uğraşıyordum. Çayı demledikten sonra evde bulunan şeylerle kahvaltı türevi şeyler hazırlayarak onlara masa kurdum ve karınlarını doyurduktan sonra Bora'nın evine döndü. Annemle baş başa kalmıştık. O çayını yudumlarken ben gerginlikten sağ bacağımı sallayarak onu izliyordum.
"Neden?" Diye sordum. Sesimde ufacık bir sevinç kırıntısı dahi yoktu: “Neden geldin anne?"
Annem çayını yudumladıktan sonra rahat tavrı ile, "Ha bu nasu sorudur, seni özledik." Dedi.
Sesimdeki kırgınlıkla, “Anne babam değil mi?" Diye sordum. Gözlerimi ona kilitlemiş bakarken annem çay bardağını masanın üzerine koyduğunda yüzü düşmüştü: “Git bak şu uşağa dedi, geldim."
Toplu kıvırcık saçlarını yeniden toplayarak bağlarken ayların onu daha çok çökertmiş olduğunu gördüm: Yıllar onun yüzüne yorgunluk getirmiş olsa da artık saçlarındaki aklar çoğalmış, yüzündeki çizgiler daha da belirginleşmişti; her şeye rağmen anneme olan şefkatin yüreğime çöreklendiğinde sessizce, "Korktu değil mi, Bora'yı bırakırım da ona kumarda yesin diye para verecek adam kalmaz diye?" Sitem ettim.
"Kızım bir kere aldı da ben gördüm gözlerimle!"
"Bir, aynen. Bir anne!" Birden masadan kalktığımda sinirden ellerim titriyor ve bunu gizlemeye çalışıyordum. Kağan üst katta her şeyi duyarken bu konuları irdelemek doğru değildi o yüzden sustum. Masayı toparladıktan sonra tek kelime etmeden onlara misafir odasındaki yerlerini hazırlayıp çıktım. Merdivene adım atmadan arkama mağrur bir bakış attım. Önümü döndüğümde ise o adımları atmamak için direnen bedenim ile verdiğim savaşların sonucunda odama geçtim.
Salonun ışığı odaya loşluk katarken Kağan'ın karanlıkta parıldayan beyazlığına aldandım. Korkak bakışlarım ile onu izlerken o duvar kenarındaki kitaplığımı inceliyordu. Eline aldığı Genç Weather'ın acıları kitabı, benim en sevdiğim kitaptı, karıştırdı ve bir sayfasında durdu. Kelimeler dilinden ufak tınıyla, “Sana dair her şey hala burada, ama sen yoksun. Ve bu eksiklik zamanla alışkanlığa, sonra da kabullenmeye dönüştü... " Diye dökülürken üstünün çizili olduğunu bildiğim sözü tamamladım: “Ama kabullenmek sevmemek değil. Sadece içimdeki yangının artık beni yakmasına izin vermiyorum." Sözün sonunda harelerimiz birbirine denk düştü ve aramızda közlenmiş ateş tekrar alevlendi. İkimiz de bu sözün ne anlam ifade ettiğini ve neden üzerinin çizildiğini gayet iyi bildiğimizden sessizce o sözleri kabullenmek zorunda kaldık. O hâlâ kitabı damarlı elleri arasında tutarken kapatıp yerine koydu. "Gidebilir miyim artık?" Diye sorduğunda ben kaldığım yerden irkilerek ayrıldım. "Annem namaz kılsın bakalım."
Onunla aynı odada olmaya katlanabilmek için tek çarem ilaçlardı. Çalışma masamın üzerindeki ilacımın kabını açıp bir tane ağzıma attım ve masanın üzerinde bardakta yarım duran suyla birlikte yuttum. O ise yatağın kenarına çökmüş telefonuna bakıyor, hatta telefonundan oyun oynuyordu. Benim ise göz kapaklarım zar zor aralanıyordu. Yatağın diğer ucuna geçip kafamı başlığa dayadığımda gözüm istemsizce kapandı.
Gözlerimi tekrar araladığımda halüsinasyon görüyor gibiydim. Kağan nefesimi saçlarıma üflerken ben yüzümü onun göğsüne gömmüştüm. Bu tamamen bir hayaldi, benim zannım. Bilmiyorum belki de delirmiştim.
