İçeriğe geç

Bir Aşkın Numarası 18

Bölüm 6 · 17 dk okuma

Bir Aşkın Numarası 18

Bölüm 6

Yeni Yıl Dileğim

3 gün sonra / 31.12.2024

“Abla n’olur çam ağacı alalım.”

“Kız gevur gevur adetleri napacaksın? Kuran oku desem okumazsın.”

“Ne alaka anne?” yeni yıl arifesi annem ve kardeşimle yaptığımız kahvaltıda yine x ve z kuşağı çatışmalarını dinliyordum. Babam böyle şeyleri sevmediği için evimizde hiç çam ağacı olmazdı ve bu adetle büyümediğim için çok gerek duymuyordum fakat kardeşim istediği için bunu geri çevirmeyeceğim. Ona benden esirgenmiş her şeyi vermek için Nasuh yeminimi yıllar önce ettim.

“Anne kız heves etmiş. Alırız, bir tanem.” Onların kavgasına net bir cevap verdiğimde kahvaltı masasından kalkarak biraz önce demlediğim filtre kahveyi bardağıma koymak için mutfağa doğru yürüdüm. Mutfağa geldiğimde tamamen demlenmesine birkaç dakika vardı, onun demlenmesini beklerken ise gözüm pencereden görünen karlı İstanbul kışına kaydı; kar taneleri birbirine değmeden usulca İstanbul’un kirini örterken birkaç tanesi de benim günahlarımı örtmek istercesine camıma değerek kayboldu. Benim günahlarımı da yıllar önce gelinlik diye giydiğim siyah kefeni de kimse üzerimden çıkaramaz gibiydi. Ben o karalarla yaşamaya alışmış, onları kendime reva bile görmüştüm; Koskoca altı yıl, ben o günahları üzerime 2018’de giydim; bir gün sonrası ise 2025! Altı yılı aşkın, onlarla yaşıyorum.

Dıt, dıt.

Makineden gelen ses ile daldığım düşüncelerden sıyrılarak toparlanmıştım. Kahve kupamı üstteki raftan aldıktan sonra bardağıma kahveyi doldurdum ve akşamki davete kadar iş ile ilgilenmek için odama çıkmaya karar verdim lakin dış kapının yakınlarından geçerken dışarıdan gelen sesler dikkatimi çekmişti. İlk olarak karışık insan sesleri gelse de ardından gelen köpek sesiyle merakımın arkasına geçemeyerek bardağımı kenardaki konsola koydum. Kapıyı açtım ve etrafı incelemeye başladım. Sağımda ve solumda bir şey olmasa da karşımda kapısı yarım açık olan daireden köpek sesleri geliyor ve içerisi birçok kutuyla doluydu; belli ki karşıma yeni biri taşınıyordu. Merakımı giderdiğim için tekrar kapıyı kapatma gereği duysam da tekrar gelen köpek sesi ve evin kapısından çıkan golden retiver ile eskiye duyduğum özlem giderek arttı: Bu köpek Kağan ile benim köpeğim olan Badem'e çok benziyordu. Bu köpekte onun gibi dost canlısı olsa gerek üzerime atlayarak kendisini sevdirmeye başladı. Onu sevmek adına yere eğildiğimde birden beni yalamaya başlamış hissettiğim mutlulukla bende onu öpmeye başlamıştım fakat bana fake attığını anlamam çok sürmedi ve birkaç dakika içinde beni bırakarak uzun koridorda koşmaya başladı.

“Ay nereye gidiyorsun?” çöktüğüm yerden kalktığımda sahibi onu kaçırdığım için ilk günden üzerime saldırmasını garantilemiştim.

Aferin, Pera!

Arkasından pıtı pıtı koşmaya başladım. “Güzel köpek, cici köpek...” telaşla onu ararken koridorda sola döndüğümde asansörün önünde iki ayağının üzerinde durmuş bekliyordu, “Buldum seni.” Dememle rahatlamış lakin açılan asansörden görünen kişi koridorun ortasına beni çivi gibi çakmıştı.

Uzunca bir koridor, asansörün önünde, “badem, güzel kızım benim.” Diye biraz önce benim sevdiğim köpeği seven Kağan! Beynimin içinde çakan şimşeklerin arasında geçen gece bana söylediği sözler yankılanıyor, “Evin güzelmiş belki karşı daireni alırım.”

