Eve giriş yapmam ile ses sisteminden son çalan şarkılardan birini açarak telefonu kenara bıraktım. Montum, botum ve üzerimdekilerden kurtulduktan sonra pijamalarımı giyerek kendimi yatağıma attığımda derin bir nefes alabilmiştim. Uzun bir gündü ve tek istediğim uyumaktı, sadece deliksiz bir uyku...
Her ne kadar yorgun olsam da bir türlü uykuya dalamamam sinirlerimi bozmuş üzerimdeki pikeyi atarak bir 'of' nidası savurmuştum. Biraz telefona bakabilmek için telefonu aradım fakat geldiğimde yatağa koymuş olduğumu anımsadım. Bu yorgun bedenim için zor gelse de özel sektörde telefonsuz bir yaşam mümkün değildi. Yataktan atlayarak aşağı indim, tahmin ettiğim gibi kanepenin üzerinde duruyordu. "İşte buradasın." Telefonu elime aldığımda yüzümü tanıması ile bildirimler üst üste gelmeye başladı. Bir anda düşen görüntülü arama, Bora idi. Şaşırsam da saçımı karıştırarak açtığımda kanepeye çöktüm ve içime dolan kasveti yok sayamayarak açıp açmama muhasebesi sonrası yeşili kaydırdım.
Telefonu, "Ne var?" Diye gelen bıkkınlıkla açtığımda bana bilgisayarını gösteriyordu.
"Ne oldu?" Kaşlarımı çatarak ekrandan belli olmayan görüntüye odaklanmıştım. Bora'nın yüzü görünmezken sesi sinirli geliyordu: “Ünlü futbol yıldızı Bora Yalın, menajeri aynı zamanda nişanlısı olan Pera Yıldız ile tartışırken görüntülendi!" Yazıyı okuduktan sonra, "dur daha bitmedi." Diyerek soluklandı ve devam etti. "İlişkilerini göstermekten çekinmeyen ikiliden bu görüntülerden sonra açıklamaları merak konusu!"
Bora sözlerini sonlandırdığında evi inleten bir sesle, "Yuh! Bora, bunu ben zor durumda kalayım diye yap-" işaret parmağım havada ona göz dağı vermeye çalışırken sözümü sonlandırmadan kamerayı kendisine çevirdi.
"Kızım sen manyak mısın, kariyerim bitebilir sen neden bahsediyorsun?" Duştan yeni çıktığı belli ıslak vücudunu kanepeye yasladığında başını ovuşturuyordu. "Bak, eğer intikam al-" kafasını kaldırdığında bu sefer ben durdurdum.
"Ya o görüntüleri nasıl bulmuş olabilirim, aldatıldığımı öğreneli üç saniye falan olmuştu çünkü!" İkimiz de bu görüntülerin nereden çıktığını düşünüyor olmalı idik ki birkaç dakika elimiz başımızda birbirimiz hariç her şeyi inceledik. Ardından Bora birden yükselerek telefonun diğer ucunda bağırdı. "Biz bittik, biz mahvolduk!" Elinde telefon odada volta atarken benim gözümün önünde sadece yıllardır emek emek işlediğim hayatımın nasıl parmak uçlarımdan kayacağı senaryoları idi. Bora'nın daha fazla sızlanmasına dayanamayarak bende ona yükseldim: “Ya bi kes Bora, mahvolan benim sen değilsin! Eğer ayrıldığımız doğrulanırsa hem işimden olacağım hem mal varlığımdan ki çok bir şeyim yok! hem de ailem..." Duraksadım, kafamda çakan şimşek ile asıl problemimi hatırlattı.
"Ailem!" Aklıma gelen farkındalık ile telefonu Bora'nın yüzüne kapatarak son aramalarıma girdim ve annemden gelen onlarca arama ile karşılaştım! Derin nefes alarak sesim titrememesini umdum ve annemi aradım. Birkaç çalış sonrası açılmıştı.
Endişe ile, "Anne!" Demem ile babamın hararetli sesini duydum:" Neler oluyor kızım, o fotoğraflar ne öyle! "
Babamın sesini duymayı beklemediğim için gerilmiştim. sadece, "Baba hepsi tamamen yanlış anlaşılma!" diyebildim.