Deliliğimin en güzel anıydı!
...
"Abla!" Uzaktan gelen ses uyanmam için sinyaller gönderse de yatağım ilk defa bu kadar sıcak, bu kadar rahat ve ben ilk defa uyanmak istemiyorum.
"Noluyor?" Hareket alanımı kısıtlayan beden ile huysuzlanırken Kağan'ın sesini duydum. "Ada, abicim!" Yataktaki hareketlenme ile gözümü aralığımda kollarım Kağan'ın bedeninde idi. Birden sıçrayarak yatakta doğrulduğumda bize şaşkınlıkla bakan Ada ile göz göze geldim, "ablacım!"
O gülerek, "Kağan abi senin burada ne işin var?" Derken ben yatakta dizimin üzerine çökmüş yüzümü sıvazlıyordum: “Sen beni niye uyandırmadın ya?"
"Uyuyakalmışım, yoksa koynuna girmeye meraklı değilim."
"ben meraklıyım çünkü."
"İkiniz de kavga etmeyi bırakın annem aşağıda ve sizi görürse..." Elini beline atmış kıs kıs gülerken işaret parmağını boynuna doğru getirdi: "annem sizi keser."
"Of." Dünden beri sürekli bir kaçış planı yapmak zorunda olmak yormuştu. Lakin Kağan ve Ada'nın keyfi oldukça yerinde idi.
"Pişt kız sen ne kadar büyümüşsün öyle!"
"Büyüdük Kağan abi, 14 oldum ben?"
"Daha küçücüktün be, yaşlandık biz de."
"Yok be vallahi maşallahın var senin, Instagram'da editlerini görüyoruz. “İkisinin bir şey olmamış gibi konuşması sinirlerimi bozmuş lakin kardeşime bir şey diyemediğim için Kağan'a çatmıştım. "Yeriniz rahat mı Kağan Bey?"
"Vallahi günün yorgunluğu çıkmış biliyor musun, bir de antrenman falan!"
"Gel annemle kahvaltı da yap istersen!" göz devirsem de Kağan yatakta ayak ayak üstüne atmış rahatça uzanıyordu.
"Ablacım sen annemi oyala, bende Kağan'ı çıkarayım."
"Tamamdır abla." Ada aşağı inerken ben korkuluktan onu izledim. Bana kapıdan girerken gel işareti yapmış biz de Kağan ile sessizce merdivenlerden inmiştik. O arkada ben önde koridora az kala Ada'nın, "Anne baksana bi bu olmuş mu?" Diye bağırması ve cam kırılma sesi geldi. Temkinle inip koridora geldiğimizde arkamı döndüm, annem yoktu." Çık hemen!"
Nefesi nefesimde soluklanırken kapı kulpunu tuttu:" geceleri çok kâbus görüyor musun?" Alakasız gelen soru onun için önemli gibiydi. Cevap verene kadar yüzüme bakmaktan çekinmezken, "Bazen, niye sordun?" Dedim, çünkü görüyordum. Bazen hatırlar bazen ise hiç hatırlamaz bulanık zihin ile uyanırdım.
"Hiç, öylesine!" Kapıyı sessizce açtı ve çıktı. Sanki hiç var olmamış gibi gerisinde sadece kokusunu bırakmış ve ben kapının önünde pijamalarım ile kalakalmıştım. "Ha bu manyakta buradadur, ha deli uşağum sen kapının önünde pijamalarınla ne ararsın?"
"Ay anne kapı çaldı gibi geldi, kimse gelmemiş vallahi. Hepsi bu düğün stresinden... Ben bi de tabi günlerdir uykusuzum. En iyisi ben giyineyim sonra işe giderim. Aynen öyle yapayım." Kendi kendime konuşuyor gibi yaparak merdivenin ortasına geldiğimde kaçış bu kaçış diyerek hızla çıktım. "Hallettin be kızım, helal sana." Kendi yanaklarımı sıktım ve gelen rahatlama hissi ile duşa girdim ve işe hazırlanıp aşağı indim. Annem ve Ada oturmuş kahvaltı yapıyorlardı. Ayak üstü ağzıma bir şeyler attıktan sonra evden çıktım. İşe gereğinden geç kalmış olmam şöyle dursun bugünkü planda ne var onu bile bilmiyordum. Elimdeki tabletin ekranını açtığım gibi bugünkü planı açmam ile yanlış olmasını dileyerek tekrar günü kontrol ettim
“27.12.2024/ Cuma” ve altında yazan, "Kağan'ın imza töreni." Yazısı.