Kağan bana yakın olmak için her şeyi yapacağını biliyor fakat bunu tahmin etmiyordum. Onu izlerken bedenimin titrediğini fark ettim ve ayakta durabilmek için duvara yaslandım. O ise ayaklandıktan sonra, Galatasaray amblemi olan yeni sezon ürünlerinden siyah ceketinin şapkasını indirdi, dağınık kumral saçlarını eliyle biraz daha karıştırdı ve uzun kıvrımlı kirpiklerini görebileceğim kadar yakınlaştı. “Tansiyonun düştü galiba yüzün bembeyaz olmuş, gel bana sana bir su vereyim.”

Sesindeki küstahlık bana sinir olarak döndü. “Komik misin?” diye terslediğimde elleri cebinde rahat tavrı ile bana bakıyordu: “Öyle olduğumu söylerdin.”

“Neden taşındın buraya?”

“Sana daha yakın olabilmek için." Sesi daha derinden çıkarken benimle ayak üstü dalga geçiyordu.

Ona karşı sert tavrım yumuşamadı aksine artık daha öfke doluyum. Göz devirdim ve beni anlamasını umarak açık açık konuşmayı denedim: “Kağan bak ben nişanlıyım, bambaşka bir hayatım var; çocukça oyunlarla meşgul olamayacak kadar ise yorgunum.”

"Çocukça?" Gülüşü anında solmuş, "oyun!" Diye kelimenin üzerine basarak sonlandırmıştı:" Bu bir oyundan fazlası."

"Herkes senin kadar şanslı değil Kağan, bazı insanların bazen bazı diyetleri ödemesi gerekiyor." Kafamı eğdiğimde bana parıldayan gözlerle bakan badem ile göz göze geldim, ona gülümsediğimde dilini çıkararak ayak ucuma çökmüş onu sevmem için kuyruğunu sallıyordu. Ona sadece gülümseyebildim ve kafasını okşayarak arkama döndüm. Adım atmadan önce almayı unuttuğum nefesi alıp akciğerlerimi sevindirdikten sonra gerisingeriye daireme girdim ve onun karşı dairemde olacağı gerçeği tarihi kule misali, içindeki yaşanmışlıklar ile çöktü ve un ufak oldu... Tozları bedenimi sararken tozdan sis önümü görmeme engel oluyordu.

06.05.2018/ Trabzon

Bütün ülkeyi saran bahar coşkusuna Hıdırellez de eklenince insanlar bu bereketten biraz daha yararlanmak için kendini yaylalara ve deniz kenarlarına atmış, sevdikleri ile vakit geçiriyordu. Biz ise sınıf grubumuzla bugünkü dersleri ekmiş sahilde çekirdek kola yapıyorduk: yuvarlak oluşturmuş ortada abur cuburlarımız ve elimizde içeceklerimize eşlik eden Kenan Doğulu şarkıları ile keyifli vakit geçiriyorduk.

“Arkadaşlar sınava bir ay kala bizim bu rahatlık şakşuka mı?” Gamze sevgilisinin omzunda yaptığı nükte hepimizi güldürmüştü. Kerem: “Asıl senin bu güzellik şakşuka mı yoksa imam bayıldı mı?” diye espri yaparken Gamze Kerem’in omzuna vurmuş; Selin ve Can ise şarkılara eşlik ediyor, Kağan ise benim dizlerimin üzerine uzanmış telefondan Futbol oyunları oynuyordu.

“Hey, geleceğin 18 numarası dünyaya dön!” Kağan’a 18 numara olması için ettiğim ısrarları bildiklerinden ona sürekli bu konuda takılmaları hoşuma gidiyor ve onu sahalarda o forma ile görme düşüncesi içimi kıpır kıpır ediyor; onun için mutluyum.

“Ünlü olayım ilk sizi engellicem.”

“Seni ha bu madur dağında sallanduririm ha.” Onların takılmalarını keyifle seyretsem de saatin geç olduğunu fark ettiğimde Kağan’a seslendim: “Biz gitsek mi artık?”