"Neresi yanlış anlaşılma, yüzüğü adamın eline veriyorsun. Bak eğer ayrılıyorsan pılını pırtını topla buraya geliyorsun! Zaten o piç oğlu piç Galatasaray'a gelmiş."
"Baba!" Diye yükselirken sustum, "Bora ile 14 Haziran'da evleniyoruz. Kağan ile ise alakam yok, bir söz verdim tutuyorum işte."
"Bir alakan yok yani! “Ses tonu normale döndüğünde derin bir nefes alarak kafamı koltuk başlığına koydum.
"Bir alakam olacaksa iş ile alakalı olur, onun dışında olamaz. İstediğiniz oluyor işte evleniyorum daha ne istiyorsunuz?"
"Git, şu haberleri düzelttir! Senin yüzünden elaleme maskara olacağız."
"Bir kere de siz maskara olun..." Sessizce söylenerek telefonu kapattığımda başımı sıvazlayarak yorgun bir of çekmiştim. Öylesine yorgun, hissiz hissediyordum ki artık savaşacak halim kalmamıştı. Ailem hiçbir zaman arkamda değildi biliyorum ama sadece, "kızım o çocuk seni üzdü mü?" Demelerini ummuştum. Bir ihtimal belki beni düşünür ve üzülürlerdi lakin ailem için dışarda çamaşır asmak için kullandıkları ip bile benden değerli idi, sonuçta bir işe yarıyordu. Ben ise bir çöp...!
Düşünceler vücudumda ağrılara dönüşürken gözlerimi kapatarak dinlenmek istedim fakat rahatlamam birkaç saniyemi almış ve uyumuştum.
Koltukta cenin pozisyonunda gözlerimi araladığımda karşımdaki pencereden görünen gökyüzünde sabah kızıllığı hakimdi. "Of bunu nasıl becerdim acaba?" Doğrulmaya çalıştığımda boynumun sızlaması ile küfür nidası bırakarak boynumu tuttum. İşe geç kalmamak adına koşarak yukarı çıktım ve pembe vücut saran basic elbisemi giydim, altıma beyaz stiletto; at kuyruğu saç ve pembe tonlu makyaj sonrası gözlüğüm ve kabanımı alarak evden çıktım. Evden çıkarken bir yandan Bora'yı arıyordum.
"Sonunda aklına geldik." Uykulu sesi ile söylenmekten çekinmezken asansör düğmesine bastıktan sonra konuştum.
"Bugün sözleşmen ile ilgili toplantı var, saat 10.30'da' Florya’da olman lazım. " Elimdeki tableti açmış bugününki planı check ederken karşıdan gelen: “Sen!" Sözü ile irkildim.
"Orada olacağım." Yutkundum, beni aldattığını bile bile hala onun yanında olmak içimi acıtıyordu. Fakat benim için infaz edilmekle aynı olan acı onun normaliydi. Çünkü rahat tavrı ile, "Ne diyeceğiz?" Diye sorabilmişti.
Bindiğim asansör birkaç dakikada -2'ye indi. Arabama yürürken hafifçe güldüm, onun görmeyeceğini bilsem de başka tepki verememiştim: "Söylenilenlerin asılsız olduğunu, senin yüzüğümü düşürdüğünü, o sırada taşının düştüğünü ve benim sana bu yüzden kızdığımı söyleyeceğiz. İşte sonra ben yüzüğü yaptır diye sana verdim falan..."
"Sen ve yalan söylemek..." Ses tonu laubali idi. Göremesem de bakışları ise küçümseyici olmalıydı.
Sesim bir anda ciddiyetini kaybetmiş ve kelimelerim silik çıkmıştı: "Keşke söyleyebilsem Bora ama her şeyi düzeltene kadar susmalıyız." Sesine daha fazla tahammülüm kalmadığı için soluyarak telefonu kapattım. Rams park evime yakındı. Bu yüzden yola eşlik etsin diye evime yakın olan pastaneden bir meyve suyu ve sevdiğim bademli çöreklerden alarak yola devam ettim. Bir yandan çörekleri yiyor bir yandan ise yolu izliyordum. Bir saatten az süren yol bittiğinde tesisin önünde arabayı durdurarak Bora'yı beklemeye başlamıştım, benden on dakika sonra araba camımı tıklattığında çantamı alarak arabadan indim. Beni öpmek için yöneldiğinde geri çekilmek istemiş ama kulağıma, "basın burada." Diye mırıldanması ile yanağımdan öpmesine izin vermiştim. Yan yana kapının önüne doğru yürürken Bora elimi daha sıkı tutuyor, muhabirler ise merak ettikleri soruları sırasıyla soruyorlardı. Açıklama yapmak için durduğumuzda ben gözlüğümü çıkardım, Bora ise elini belime dolayarak kendine çekti. O esnada göz göze geldiğim maviler tsunami etkisi yaratmış, kalbim ardı sıra çarpmaya başlamıştı. Elim boranın elleri arasında terlerken, yutkunmaya çalıştım lakin beceremedim.