Asansöre binmem ile Kağan'ı aradığımda dejavu yaşadığımı hissetsem de tamamen gerçekti. Birkaç gün ara ile aynı senaryoyu farklı adamlarla yaşıyordum ve bundan hiç hoşnut değilim ama yapmak zorundayım; büyümek işte böyle bir şey, küçükken mızmızlandığımız her şey büyüyünce birer zorunluluk olarak önümüze geliyor.
Şu an gibi!
Telefonu cebimden çıkardığım an Kağan'ı aradım:
Giden çağrı: Deli Oğlan (Yankılı)
Ben ne kadar gerginsem o, bir o kadar sakindi: “bana dayanamıyorsun bakıyorum da!" Diye telefonu açması ile asansörden inerek arabama doğru yürümeye başladım.
"Bir saat sonra Rams Park’ta imza törenin var, yetişebilecek misin?"
"Yetişirim!"
"Röportajın da var, gelecek soruları sana e-posta atayım mı?"
"Gerek yok, akşamki uçak kaçta?"
"Sen kadroya dahil değilsin ama gitme isteğini dün akşam iletmiştim, kabul etmişler. 22.00'da gidiyorsunuz. Ayrıca röportaj sonrası sana Rams Park’ı gezdirdiler büyük ihtimal birkaç fotoğraf falan alırlar."
"Benden istediğin başka bir şey yoksa?"
"Orada görüşürüz." Her şeyi tekdüze uzatmadan halletmiş ve telefonu kapatmıştım. Arabayı çalıştırdıktan sonra, "Hey Mercedes, Şarkı aç." Dedim ve Mercedes; Tuğkan, gitmelisin şarkısını açtı. Bu bir işaret mii yoksa hayatın bana gülme şekli mi anlamadım ama şarkıya eşlik ettim.
Sana âşığım, ama gitmelisin
Daha da kötü olmadan
Bütün anıları da silmelisin
Saatler hesap sormadan
Havadaki gri bulutların aksine stadyumun önü kırmızıya aşık sarı meşalelerle renklenmiş; Taraftar coşkusu güvenlik demirlerinin arkasında kesintiye uğramadan devam ediyordu. Bir pankart yazısına denk geldim ve yüzümde gururlu bir tebessüm peydah oldu:" Rakibe Karadeniz, Bize Güneşsin."
Ve gözüme çarpan bir adam. Omzunda kızı üzerinde forması ile gururla yürürken kızının elindeki pankartı sessizce mırıldandım:" İstanbul'un boğazı seninle yanar deli oğlan!" Taraftar daha o gelmeden bağrına basmış olması onun şansıydı. Ben duygularım ile bu şansı hiç edersem en büyük hatayı koşulsuz sevgi ile onu sahiplenen tarafta yapacağımı o an anladım ve kalbimde bunun yoğunluğunu hissettim.
Kağan taraftarların hep gözdesi bir oyuncu idi, deliydi ve bu deliliğini herkes seviyordu fakat çoğu zaman eleştirilerin de odağında olmuştu. Onu o yapan öfkesi vardı ve saha içinde bunu durdurması zor oluyordu. Bunun için defalarca TFF tarafından ikaz almış hatta bundan önceki yıllar milli takıma dahi bir süre alınmamıştı ama bunu çok tolere edebilmiş değil. Bunca dezavantaja rağmen bugün buradaki bayram coşkusu Kağan için!
Arabamı otoparka park etmem gerektiğini bildiğim için daha fazla orada durmadım ve arka girişe arabamı park ettim. Kağan'ı bütün Kulüp çalışanları gibi merdivenlerin önünde bekledim ve dakikalar içinde polislerin özel koruması altında taraftarların alkışlarıyla konuşma yapmak için merdivenleri çıktı. Eline mikrofon verilirken göz göze geldiğimizde yüzündeki heyecana tanık oldum. Derin bir nefes alarak mikrofonu sımsıkı tuttu fakat eli hâlâ çok titriyordu.
