Beyninden başlayarak bütün vücuduma yayılan adrenalin parmak uçlarımda uyuşma yaratırken gözlerimden istemsizce akan yaşları silmek için bile tenezzül etmeden araba kullanmaya çalışıyordum: arabanın camından görünen şehir bulanıktı, yağan yağmur damlalarını camdan silecekle silebiliyordum lakin gözümden akanlar için hiçbir çarem yoktu mesela... Sahi ben neye ağlıyorum?
Beni en yakın arkadaşımla aldatan sevgilime mi, yoksa yıllar önce terk ettiğim adamın gelişine mi? Neden şaşırıyorum ki o Kağan sözünü tutan bir adam bana yıllar önce geleceğini söylemişti zaten.
Çalıştığım menajerlik şirketi birçok sporcu ile çalışırken ki Galatasaray futbolcuları ile şahsen çalışan ben onu nasıl görmeyecek, duymayacak ve en önemlisi nasıl hissetmeyecektim işte en önemli mesele buydu?
6 yıl önce / Trabzon
Bugün benim doğum günüm, bugün özgürlüğümü ailemden aldığım o gün...
"Şş fındık üfle mumu!" Harelerim karşımdaki adama kaydığında mavilerinden akan aşkı üzerime görünmez bir kalkan yaratıyor ve bütün dertlerimi yok ediyordu. Onun sesi ile hissettiğim pırıltı yüzümde oluşan gülümsemeyle gözlerimi kapadım, "onun olmayı, onunla olmayı!" Dileyerek pastamı üfleyip gözümü araladım. Pasta iki kişilik, kalpli ve etrafı pembe şeker hamuru ile kaplanmıştı. Üstte ise, "Hem prenses hem 18 yazıyordu." Uzunca süre o yazı ile bakışırken Kağan mumları kaldırmış ucundaki pasta kalıntılarını emerek kenara bırakıyordu.
Eline aldığı çatalı pastaya batırdıktan sonra aldığı parçayı bana doğru uzattı, bütün iştahım ile verdiği pastayı yerken lezzetli olduğunu belli etmek için kafamı sallayarak, "mmmh" nidaları atıyordum. Bitirdikten sonra "seni seviyorum." Diye fısıldadım.
Yanağındaki gamzesi belli olacak kadar gülümserken, "Ne?" diye sordu.
"Asla sesli söylemem." Onu kızdırmak istiyordum, çünkü sinirlenince alnında beliren çizgileri seviyorum, daha belirgin olan çene kasını mesela ya da boynunda beliren damarını!
Pastanın kremasından aldığı bir parçayı burnuma dokundurduğunda, "ha şu dağlara haykıracaysun" dedi, onun şivesinin delisiyim.
"Haykurmayrım deli oğlan!" Bende onun burnuna dokunduğumda ikimiz de Kağan'ın ailesine ait küçük dağ evinden görünen Karadeniz manzarasına baktık.
Bugün 28 Şubat 2018…
Ay kızıllığı ile etrafı aydınlatırken çam ağaçları ile dolu vadinin içi sislerle kaplanmıştı. Cam içerinin sıcağı ile buğulu olsa da manzara adeta bir kartpostalın içinden çıkmış gibiydi! Birbirimize baktık gülümsedik ve beni şöminenin yanında dansa kaldırdı. belimden tuttuğunda hissettiğim çekim ile kollarımı boynuna doladım ve deniz kokusu ile mest olmaya yemin ettim, ince uzun parmakları saçlarımdan boynuma kaydı, ben başımı omzuna dayadım o bedenimde dolandı durdu ben ise kokusu ile sarhoş oldum... Şarkı son demlerinde kafamı kaldırdığımda beni izliyordu. "Seni alacağım güzelim." Dedi, "Dünya karşımda dursa da seninle evleneceğim." Diye sözlerini sonlandırdı.
"Ailelerimiz..." Parmağı dudağımı bulduğunda susmuştum. "Kimse Pera, hiç kimse seni şu kalbimden söküp alamaz! Sen bile..."