O ise gözünü bir milim oynatmadan elleri pantolonunun cebinde beni izliyordu. Bora oradaki muhabirlerle konuştu durdu ve ben sağır olmuş sadece karşımda duran geçmişimle sessiz bir savaş başlatmıştım.
"Pera Hanım siz neler söylemek istersiniz, biraz yorgun gibisiniz?" İsmimi duymamla kendime geldim, duruşumu dikleştirip yutkunduğumda boş olan yüzük parmağım ile oynuyordum. Bütün gerçekleri tek tek açıklamak istesem de bunu yapamadım ve ailem için iyi bir kız oldum, bir kez daha..."Arkadaşlar biliyorsunuz ki transfer dönemindeyiz ve oldukça yoğun geçiyor. Bir de bu asılsız haberler ile uğraşmak oldukça yordu. O yüzden müsaadeniz ile nişanlılık görevimi yerine getirdiğime göre şimdi de menajerlik görevimi yerine getirmem gerek." Onlara yapmacık bir gülümseme sunarak Bora ile arkamı döndüğümde bir muhabirin arkamdan, "Kağan Boratav'ın menajerliğini üstlendiğiniz doğru mu?" Sözü ile duraksadım, eğer arkamı dönersem onlara söylemek zorunda idim ve ben kaçmayı seçtim. Daha kendime bile bunu itiraf edemezken onlara söylemeyi beceremedim. Kağan’ın bugün sözleşmesi kesinleşecek ve birkaç güne imza atacak gibi duruyordu. Artık asıl sınavım başlıyor hissediyorum!
...
Toplantı salonuna geçtiğimizde Bora için hazırlanan teklife son kez baktı. Yönetimin kalmasını istediği kesinleşmişti. Bora her ne kadar yurt dışında bir kulüp ile anlaşmak istese de istediğimiz tekliflerin gelmemesi gelen tekliflerin kulüp isteklerinin çoğunun karşılanması gibi pürüzlere sebep olmuş ve bir dönem daha Galatasaray'da kalacağı kesinleşmişti.
"Eh imzalar atılsın o zaman!" Bora sözleşmesini imzalarken birkaç fotoğraf alınmış, röportaj için yeri hazırlanmıştı. O röportajını verirken ben köşede kahvemi yudumluyor ve onu izliyordum. "Niye yalan söyledin?" Diye gelen ses ile yana döndüğümde Kağan uzun boyundan dolayı kafasını eğmiş beni izlediğini gördüm. Sanki bir hayaletti ve ben nereye gitsem peşimden geliyordu. Onu her yerde görmemin başka açıklaması olamaz gibiydi, tabii ki fantastik bir kitabın içinde olsaydık buna inanabilirdim.
Boğazımda kalan kahve ile öksürürken Kağan keyifle sırtıma vurdu. "Burada görünmemem gerek, gel benimle." Arkadan kulağıma doğru üflediği nefesiyle boynumdan bedenime doğru bir uyuşukluk peydah oldu. Sonra elime değen teni bir kezzap gibi yaktı, o yangını söndüremedim. Sadece beni yönlendirmesine izin verdim.
İnsanların bedenine çarparak kalabalıktan uzaklaştığımızda koridorun sonunda ilk bulduğu kapıyı açarak beni içeri soktu; bir masa ve bir koltuk odayı dolduruyor, aylardır kullanılmadığı etrafı saran tozdan anlaşılıyordu.
Ben öylece etrafa bakarken Kağan bacaklarını biraz açmış elleri pantolonun cebinde beni izliyordu. Masanın kenarına işaret parmağını gezdirip ne kadar toz olduğuna baktıktan sonra eline bulaşan tozu üzerime doğru üfledi " tersleyerek, "Napıyorsun Kağan?" Dememle gelen hapşırma isteğiyle hapşurdum.