“Bugün akşam ezanını amcan yerine sen mi okuyacaksın, hayırdır?” Ben Kerem’e göz devirirken; Kağan ayaklandı: “Mermiden hızlı koşma, alırım façanı?” ikimizin de çantasını yerden aldıktan sonra kolunu omzuma attı ve: “Hadi Kaçtık!” dedi.

Birlikte akşam esintisi ile eve doğru yürüyorduk, yolda yaşam telaşında olan insanların arasında tek telaşım onunla biraz daha vakit geçirmekti.

Bir de yolda tiz sesle havlayan yavru köpek sesi.

Ara caddelerden birine girdiğimizde sokağı havlama sesleri dolduruyordu; gözüm etraftaki köpeği ararken yanımızdaki çöpün kenarında bir kutu gördüm. Kağan beni bırakıp o kutuya eğilerek açtığında gördüğümüz içler acısı görüntüyle yüreğimiz dağlanmıştı: yeni doğduğu belli olan, açlıktan karnı sırtına yapışmış vaziyette kahverengi bir yavru köpekti.

Ben dolan gözlerim ile: “Kağan...” diye mızmızlanırken o kollarının arasına aldı ve dakikalarca sevdi. Bende karşıdaki bakkaldan bir süt alarak yanlarına gittim.

Çantamdaki su şişesini maket bıçağım ile kestikten sonra sütü doldurduğumda onun için oldukça telaşlıydım. Kağan bunu anlamıştı, yanağımdan makas aldıktan sonra. “Hadi bak yine iyisin, bir prensesin elinden süt içiyorsun.” Diye espri yaptı.

“Çok tatlı değil mi, tam bir badem gibi.”

“Öyle yavrum ama bu böyle olmayacak. Ben seni eve bırakayım sonra bu yavruyu bir veterinere götüreyim.”

…

"Kızım." Düşüncelerim arasında işittiğim seslerin bir öncesi kalbim göğsümde kuş misali çırpınmaya başlamış ve kalbimin üstünü tutmuştum. "Anne!"

"Kimle konuştun, iyi misin?"

"İyiyim, iyiyim tabi." Ona gülümsemeye çalışarak merdivenlerden çıktım. Bu düşünceleri zihnimden kovmak adına işe koyulmayı seçtim. Hem eski sevgilim hem sevgilimin menajeri olduğum için ikisi hakkında da bilmemem gereken şeyleri biliyor ve bu gereksiz detaylar beni daha çok bunaltıyordu. Onun çekimleri, bunun sponsorlukları; hangi markadan alışveriş yapmaları gerektiği, diyetisyen ve özel spor hocaları ile ayrı ayrı antrenman saatleri.

Evet bu işi asla yapmak istemedim, kabul ediyorum!

Bilgisayar karşısında oku biraz sola kaydırıp kilitle dosyayı açtığımda yazdığım kurgunun özenle işlenmiş sayfaları arasında gezindim durdum. Herkesten gizli, yaşamadığım o aşkı işte bu sayfalara dökmüştüm...

Ben hep yazar olmak istedim, sonra para kazanmam gerekti ve hayat beni özel sektöre itti! Pazarlama hocam bana hep özel sektörün beni sevdiğini söylerdi, “sen bunun için biçilmiş kaftansın,” derdi. Çünkü kelimeleri hep insanlara dokunan yerden kurardım; Çok okur çok dinler fakat yerinde konuşurdum. Şimdi ise günlerdir birkaç kelime dahi şu sayfaların arasına iliştirememiştim.

Bakındım durdum, son yazdıklarımı okurken içeriye kardeşimin girmesi ile dosyadan çıktım. "Abla, bu kutuyu Bora abi göndermiş." Elinde büyükçe kutu ile bana bakan kardeşimin sözlerinden sonra ayağa kalkarak kutuyu onun elinden aldım. Kutuyu incelerken ünlü tasarımcının armasını görmüş ve merakla kapağını kaldırarak içindeki kıyafete ulaşmıştım, "Oha, abla bu çok güzel." Kırmızı sedef bir elbiseydi, asimetrik kesim ve özel taşlar ile süslenmişti. "Sana çok yakışır."