"Bugün burada Galatasaray ailesinin bir parçası olarak bulunmak benim için hayalden ötesiydi." Sesi titrediğinde nefes aldı ve boğazını temizleyerek devam etti: “Sizleri her zaman gururlandırıyor olmak bundan sonra tek gayem olacak. “Eskiden Türkiye'de bir takımda oynamak istemediğini söylerdi lakin kırmızı sarı ona oldukça yakışmış görünüyordu. En son yaptığı metin Oktay selamı sonrası içeri girdiğinde arkasından içeri girmiş ve kameralar eşliğinde artık imzasını atmıştı. Tebrikler selamlaşmalar derken forma numarası belli oldu. Kulüp başkanı, "Artık 18 numaramızın sahibi Kağan!" Dediğinde yanlış duymuş olmayı diledim durdum. Bu numarayı alması gerektiğini hep ben söylerdim ona, "18 yaşımız bizim miladımız olacak sevgilim." Derdim. Bir milat olmadı, 18 yaşımız bir kıyametti bizim için.
Kağan'ın mavilerine odaklanmış kafamı, "hayır" anlamında iki yana sallarken bir muhabir, "Neden 18 numara?" Diye sordu.
Kağan gözlerimin içine kararlılıkla bakarken asla o bakışları üzerimden çekmedi: “Çünkü benim için futbol 18 yaşımda çok sevdiğim birinin gidişi ile başladı. Hatta bir tutkunun önüne geçti. 18 yaşım bana hep neden burada olduğumu hatırlatıyor o yüzden sırtımda bu numarayı taşımak istedim." Diye sözlerini gözleri üzerimde tamamladı. Beynimde sesi yankılanırken muhabirler arkasından o soruyu sordu: “Çok sevdiğim biri dediniz, sevgiliniz miydi?"
"Evet hatta kendisi hep bana 18 numarayı almam gerektiğini, 18 olduğumuzda her şeyin çok güzel olacağını söylerdi. Nereden bilebilirdim ki 18 yaşında öleceğini?" Durdu ve yüzüne yalancı bir hüzün kondurdu.
Ne benden ölü olarak mı bahsetmişti yani?
Gözlerimin içine baka baka benden ölü olarak bahsetmişti! Eğer ben onun için bir ölüysem neden buraya kadar gelmiş ve benden intikam almaya çalışıyordu? Neden bana bunları tekrar tekrar yaşatıyordu?
Elimde tuttuğum tabletim hissizleşmem ile büyük bir gürültü ile yere düşerken birkaç saniyeliğine dikkatleri üzerime çekmişti.
Telaşla tabletimi elime aldım. "siz devam edin, rahmetli sevgilisinden bahsediyordu. Kıza üzüldüm bende baya ondan şey oldu." Toparlamak isterken daha çok battığımı anladığında sustum, "siz şey yapın o zaman ben bi tuvalete gideyim." Röportajı izleyen insanların tenlerine değerek orayı terk ettiğimde uzun koridordan yürüyerek dış kapıya geldim. Bütün rüzgâr bir anda bedenime üşüşürken saçlarım rüzgarla dans ederek dolanıyordu.
Ellerim ile kabanımı iyice bedenime sararken durdum ve yanımda bir beden hissettim. Burak'ın sigarasının dumanı hâlâ dağılmamışken birini daha içine çekip yanımda durmuştu. "Yüzün bembeyaz iyi misin?" Sadece omuz silkerek ona yanıt verdim. Ne demem gerek hatta ne hissetmem gerek bilmiyordum. Kağan için ölmüştüm sahiden de sadece alması gereken bir intikam zindan etmesi gereken bir hayat vardı. Bilmediği şey benim hayatım zaten sadece karanlıktan, kasvetten ve kederden ibaretti.
"Bi dal ister misin?" Yarım sigarasını gösterirken olur anlamında kafamı salladım. Cebindeki paketten bir dal çıkardıktan sonra bana uzattı. Dudaklarımın arasına aldığımda çakmağı ile yakarak yeniden kendi sigarasına döndü.
"Son zamanlarda sürekli seni dalgın görüyorum, iyi misin?"