"Hâlâ alerjin var mı diye kontrol ettim." Göz kırptı ve: “neyse söyle bakalım, seni aldattığını bile bile elini tutacak kadar midesiz misin?" Arsızlık, bu tamamen arsızlık.
Kaşlarım çatıldı, duruşum ise dikleşti:" Nereden biliyorsun, aldatırken yanında mıydın?"
Gülünce çıkan gamzelerinden nefret ediyorum!
"Peki, bekle." Cebindeki telefona uzandığında bir video açtı ve o videonun diğerlerinin aksine sesi vardı. İşaret parmağını kaldırdıktan sonra, "en güzel yeri." Diye mırıldanarak açtı.
Bora'ya bağırıyordum: "Dalga mı geçiyorsun benimle? SEN BENİ EN YAKIN ARKADAŞIMLA ALDATTIN! ne diyorsun sen ya?"
"Hep o yüzünden, o unutamadığın sevgilin... Görmüyor muyum sanıyorsun, anlamıyor muyum?"
"Seni öptüğümde iğreniyor gibi bakıyorsun, sana yakınlaşmaya çalışıyorum kaçıyorsun! Herkesten sır gibi saklasan da kim olduğunu gözlerinde görüyorum onu! "
"Konuyu saptırma, konumuzun bununla alakası yok Bora!
"Neden? Neden o?"
....
Devamını izlemeye dayanamamış ve kapattırmıştım. Sinirle soluyarak, "sensin!" Diye bağırdım. "Sen yaptın!"
"Beni hafife alma demiştim, daha yeni başlıyoruz kıvırcık. " Ona bir adım attım o aramızdaki mesafeleri hiç etti ve çakan şimşeğin ışığı tam önümüze düştü:" Bu bir oyun değil Kağan, sizin için yüreği atan milyonlar var! Hatta senin yerinde olmak isteyen onca futbolcu var. Ya ona göre davranırsın ya da gidersin."
Sözümün bitiminde parıldayan mavileri soğuk kahvelerimle soldu ama yenilmedi:" Dünya'nın en iyi futbolcuları arasına gireceğim ama futbol tarihinden Bora Yalın'ı da sileceğim. Bunu sakın unutma!" Gövde gösterisi bittiğinde arkasına bakmadan kapıyı çekti ve çıktı. Bu sefer diğeri gibi sinir krizi geçirmedim, geçirmeme vaktim bile yoktu. Üstümü düzelttiğim gibi Bora'nın yanına döndüm. Gittiğimde fotoğraf çekimine denk geldiğim için onunla birkaç poz verdim, biraz sohbet ettik ve Bora antrenmana döndü. Ben ise şirkete döndüm. Şirkete girer girmez Turgut Bey'in odasına çağrılmam ile yanına giderek onunla sohbet etmeye başlamıştım.
Biraz iş ile ilgili konuştuktan sonra avukatlarına hazırlatılan ve Kağan'ın da onayladığı sözleşmeyi masanın üzerine bırakıverdi. Hemen alıp okumamı beklediği belli idi fakat yapamadım. O masanın üzerindeki sözleşmeyi elime alamadım.
Bunu anlamış gibiydi, elindeki mavi pilot kalemi bana uzatırken, “Endişeli gibisin!" Diye söylendi.
Rahatlamak adına parmak aralarımı saçıma geçirip nefes alıp verdim: "Ya menajerliğini yapmak istemezsem?"
Bu anı bekliyor gibi oturduğu koltukta duruşunu dikleştirdikten sonra boğazını temizledi ve konuşmaya başladı: " Pera bak kızım son zamanlarda ne oldu bilmiyorum fakat buraya ilk geldiğinden beri çok çabaladın, bir futbolcu menajeri olmak zordur. Hatta bir kadın olarak daha zor fakat sen bu azınlık kısma azmin ve kararlılığın sayesinde girdin." Kafasını iki yana sallarken, "düşüştesin ve burası özel sektör ayağını kaydırmaları an meselesi!" Dedi.
"Biliyorum fakat bu korkutuyor beni. İki büyük futbolcu ile çalışmak benim için bile fazla."