Bu benim katalogda görüp beğendiğim elbise idi, kendini affettirmek için böylesine pahalı jestler işe göz boyamaya çalışıyor fakat beni hiç tanımıyordu. "Evet güzel ablacığım ama akşamki davet için çok ağır." Elimdeki elbiseyi gerisingeriye yerine koyduktan sonra kapağını kapattım ve kendi dolabımda yılbaşına uygun güzel kombinler aramaya başladım. Bugün kulübün yılbaşı daveti vardı ve Bora'nın sevgilisi olarak orada bulunmam gerek, ismim hep Bora'nın isminin yanına bir süs... Tek başına ise bir çöpten farksız! Şimdi ise o süsün güzel görünmesi lazım. Dolabımda bakınırken uzun vücudu saran şifon, göğüs cup'ı gri taşlarla döşenmiş üstü transparan olan elbiseyi askısından aldıktan sonra uzunca inceledim. Güzel olduğuna kanaat getirerek kenara koydum. Altına tek bant topuklu ayakkabı, soft tonlarda makyaj ve saçıma yaptığım maşa ile gayet hoş görünüyordum. Saatler sonra son görüntümü ayna karşısında izledim ve pahalı kıyafetlerin bile gizleyemediği ruhsuzluğum ile göz göze geldim; Biraz allık her şeyi çözer mottosu ile biraz daha allık sürdüm, küçük sedef çantamın içine ruj ve anahtarımı koyduktan sonra kürkümü dolaptan alarak lambayı kapattım ve merdivenlerden temkinle inmeye başladım.

Annem ve kardeşim topuk seslerimin gelişi ile döndüklerinde gülümseyerek, "nasıl?" Diye sordum. Annem dualar ederek karşılık verirken kardeşim büyük hayranlıkla beni izliyordu. Lafını sokmayı da asla ihmal etmedi, "diğeri daha güzeldi."

"Çok bilmiş." Ona dil çıkardıktan sonra kapıya yönelmiş ve arkamdan kapıyı çekerek evden çıktım. Uzun koridorun solundaki asansöre geldiğimde, düğmeye basarak gelmesini beklemeye koyuldum. Gözlerimi kapatmış derin nefesler alırken beklenmedik kokunun burnuma dolması ile dejavu yaşıyor gibi hissetmiştim. Birkaç saat önce onunla burada karşılaşmış olmam hâlâ bana ufkun ötesi kadar uzak geliyordu.

Şah damarımda bir sıcaklık, bir nefes:" Selam kıvırcık!"

"Siktir." Verdiğim nefes ile gözümü açtım. Yanıma geçtiğinde ayaklarını biraz açmış elleri cebinde siyah smokinin içinde yapılı bedeni ile şaheser gibiydi.

"Oo sen hep böyle ateş topu gibi mi geziyorsun, biraz relax!"

Asansörün sesini duyduğumda rahatlamış ve ona cevap vermeden açılan asansöre binmiştim. O da arkamdan bindiğinde yan yana iki yabancı gibi duruyorduk. Birbirinden alakasız iki fani: ben esmer, o sarışın; ben orta sayılabilecek boydayım o ise upuzun ve ben ürkek, o başı dik. Zıtlıklar her zaman zıtlıklar birbirini çeker mıknatıs hep tersi yüklere sahip olanları çeker; kumandaya hep pilleri ters yükler gelecek şekilde yerleştiririz. Aşk ise hep onda olmayanı arar durur biliyorum ve biz Kağan ile hep birbirimizin zıttı iki kutuptuk.

Dıt!

-2 otopark kısmına geldiğimizde öten asansör, kapılarını açmış biz de sessizce inmiştik.

Neyse ki arabalarımıza bindiğimizde artık birbirimizi görmeyecek ve bende biraz nefes alabilecektim, ya da ben öyle düşünmüştüm. Otoparktan çıkıp anayol arasında arabaların içine karışmış davetin verileceği mekâna doğru giderken ışıklarda durdum. Arabanın içi biraz havalansın diye camlarını açtığımda yanıma bakmam ile Kağan'ı gördüm: arkasına yaslanmış dirseği camın kenarına dayamış yolu seyrediyor, akşam güneşi ise vücuduna vururken bütün yüz ve vücut hatlarını daha da belirginleştiriyordu. Beni fark etmedi biliyorum ama ben onun gölgesini bile fark edebilirim!