Sigara dumanı ciğerlerime dolduğunda anında bir rahatlama yaşadım: "Biliyorsun transfer dönemi, hepimiz yorgunuz."
"Eskiden en azından bizimle vakit geçirirdin, artık bizimle de takılmıyorsun."
"Bilmem, sadece işimle çok meşguldüm galiba."
"Pera hayat Bora'dan ve işinden ibaret değil. Kaldır kafanı bir bak." Duraksadı sigarasını kenarda duran çöpe attıktan sonra eli ile etrafı gösterdi, "İstanbul'un ve bu yaşının tadını çıkar çünkü giden hiçbir an geri gelmeyecek." Belki de haklıydı. Kendime hak görmediğim için eğleniyordum, gezmiyordum. Yıllardır İstanbul'da idim ama hala Galata’ya gitmemiş, İstiklal sokaklarında doyasıya gezmemiştim; birileri ile arkadaş olmaktan hep çekinmiş arkadaş olduklarımın da ihanetini tatmıştım. Bir Sumru vardı, o da çocukluk arkadaşımdı zaten.
"Haklısın galiba." Sigaramın son demlerini içime çekerken biraz olsun kafamdaki sesler son bulmuştu.
"O zaman ilk adım olarak akşam sana bi kahve teklif etsem, iyi bir arkadaş olarak." Onun sempatik gülüşüne aldandım ve düşünmeden kabul ettim: “Olur, işim altı gibi biter."
"Sekizde, seni evden alabilirim."
"Sen konum at yeter."
"Tamamdır, şimdi gitmem gerekiyor." Biraz önce acayip manipüle edilmiş olabilirim fakat insanlara bir şans vermeyi öğrenebilmeliyim. Ki Burak ile iki yıldır iş arkadaşıyım ve hiçbir yanlışını görmedim. Sigaram bittiğinde bende çöpe attıktan sonra gerisingeriye içeri girdim, Röportajın bitmişti. Kağan'a Stadyumu gösteriyorlar bende tanıdığım insanlarla sohbet ederek tebriklerde bulunuyordum. Çünkü tek transfer o değildi ve birçok yıldız futbolcu ile anlaşmalar sağlanmıştı. O yüzden herkeste bayram havası, bir tatlı telaş.
Sosyal medya uzmanları Merve Hanım ile sohbet esnasında bana bahsettiği yeni transferlerle güzel bir tanıtım çekme isteklerini dinlerken Kağan yanımıza geldi. Onun gölgesini üzerimde hissetmemle bünyemde gerginlik oluşmaya başlamıştı bile, "Kağan Bey biz de menajeriniz ile sizinle çekmek istediğimiz video için konuşuyorduk.”
"Ne güzel, videoyu çekiyor muyuz kıvırcık Menajerim?" Meraklı gözleri üzerimde gerginlik yaratıyordu. “Kıvırcık?" Dirseğim ile Kağan'a vurduğumda yüzünü buruşturarak karnını tuttu.
"Ben kıvırcığım da normalde, çok kullanmayı sevmem ama geçen gün odamda resmimi gördü o yüzden..."
"AA hiç kullanmıyorsun, eminim çok yakışıyordur."
"Ya ben pek kıvırcık saçı kullanışlı bulmuyorum." Ona gülümseyerek ettiğim cümleden sonra Kağan'a döndüm:" Kağan bu arada sevgilin adına çok üzüldüm, Allah rahmet eylesin. Onun ölümünden sonra bu kadar dirayetli kalman hayran olunası." İma ile bitirdiğim sözlerden ona sapladığım çuvaldızı zevkle karşıladı.
Yüzündeki sahte gülüşü giderek artarken, "Âmin. Bir sözüm vardı ona, o sözü daha uzun bir zamanda anlatırım sana." Dedi.
"Can kulağı ile dinleyeceğim, emin olabilirsin."
"İşte böyle de ilgili bir menajer." Samimiyetsiz gülümsemesi ile bana bakarken bende ona aynı şekilde karşılık vermiştim. Bir süre daha devam eden tatsız konuşma sonrası benim işim orada bittiğinde şirkete döndüm. Bora zaten maç için hazırlıklar yaparken Kağan da onların yanına gitmiş ikisinden de bir gün bile olsa kurtulduğum için derin bir oh çekmiştim.