"Ama Kağan senin dışında kimseyi istememekte kararlı." Kafamı eğdiğimde yüzümde var olan çaresizliği anlamıştı. Bana doğru eğilerek, "Bana ilk geldiğin gün ne demiştin hatırlıyor musun?" Diye sordu.
"Hatırlıyorum." Mırıltımı ben bile duymamıştım.
"Eğer beni işe almazsanız, Trabzon'a dönmek zorunda kalacağım ve oraya dönersem bütün hayatım biter. " Kafamı kaldırdığımda onun soluklanmasını fırsat bilerek sözü ben tamamladım: “Söz veriyorum çok çalışacağım, az uyuyacağım ama sizin güveninizi asla boşa çıkarmayacağım." Buruk bir gülümseme ile Turgut Bey'in gözlerine baktım, bir baba şefkati vardı oralarda... Hiç tatmadığım ama hep tatmak istediğim bir şefkatti!
"Kaleminizi alabilir miyim?" Sesimde demlenen mahcuplukla ona baktığımda elinde duran mavi kalemi bana uzattı. Masanın üzerindeki sözleşmeyi aldığımda göz ucuyla incelemeye başladım: en altta sağda onun ismi solda benim ismim vardı, küçük Pera isimlerimizin evlilik cüzdanında yan yana gelmesini isterken ben bugün bu imzayı düşmanım olan Kağan'ın menajeri olarak atıyorum. Bir savaşı başlatıyoruz birlikte, o beni Bora ile gördükçe delirecek ben ise onun gözlerine her baktığımda annesinin bana yaptıklarını hatırlayacağım.
Hem kendi babam tarafından hem onun babası tarafından tehditlere maruz kalmıştım. Çünkü Kağan'ın peşinde olan bendim, ben kızdım ve bir erkek için bu kadar gözü kara olmam sorundu. Kağan'ın babası hiçbir zaman onun futbol ile ilgilenmesini istemezdi, çünkü Kağan Trabzon’daki en büyük ailelerden birinin üyesiydi. İleride şirketlerinin başına o geçecekti fakat Kağan'ın en büyük hayali idi, büyük bir futbolcu olmak...
Benim bir hayalim yoktu!
Okuyacaktım, o evden kurtulacaktım ve Kağan ile yurt dışına yerleşerek yeni bir hayat kuracaktım.
Benim hayalimde hep o vardı ve ben o yere çakıldığım günden beri hiç hayal kurmadım.
"Pera!" Turgut Bey'in sesi ile daldığım yerden çıktığımda, "dalmışım." Diye mırıldanarak o imzayı attım. Birkaç sayfaya daha attığım imza ile kâğıdı düzelterek ayağa kalkmıştım, "buyurun Turgut Bey." Kâğıdı ona verdim ve omuzlarımı dikleştirerek o kapıdan dik adımlarla çıktım. İçten içe ona açtığım savaş çanları çalarken bunun bir imzadan fazlası olduğunun bilincindeydim. Bu bir felaketti, bir yıkım.
Kafamda ilgilenmem gereken işlerin varlığı ile odama geçerek günün geri kalan kısmında sadece gelen e-postaları kontrol ederek Bora'nın maç takvimi arasına sıkıştırabileceğim görüşmeleri ile ilgilendim. Kağan'a ise yeni bir plan kurmam gerekiyordu lakin onunla yüz yüze gelmekten öylesine çekiniyorum ki bunu erteleyebildiğim kadarı ile erteleyeceğim.
Galiba çok bir zamanım kalmadı!
Masanın üzerinde titreyen telefonuma baktığımda bir numara görmem ile kulağıma dayayarak sesi dinlemeye başladım.
Gelen çağrı: 0505078...
"İmzayı atmışsın, keşke beni çağırsaydın birlikte imzalardık."
Gelen o ukala ses...
Onun sesi ile kaskatı kesilmiştim: "Numaramı nereden buldun?"
"Zor olmadı kıvırcık menajerim. Akşam artık buluşalım da şu hayatımı bir yola sokalım değil mi, boşa mı para ödeyeceğim sana?"
"İyi 20.00 gibi bana gelirsin, gelirken mümkünse yemek getir sana hiçbir şey hazırlayamam. Ki seninle dışarıda da görünmek istemem."