"Çünkü aptalsın!" İç sesimin bana ettiği feryat ile camı kapatarak yanan yeşil ışık ile yolu izlemeye koyuldum ve uzunca trafikten sonra davetin verileceği mekâna geldim: mekân denize sıfır girişinde büyük iki at heykelinin olduğu; ilk andan itibaren tarihi sofistike heykeller, tablolar ve süslerle çevrelenmiş bir mekandı. girişte iki tarafa uzanan oval merdivenlerin başında valeler misafirleri beklerken serilmiş kırmızı halıdan futbol dünyasının birçok ünlü ismi çıkıyordu. Bende yandaki çantamı aldım ve arabanın anahtarını çıkarmadan indim. Vale arabayı götürmek için hareket ederken ben sağ taraftaki kırmızı halıdan, Kağan ise soldaki kırmızı halıdan çıkıyordu. Yollarımız farklı olsa da ikimiz de merdivenin sonunda aynı yerde buluştuk lakin beni bekleyen Bora'yı görmem ile yönümü ona çevirdim, o ise gördüğü arkadaşlarının yanına gitmeyi tercih etti.

“Sana aldığım elbiseyi giymemişsin.”

Bora’nın dili ile dişi arasında ettiği cümleye cevap vermedim, bakışlarım zaten her şeyi anlatıyordu.

...

"E sizde bu yaz evleniyormuşsunuz!"

"Biz Orkun ile balayına Tayvan’a gitmiştik, size de kesinlikle tavsiye ederim "

"Ay gelinliğin hazır mı?" Bora'nın arkadaşlarının eşlerinin bana sorduğu sorular arasında sıkışıp kalmış, çığlık atmamak için zor dururken biri beni kurtarsın diye etrafa bakıyordum. Çok tatlı kadınlar olsa da evlilik korkusu yaşayan ben için bu kadar evlilik fazlaydı. Korkularım bana anksiyete olarak dönerken bir kaçış aradım durdum. Sonra Kağan'ın Dj'ye zorlayarak bir şeyler istediğine şahit oldum: arkadaşları arkasından ona hunharca gülerken o kollarını öne doğru uzatmıştı. Ne olduğunu anlamasam da salonu horon sesleri doldurduğunda onun Karadeniz aşkını İstanbul'a taşıdığını gördüm. Aslında bu biraz da benim kaçışımdı.

Karadenizli olmam ilk defa işe yaradı yaşasın!

"Kızlar çok güzel horon oynamıyorlar mı?" Ayağımda topuklular ile koşuşturarak yanlarına gittiğimde tanımadığım bir kızın elinden tutmuş ve horon tepmeye başlamıştım. İçimden şükür nidaları atarken boşta kalmış elimi biri tuttu. Dakikalar önce horonun en başı iken şu an nasıl elimi tutuyor olduğunu bilmiyorum lakin yağmurdan kaçarken tamamen buzdağına çarptım.

Boynuma iyice sokuldu: "Unutmamışsın!"

"Oradan bakınca balık hafızalı gibi mi görünüyorum?"

"Estağfurullah, kıvırcık!" Parmaklarım parmakları arasında terlemiş, kolu koluma sürterken onunla aramdaki enerji alışverişi bana halüsinasyonlar gördürüyordu. Boynumdan boncuk boncuk terler dökülürken harelerim Bora'ya çarptı ve anın sinerjisi bir anda dağıldı. Kollarını çapraz karnında birleştirmiş yüzünde belli olan sinir ile beni izliyordu, bana kaşı ile balkonu gösterdiğinde ellerim gevşettim ve Kağan'ın parmakları arasından parmaklarımı aheste aheste çekerek horon tepen insanların arasından sıyrıldım.

Balkona çıkmam ile denizden esen rüzgâr tenimden içime sızdı ve titremeye başladım. Bunu en aza indirmek için kollarımı çapraz bağlayıp ellerimi tenime sürtmeye başladığımda Bora yüzüme bakmadan, "hani horon tepmekten nefret ederdin, memleket özlemimi ağır bastı yoksa beni kıskandırmak hoşuna mı gidiyor?" Dediğinde sesi katılaşmış, sözleri ise oldukça yargılayıcıydı.