"24 saatlik bir huzur."
İşte bu kulağa oldukça hoş geliyordu. Saat dörde gelirken hâlâ yolda olmanın verdiği sıkıntı ile yol üstü bir mekânda durarak öğle yemeğimi bir ton balıklı salata ile geçiştirdim. Şirkete yarım saatliğine uğrayarak yarın evden çalışacağım bilgisini İK'ya verdim. Odamdaki birkaç iş evrakını alarak oradan ayrıldım ve eve geçtim. Eve geldiğimde kardeşim ders çalışıyor annem ise yemek hazırlıyordu. Evde birilerinin olduğunu görmem üzerinden uzun zaman geçmesi garip hissettirmişti. Ailenden birilerinin seninle olması hissi güzelken onarla bir şey paylaşamamış olmak buruk hissettiriyordu. Birbirlerine yabancı bir aileydik biz ve hiçbir zaman diğer aileler gibi olamayacağız.
Girişteki kolona yaslanmış onları izlerken, "Ufaklık kolay gelsin." Demiştim. Ada koşarak bana gelirken annem elindeki tabağı masaya koyuyordu. "Hoş geldin kızım, elini yıka gel hemen."
"Siz yiyin anne ben üzerimi değiştirip çıkacağım." Ada'nın saçına öpücük kondurduktan sonra merdivenleri çıktım. Biraz soluklanmak için yatağıma oturmuştu: O an dün gece Kağan ile uyuduğum zihnimin en karanlık köşesinde bir yıldız gibi parladı ve örümcek ağı tutmuş kalbim kan kaçırır gibi pır pır etti; nun yattığı tarafta elim aheste aheste gezerken ona sarıldığın an gözlerimin önünde canlanıverdi ve ona karşı yoğun hissettiğim ihtirasa karşı koyamadım. Yıllar önce bana son dokunuşları, son öpüşünü ve son sarışını hissettiğimde bedenimi ateş basmaya başlamış oturduğum yerde nefessiz kalmıştım.
"Kızım müsait misin?" Ben kendimle büyük savaş verirken annemin sesi ile duruldum ve kafamda kurduğum senaryo birden toz olup uçtu.
"Müsaitim anne."
"Vaktin varsa seninle biraz konuşmak isterim "
"Çok yok ama buyur." Temkin adımlarla gelip yatağa oturduktan sonra yutkundu. "Kağan, onunla karşılaştın. Hiç mi bir şey hissetmedin?" Sesi tedirgindi. Bana bu sefer babamı etkisinden kurtulup geldiği için bende ona olan maskemi indirdim ve öyle cevap verdim.
"Ne önemi var anne, benim hislerimi siz öldürdünüz hatırlamıyor musun? Amcamın dayakları ki sözde imam, senin ona sessiz kalışın; babamı tehditleri ve dahası... Ben 6 senedir yaşamıyorum ki anne ne hissi!" Omzumu silktiğimde gözümü kaçırdım ama gerçek tam anlamı ile buydu.
Başı eğildi, duruşu kamburlaştı: “Kızım baban yoktu, nasıl karşı gelirdim ki amcana?"
"Anne, Boratavlar senin akraban değil mi? Bu düşmanlığı sen bitiremez miydin?" Ona olan kırgınlığımı nasıl dile getirebilirim bilemediğimden sustum ve pencereden görünen sis kaplamış şehri izledim; gökyüzü batan güneşin kızıllığı ile süslenirken sis bütün şehri kaplamış görünüyordu.
Sonra anneme döndüm. Annem de konuşmaya başlamıştı: "Ben babana kaçtığım gün ailem beni sildi kızım! Onların düşmanlıkları daha çok harlandı! Ahmet dedeni öldürdüler, benim kardeşim öldü... Benim babana aşkım bir dolu ölümü beraberinde getirdi. İnan senin sevdan da devamını getirecekti kızım!" Sesi yorgundu, belki de kardeşi öldüğü için yıllardır vicdan azabı çekiyordu.
Hiçbir zaman bunu sormaya cesaret edemedim, hatta çoğu şeyi soramadım ve bugün o sorulardan birini sormaya yeminliyim: “Babam seni kaçırıp bütün Boratavları karşısına alacak kadar çok severken seni nasıl aldatabildi?"