"Bende sana bayılıyorum çünkü." Sesindeki imadan ne kadar bozulduğunu anlamış ve onun bilmeyeceğini bildiğimden gülümsemiştim. Durdu ve "ne istersiniz matmazel?" Diye sordu.
"Kafana göre takıl, tutma benim işim var." Telefonu yüzüne kapamış olsam da gözüm hâlâ onun numarasının üstündeydi. Sürekli karşıma çıkması, araması ve evime gelecek olması kalbimi paramparça etse de hiçbir şey yapamamak belki de en mühimiydi. Neydi meramım, neydi beni böyle korkak yapan sanrı? Eskiden gözü karaydım, herkese kafa tutardım. Şimdi ise her şeyden korkan, herkese evet diyen birine dönüşmüştüm. Ben bile kendimi tanıyamazken Kağan beni yıllarca zihninde, kalbinde nasıl taşımıştı ki?
İşte bu soruların cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğim. Kendime bu kadar uzakken bu soruları asla cevaplayamayacağım.
"Pera, paydos." Kapıdan içeriye kafasını sokmuş Jale'nin seslenişi ile kendime gelebildiğimde gözüm direkt masamın üzerindeki dijital saate gitmişti. "18.00" eşyalarımı topladım ve herkes ile iş yerinden çıkarak arabama bindim.Yoluma eşlik etsin diye ise çocukluk arkadaşım, belki de tek arkadaşım olan Sumru'yu aradım.
Giden Çağrı: Sumrukuşum 💖
Birkaç çalış sonrası gelen içten, "Güzelim, ne iyi ettin aradın!" Sesi.
Özlemle demlenen ince ses tonum ile,"Sumru'm nasılsın bir tanem?" diye sordum.
"İyiyim, David ile uğraşıyorum. İş güç bildiğin gibi."
"Belçika nasıl, güzel mi?"
"Çok güzel, gel bir ara ne güzel olur!"
Onun sıcak sesi ile içim ısınsa da ben içimdeki sıkıntıyı daha fazla tutamadım: “Kağan burada!" Birden söylediğim söz ile 'oha' diye bir çığlık atmış ardından sessizleşerek sormuştu, "söyledin mi her şeyi?" Sesi tedirgindi.
"Tabii ki, söylemedim ama..."
"Ama..."
"Onu özledim, parfümü bile aynı biliyor musun? Hâlâ bana kıvırcık diyor ve ben..." Titreyen sesime olan nefretim ile direksiyona birkaç kez vurmuştum. Biraz sakinleştiğimde ona Bora tarafından aldatıldığıma kadar her şeyi anlattım. Biraz olsun rahatlamıştım. İnsanın yakında yahut uzakta bir dostuna, onu yargılamayacağını bildiği birine, içini dökmesi dünyadaki en pahalı madenden daha değerliydi, hep böyle bildim ve hissettim.
"Yanına gelmemi ister misin?"
"Yok, hallederim ya..." duraksadım, direksiyonu sola çevirdiğimde, "hallederim." Diye sözümü tamamladım. Halledebileceğime benim bile inancım yoktu fakat arkadaşıma gel diyemem, derdimin onu zora sokmasını asla istemem.
"Pera, güzelim benim. Her zaman senin yanındayım! Kağan'ın asla senin canını acıtmasına izin verme, birlikte her şeyi düzelteceğiz."
Sanki kalbimin yumuşaması için bu sözlere ihtiyacım vardı, kimseden geçecek demesini beklemedim lakin sorunlarımı kabul edip bunu birlikte atlatacağımızı söylemesi omzumdaki yüklerin biraz olsun hafiflemesine sebep vermişti, onu seviyorum o benim bu dünyadaki tek dostum ve gün geçtikçe gerçek bir dost olduğunu daha iyi anlıyorum. "İyi ki varsın Sumru." Arabayı park etmiş otoparkta yürürken söylediğim sözler ses tellerimden değil kalbimin en güzel noktasından çıkmıştı.
"Sende iyi ki varsın balım benim, Kağan ile konuş sonra bana haber ver."