Evet, horon tepmekten nefret ederim ama tek kaçışım buydu!

Tireyen çenemi sıkarak, "Gerçekten narsistsin!" Diye söylendim. Onun bu tavrına söyleyebilecek bir şey bulamamıştım.

O ise bugün bütün sinirini benden çıkarmaya niyetliydi: "Sen Bora Yalın'ın nişanlısısın, ona göre davran!"

"Peki bir soru sevgili nişanlım Bora yalın," Yutkundum ve gözlerimi gözlerinden çekmeden sordum: "nişanlını aldatmak, soyadına yakışıyor muydu?" Sustu, iç çekerek yüzünü sıvazladığında esmer teni kırmızıya çalmaya başlamıştı. Onu daha fazla sinirlendirmek için sözümü, "Öyleyse sana uygun davranmam pek mümkün görünmüyor!" Diye sonlandırdım.

Onu sinir etme isteğim başarılı olmuştum. Birden kolumu kavradı ve canımı acıtmak için oldukça güçlü sıkmaya başladı. Kulağıma eğilirken, "Eğer bu aşırı davranışlarına son vermezsen ne işin kalır ne hayatın! Hayatını öyle bir zindan ederim ki benimle evlen diye ayağıma kapanırsın." Diye tısladı. Geri çekilirken camdan görünen insanlara dönmüş, birden yüzünü gülümseme almıştı: "şimdi gülümse sevgilim." Ona her ne kadar küfretmek istesem de ayağımdaki prangaları hatırladığımda sustum; dişlerimi sıkarak gülebildiğim kadar gülümsedim ve Bora kolumu bıraktıktan sonra saçımı öpüp içeri girdi. O prangalara o kadar alışığım ki artık canımı acıtmıyor, zorla onlardan kurtulmaya çalışmıyorum; Okuduğum kitap karakterleri gibi güçlü de bulmuyorum kendimi. Sadece erkek egemenliğindeki bu sistemin bir parçası olarak yaşamaya ve yer edinmeye çalışıyorum. Sustum, hani bir sözü ile beni alt etmeyi başardı; neydi, o söz?

Hayatını öyle bir zindan ederim ki… ile başlayan o söz.

Elbette eder, çevresindeki insanlar onun ağzından çıkacak bir çift lafa bakıyor; Babasının aslan oğlu Bora'ya dünyadaki her kapı sonuna kadar açık.

Ailelerinin biricik oğulları Kağan ve Bora!

Ailesinin kül kedisi Pera ile...

Büyük ironi!

Kendi düşüncelerim, sinir bozukluğu ile gülme yaratırken bir anda duruldum ve buz tutmuş tenime aldırmadan arkamı dönerek korkuluklara elimi dayadım.

"O oynadığın futbol topunu ..." Ona lugatımın aldığı kadar küfürleri dizerken omzuma bırakılan ceket ile kim diye arkamı dönmeme kalmadan o benimle aynı şekil korkuluklara elini koymuş duruyordu; o Kağan'dı! Elinde şarap kadehinin birini kendi tarafına diğerini benimkine koydu. "Derdin zatürre olmak olmalı, terli terli bu halde dışarı çıkılır mı?"

"Zatürre olur ölürüm, siz de rahatlarsınız işte!" Biraz önce Bora'ya olan sinirim birden onun üzerine patlamış görünüyordu. Bora'nın karşısında titremekten konuşamayacak hale gelsem de üşüyüp üşümediğimi bile sormaması ve Kağan'ın sormadan üzerine ceketini örtmesi; aslında biliriz ki sevgi biraz da göstermekten geçer!

"Benim derdim diri olan menajer ile!"

"Kağan iyi bir menajer olup seni bir sene içinde yurt dışına göndereceğim, biliyor musun?"