"Nereden çıkardın bakayım onu?"
"Anne?" Diye ısrarım ile anlatmaya başladı: “Baban Karadeniz gibi fırtınalı bir adam fakat o hiçbir zaman bir yere köklenen bir insan olamadı. O yüzden gemi kaptanıydı ya. Babalık ne demek, kocalık ne demek hatta aşk ne demek hiçbir zaman bilemedi. " Annemi ilk defa böylesine hüzünlü görüyordum aslında hep hüzünlü sessiz bir kadındı lakin bu mağrur bakışlarının altında alev ateş bir acı yatıyor gibiydi. Duraksadı, gözleri yerden kalkarken yaşlılıktan buruşmuş ellerini ellerimin üzerine koydu, "baban benim güzelliğimi bende onun yiğitliğini sevmiştim. İkimiz de toyduk ve bu kanımızda delice akan tutkuyu aşk sandık sonra baban benim güzelliğimden sıkıldı, ben aileme geri dönemedim." Elini geri çektiğinde ayaklanmasına fırsat vermedim, elini tuttum:" "Babamdan boşanmak istersen hani, ben buradayım. Hallederiz anne, o adamdan kurtuluruz."
"Ah güzel kızım benim." Boynum bükülmüş anneme tekrar başlayabilmek için bir seçenek sunsam da annem bu prangalarla yaşamaya çoktan alışmış görünüyordu. Elime iki kere vurarak aheste adımlarla merdivenlerden indi. Belki de atalarımızın söylediği o söz doğruydu, Kızların kaderi annelerine çekerdi... Babam annemi, Bora beni aldatmıştı ve bende annem gibi aldatılmış olmaya göz yummak zorundaydım fakat ben annem değilim. Bu ilişkiyi nasıl yürüteceğim bilmiyorum.
Zaten İstanbul'da karanlıklara gömüldü.
Ve benim de bir kahve sözüm var!
...
Gün sonunda Burak ile içtiğim kahve elbette burnumdan geldi, ilk olarak Kağan beni aradı. Burak ile buluştuğum haberini aldığı için gergindi ve Bora ile arkadaş olma fikrine kapılmış görünüyordu. Önce beni tehdit etti, sonra bunu uygulamaya geçirdi ve Bora ile kavga etmeme sebep oldu. Kapı kartı ile eve girerken sabahtan beri Bora'nın maral okuması canımı sıkmış ve telefonu yüzüne kapatmıştım.
Bora'ya kimin ne dediğini çok iyi biliyordum ve bu gerçeği bilmek beynimdeki sinirleri geriyordu. Hayatıma bir şekilde girmesine izin vermiştim. Elbette gidecek ve Bora’yı bana karşı kullanacaktı. Ne beklemiştim bilmiyorum fakat bir şey biliyorsam o da Kağan’ın artık hiç durmayacağı ve bu oyunlarının sadece fragmanı olduğu idi. Bu düşüncenin gerginliğinin arasında paltomu portmantoya asarken kalbimde hissettiğim sıkışmanın ardından nefes alamadığım hissi ile titreme peydah oldu. Yaşadığım gerginlikler anksiyetemi tetiklemiş görünüyordu. Anneme belli etmemeye çalışarak kendimi zar zor kanepeye attım ve gözümü kapatarak psikoloğumun bana anlattığı şeyi yapmaya çalıştım.
“Derin nefes al.”
“Gözlerini kapa.”
“Nerede olmak istediğini hayal et.” Gözlerimi kapadığımda burnumda tüten Trabzon yaylasında idim. Gri bulutlar tepemde, yağmur damlaları aheste aheste bedenime iniyor ve ben yeşil otların arasında ıslanarak dans ediyorum… Özgürüm, mutluyum ve onunlayım. Kağan bulduğu bir kayaya yaslanmış beni izlerken köpeğimiz badem etrafta delicesine koşturuyordu.
“Gözlerini aç ve gördüğün üç şeyi say.”
“Tablo, kanepe ve kardeşim.” Artık kalbimin delice atışı durmuş bedenimdeki titreme geçmiş gibiydi.