"Tamamdır, öptüm." Telefonu kulağımdan alıp cebime koydum ve evimin olduğu kata çıkarak daireme girdim. Neyse ki bugün temizlikçi abla gelmiş ve evi bir güzel temizlemişti. Normalde yemek yapardı fakat birkaç gün önce bugün erken çıkmak için izin istemiş bende sevecen bir tavırla kabul etmiştim. Yemek ile çok aram olmadığı için, genelde dışarıda yerim. O yüzden bugünkü yemeğimi de Kağan'a kitlemiştim.
"Umarım erken gelirsin, kurt gibi açım." Karnımı ovarken elimi lavaboda yıkadıktan sonra demlenmesi için filtre kahve makinesini çalıştırdım. Buzlukta kenara attığım tatlı türü şeyler var mı diye bakarken birkaç hafta önce yerim diye aldığım dondurulmuş limonlu cheesecake'i gördüm. Kabını elime alarak şeklini bozmadan tezgâha koyduğumda içimdeki ses, "Kağan çok sever." Diye bana fısıldadı. Buruk bir gülümseme ile paketini açmaya başladım.
06.08.2015/ Trabzon
"Bil bakalım ben kimim?" Beni sahilde bekleyen sevgilimin arkasından koşarak gözlerini kapatmış heyecanla beni bulmasını beklerken elleri ellerimi okşamaya başlamıştı. Ellerimi gözünden kaldırarak avuç içlerimi tek tek öptü: "kıvırcığım, başkası olabilir mi?"Kafasını dönmüş bende arkasından sarılarak yanağına bir buse iliştirmiştim.
Yanına oturmak için bankı dolandım ve açtığı kolunun arasına girdim, "çok bekledin mi?"
"Bir saat falan çok değil."
"Ama haklı sebeplerim var!"
"Zaten hep haklısın yavrum, ben hiç haklı olduğumu görmedim."
"Ama ama sana cheesecake yapmıştım, hem de limonlu." Çantanın içini açarak cheesecake'i koyduğum kabı elime aldım. Açtığımda sırıtarak onun vereceği tepkiyi bekliyordum. O limonlu tatlılara bayılırdı ve ben hayatımda ilk defa cheesecake yapmıştım.
Göz bebekleri büyürmek ağzı sulanmış gibiydi ağzından dolu dolu çıkan sözlerle: “Bu harika görünüyor.” Dedi ve elimden tabağı kaparak yemeye başladı. Onu bu kadar mutlu görmek kalbimdeki boş arazilere ilk çiçeklerini ekiyordu. Birgün o kalp onun dokunuşları ile bir bahçeye dönüşecek ve ben dünyanın en mutlu kadını olmayı başaracaktım.
...
O günden sonra hiçbir şeyi başaramadım. O çiçekleri kalbimden söküp, kurak bir çöle çevirdiler. O günlere giden zihnim ana döndüğünde Kağan’ın binaya giriş haberi gelmişti. Tatlıyı masanın üzerinde bırakarak kapıyı açtığımda Koridorda bana doğru horon teperek geliyordu. “Uhey!” diye sonlandırdığında:"Kuryeniz geldi." Dedi.
"Ah kaskımı da aşağıda unuttum görüyor musun?"
"Böyle de kurye gibi görünüyor muyum?" Laubali tavırlarına son vermezken elindeki paketleri aldım: "daha çok futbolcu gibisin." Diyerek göz kırptım. Birlikte içeri girdiğimizde portmantoya montunu asmış arkamdan salona gelmişti. Masaya tek tek aldıklarını çıkarmaya başladığımda şaşırmadım, "Hamsi tava." Onun gözlerine bakarken diğer paketi çıkardım, "Lahana dolması." Keyifle oturmuş beni izliyordu.
"Hamsiköy sütlacı."
"Hamsinin yanında olmazsa olmaz bol bol salata."
Oturduğu sandalyede esnerken, "Sen yersin diye çok aldım." Diye gerindi.
"Beni düşündüğün için teşekkür ederim."
"Sütlacın birinde fındık yok." Dolmaları açmış tek tek götürürken ben iki servis açmış ve karşısına oturmuştum, "Boğulacaksın."
"Kızım bütün gün antrenman yaptım, seni bile yerim sus. " Ona karşılık vermedim, bardağını gözlerim ile işaret ettim. Bardağı bana uzattığında elimdeki sürahiden su doldurup tekrar ona verdim. O iştahla getirdiklerini yerken ben salata ile oyalanıyordum. Ki birkaç dakika içinde yemeğini bitirdi, 'oh şükür.' diye mırıldandıktan sonra karnını ovarak gözlerini evde gezindirmeye başladı: “Evin güzelmiş."