"Daha iki senelik kontrat duruyor, sen hiç acele etme!" Keyifle bana göz kırptıktan sonra gözleri üzerimde bir noktaya kilitlendi. Üzerimdeki bakışları rahatsız etmeye başlarken kaşları ile istemsiz birbirine sardığım kollarımın ceketten görünen kısmını gösteriyordu. Onunla baktığımda kolumda Bora'nın el izini gördüm; ceket ile kapatmaya çalışsam da bir kere görmüştü. Göz göze geldiğimiz ilk an gözlerindeki öfkeye şahit oldum, bir ateş sanki gözlerinin içinde yanıyor ve şah damarı onu söndürmek için delicesine kan pompalıyordu. Elinde sıkıca tuttuğu kadehi sertçe korkuluğun üzerine bıraktığında, "Sana şiddet mi uyguluyor?" Diye sordu. Benden gelecek o cevap gözlerindeki ateşi Bora'nın üzerinde söndürmesine sebep olacak gibiydi.

Yutkundum ve gülümseyerek, "saçmalama." Diye geçiştirmeye çalıştım. Yönümü bir kış masalı sahnesi gibi görünen İstanbul boğazına çevirdim. Kar taneleri hafif hafif denizin üstüne inerek kaybolurken Kağan'ın bakışlarını üzerimde hissetmem onlar gibi eriyip yok olma hissi uyandırıyordu.

"Neden Bora?" Birkaç dakikalık sessizlik görünüşü basit lakin derinliği Kağan'ın sesinin titremesine sebep olan o sözler ile bozuldu.

O cevap bekledi ben sessizliğin derin sularına gömülmek istedim; hatta şu boğazda yüzen bir balık olmayı bile istedim fakat gerçek işte bu soruydu ve devamında gelen, "Beni sana unutturacak kadar neyi vardı? " Yutkundu, "aynı meslek, aynı para; ne bileyim çoğu şeyimiz aynı ama neden o merak ediyorum."

Nasıl söylebilirim sevgilim, babam beni senin en büyük düşmanın ile evlendirmesin diye önüme gelen ilk adama evet dediğimi; denize düştüğümde ilk sarıldığım şeyin bir yılan olduğunu lakin onun benim babamdan kaçış biletim olduğunu sana nasıl söylebilirim?

"Bir nedeni yok Kağan, bilerek bir futbolcu ile sevgili olmadım. Derdim statü hiç olmadı ama kader onunla bir araya gelmemi istemiş. Evet biliyorum adatıldım ama biz bunu onunla çözdük." Tekdüze ettiğim cümleler, bir film repliğini kâğıttan okuyormuşum gibi duygusuzdu. Çünkü bu kelimeler söylemek istediklerim değil, söylemek ile mükellef olduklarımdı.

O bunu hiç bilmedi, bu sözler onun gururunu kırdı ve ilk saldırdığı kişi ben oldum!

"Bu kadar omurgasız olduğunu düşünmemiştim ama tam da annemin dediği gibi, " burnundan soluyarak bir nefes verdiğinde can alıcı sözlerini tek tek kalbime sapladı: “Senin ismin bile babanın anneni aldattığı kadının ismi, annen bunu bile bile baban ile birlikte olacak kadar gurursuz. Sende annene çekmişsin, kızının ismini de Ebru koyarsın artık."

"Sen ne diyorsun ya?" Duyduğum şeylerin mide bulandırıcılığı ile elimi havaya kaldırmış onu susturmak adına tokat atacakken ceketi yere düştü; ona bakarken Kağan havadaki kolumu tuttu ve bir anda havai fişeklerin patlaması ile ikimiz de irkildik. Biz birbirimize olan öfkemiz ile öylece birbirimize bakarken ruhlarımız havai fişeklerin altında büyük bir kavgaya tutuşmuştu. Akrep 00.00'ı geçti, yelkovan ona yetişmeye çalışırken dakikalar öylece akıp gitti ve ben duyduğum sözlerin şokunu anca atabildim, "Bir daha annemin adın ağzına alırsan sadece tokat yemekle kalmazsın." Bileğimi parmakları arasından çekmiş giderken arkamdan sözlerini işittim, "Senin adın ihanet Pera, senden başkası beklenemezdi fakat benim ismim de Kağan ben bu savaştan dönmem!"

Kapıyı üzerine kapatmış insanlara çarparak giderken nefes alamıyor ve sesler kulağımda birer uğultuya dönüşüyordu.