Dudağımın kenarlarını peçete ile silerken, "Öyle..." Diye mırıldandım.
"Sen bu kadar parayı menajerlikten mi kazandın? Bu ev, altında Mercedes, marka kıyafetler..."
"Pardon nişanlın futbolcu unutmuşum." Kendince kinaye yapıyordu, bilmiyordu ki ondan beş kuruş bile almadım fakat onu düşünceleri ile baş başa bırakarak, "İş mi konuşsak artık." Dedim. Bir yandan ayaklanmış masayı toparlamak için ayaklanmıştım. Onu beklemeden mutfağa geldiğimde bulaşıkları tezgâha, çöpleri de çöp kutusuna attım. Arkamı döndüğümde Kağan'ı görmem ile korkuyla sıçradım. "bardaklar!" Elinde su bardaklarını gösterdiğinde göz devirerek elinden aldım ve tezgâhın üstüne koydum. Ardından bardakların olduğu raftan iki kupa alarak demlenen filtre kahveden doldurdum. O esnada Kağan biraz önce çıkardığım cheesecake'e bakıyordu.
"O da mı aynı günü düşünüyor?" İçten içe kendimi bunu sorsam da artık bir anlamı olmadığını biliyordum.
Sadece bir tesadüftü!
"Benim geleceğimi bildiğinden mi aldın?"
Anında girdiğim suçluluk psikolojisi ile ona parladım: "Ne alakası var, buzdolabındaydı donu çözülsün diye çıkardım."
"Neyse koyda yiyelim bari." Biraz önce bir tabak sütlaç yemesine rağmen hala gözü tatlıda olması şaşırtmamıştı. İki tabak çıkararak cheescake'i de tabağa koyduktan sonra salona geçtik ve sonunda iş ile ilgili konuşmaya başladık. Antrenman sıklığı, özel koçlar, sponsorluklar ve dahası... Hepsini aylık takvimine koyduğumuzda maç tarihleri ile kendine hiç vakit kalmıyordu. Bora da ve diğer çalıştığım birçok sporcuda da böyle olsa da Kağan anormal derecede bunu sıkı tutuyordu.
Şaşırdım fakat yadırgamadım. Onun futboldan başka bir hayatının olduğunu düşünmüyordum.
Gözü hâlâ evimde gezindiğini hissediyor ama ben Excel dosyası oluşturmak ile meşgul olduğumdan onu kontrol edemiyordum. İşimi bitirip tableti kenara bıraktığımda, "Buralarda boş daire var mıdır?" Diye sorusu ile karşı karşıya geldim.
"Abartma istersen!"
"Ha ne demişler Kıvırcık? istemediğin ot burnunun dibinde bitermiş."
"La havle..." Burnumdan soluyarak cümleme içimden devam ettim ve onun rahatsız eden sırıtışı ile göz göze geldim. "Şaka şaka ama belki de değildir." Sustu, ben ona arkamdaki yastığı fırlattığımda refleks ile havada tutup arkasına yasladı ve ikimiz de birkaç dakika evin sessizliğini dinledik.
Bu sessizliği Kağan bozmuştu:" Annenler..." Dedi ve duraksadı:" görüşüyor musun, onlarla?" Sorusunu güçlendirmek için, "Hastaymış diye duydum." Sözü ile tamamladı sorusunu.
"Doktor kontrolüne geliyor bazen, öyle yani..." Sözlerim durgun bir su gibiydi. Hissiz, ruhsuz... O da bunu anlamış olacak ki, "Ben kalkayım en iyisi..." Diyerek ayaklandı fakat o gitmeden çalan kapı ikimizi de şaşkınlığa uğratmıştı.
"Birini mi bekliyordun?"
"Hayır." Şaşkınlıkla kapıya doğru gittim ve güvenlik kamerasının düğmesine bastığımda ekranda beliren görüntü beyninde şimşekler çalmasına sebep oldu.
"Annem!"
"Annem ve kardeşim!" Diye sayıklarken Kağan araya girdi:" Annen, kardeşin ve müstakbel eşin Bora!" Son kelimesi oldukça nefret doluydu.