"Pera, iyi misin?" Biri belimden tutmuş ama kim algılayamıyordum, "iyiyim." Dedim, "ceketim." Birkaç saniye sonra ceketim elime geldiğinde hızlı adımlarla oradan uzaklaşabildiğim kadar uzaklaştım.

Sonunda alamadığım nefes ile merdivene çöktüm, "Ne-nefes alamıyorum." İstemsiz dökülen gözyaşlarım arasında sesimi kimse duymuyor ve beynimdeki düşünceler karmaşıklaşarak beni dipsiz bir kuyuya sürüklüyordu!

"Senin ismin ihanet!"

"Seni o yüzden sevmediler!"

"Onlar için sadece kötü günleri anımsatıyorsun!" Beynimdeki düşünce sirkülasyonu arasında çantamı açarak içindeki ilaca erişebilmiş ve titreyen ellerim ile kutudan bir ilaç almıştım. Susuz bir şekilde yutup soğuk merdivende dakikalarca atağımın geçmesini bekledim ama bu korkunç düşünceler ile baş edemedim.

İnsanlar yanımdan geçip gitti, bazılarının kahkahasını işittim; bazılarının ise öfkesine şahit oldum. İlaç etkisini gösterip sakinleşmeyi başardığımda ise arabamı orada bıraktım ve bir taksiye bindim. Dakikalarca gözlerimi kapatarak dinlenmeye ihtiyaç duydum.

2025'in ilk saniyesinde yediğim tokat bünyeme ağır gelmiş, sendelemiştim. Belki de bu senenin fragmanıydı, 24 yılım kötü geçmişti ama 25. Yaşım daha kötü geçecekti! Ben umutsuz değilim, hayat bana hep çok gaddar.

"Hanımefendi geldik!" Gözlerimi açtığımda sitenin önündeydik, çantamdan bir miktar para çıkarıp verdikten sonra indim ve bloğa doğru yürüyerek içeri girdim fakat danışmanın önündeki kalabalık dikkatimi çekmiş ve arkası dönük orta yaşlarda olduğu belli olan bir kadın ve bir Adam görmüştüm. Adam, "oğlum burada oturuyor diyorum, ne demek sormadan sizi yukarı alamam." Diye danışmadaki kadına sert çıkışıyordu. Ona böyle bağırdığı için gidip tepki göstermek istesem de başını yana dönmesi ile ilaçtan dolayı halüsinasyon gördüğümü düşünmüş ve tekrar tekrar gözümü açıp kapatmaya çalışmıştım. "Hassiktir!" Ettiğim küfür ile saklanacak yer aradım ve bulduğum büyük saksı çiçeğinin arkasına saklandım. "Ferhat amca!"

"Ya senin yapacağın işe sokayım, Kağan!" Ona söylenirken bir yandan telefonumu arıyordum. Sonunda ceketimin cebinde bulduğumda Kağan'ı aradım fakat açmadı. “Tabi açmaz, biraz önce sıçtı senin ağzına gerisingeriye çocuğu arıyorsun."

"Ay aç ama Kağan!" Son çare Bora'yı aradığımda o da açmıyordu, "Sana ne baba değdi acaba, prenses herif ya!"

Onunla da kavga ettiğim için açmıyor olma ihtimali vardı tabi!

Orada olabilecek kişilerden Burak'ı düşündüğümde onu aradım, o sonunda açmıştı, "Pera, ne oldu?"

"Şey, ben erken ayrılmak zorunda kaldım da..." Sözümü bitirmeden, "Biliyorum, ceketini ben verdim ama biraz kötü görünüyordun."

"İyiyim ben,” diye geçiştirdim ve asıl sormak istediğim soruyu sordum: Kağan orada mı?"

"Hayır burada yok ama Bora ile aşağıdaki lobinin bar kısmına giderken görmüştüm."

"Burak bana bir iyilik yapıp telefonu ona götürür müsün, lütfen!"

"Bekle bakalım biraz." Onu beklerken danışmaya tekrar baktığımda onlar asansöre doğru yürüyordu, onların üst kata çıkmasını bekleyip arkalarından asansöre yürümeye başladım fakat arkamdan gelen ses oraya çakılıp kalmama sebep vermişti. "Kızım!"

BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.