İçimde hissettiğim korku ile ona daha çok sarıldım, onu kaybedeceğimi düşündüren bu korku beni güçsüz bıraktı ve biraz güç olsun isteyerek dudaklarımı dudaklarına hapsettim, " Ömrümün sonuna kadar senin olmak istiyorum." Diye fısıldadım.
Boynumda hissettiğim kesik nefeslerle birleşen öpüşler terletiyordu, "Nereye gidersen git, gölgem hep üzerinde olacak peri kızı.”
....
Çalan düdük sesi ile sıçrayarak kendime geldiğimde kırmızı ışığın çoktan yeşil olduğunu gördüm ve arabayı tekrar hareket ettirerek hissettiğim terlemeyi kazağımın boynunu çekerek en aza indirmek istedim. O gün hissettiğim arzuyu, onun bir sanat eseriymişim gibi bana dokunuşlarını unutamadım bir de eve geldiğimde yediğim dayağı... Muhafazakâr bir ailede büyümüş ve evlenmeden sevgili yapmak şöyle dursun bir geceyi onunla geçirmiştim. Babam gemi kaptanı olduğu için evin reisi amcam ve ona sessiz kalan annem yüzünden kaçıp gelmiştim buralara. Buraya geldiğimde sadece dizilerden bildiğim koca bir kalabalığın ortasına düşmüştüm. Çok bocaladım, düştüm dizlerim kan içinde kaldı bazen ama bir kez bile, "baba yardım et!" Diyemedim. Bir kez olsun doğduğum memlekete ayak basamadım. Ailem ile çok görüşmüyorum, annem arıyor bazen sonra babam Kağan ile görüşüp görüşmediğimi teyit ediyor ve telefonu kapatıyoruz. Onlar için ne anlam ifade ettiğimi dahi bilmediğim o evredeyim.
…
Artık eve gelebilmiştim, arabayı park edip kontağı kapattıktan sonra çantamı ve telefonumu yan koltuktan aldıktan sonra arabayı kilitledim ve 32. Katta olan evim için asansöre binerek çıktım. Uzun bekleyişin sonunda kapı açılmış ve uzun koridordan yürüdükten sonra eve gelebilmiştim. Çantamdan çıkardığım kartı okuttuktan sonra açılan kapıdan içeri girdim ve kendimi ilk olarak beyaz L koltuğa attım; evim 2+1 çift katlı beyaz ve soft renklerle döşenmiş sade bir stüdyo daire. Üst katta kütüphanem ve odam varken alt katta Amerikan mutfağım ve salonum giriş kısmında ise küçük misafir odam vardı. Evimi seviyorum en çok manzarasını, kafamı çevirdiğimde görünen eşsiz İstanbul boğazı ayaklarımın altında görünen Sarıyer... İstanbul'un en güzel manzarasına aittim belki de.
Kafamı koyduğum yastığı kucakladığımda cenin pozisyonu aldım ve ona sarılarak manzarayı izlemeye başladım. Sustum, içimdeki cenazeyi tek başıma sırtladım ve bu acıyı dindirmeye çabaladım. Bir süre sonra gözlerin kapanmış ve üzgün olduğumda hep yaptığım şeyi yapıp uyumuşum uyandığımda telefonum çalıyordu, açtım ve kulağıma koydum.
Gelen Çağrı: Turgut Bey (müdür)
"Merhaba Pera, müsait misin?" Karşıdan gelen tok ses müdürüme ait olduğunu anladığımda koltukta doğruldum.
"Tabi, Turgut Bey!"
"Bugün çıkan haberleri duymuş olmalısın, Kağan Boratav ile anlaşma imzalandı ve şu an menajer sıkıntısı çektiğini öğrendik! "
"Biliyorum." Derin iç çektim ve masanın üzerinde duran suyu kafama diktim.
"Pazartesi olacak toplantıda senin de olmanı istiyorum. " Bardağı masaya koymadan beynimde yankılanan ses ile ayağa kalktım: “Turgut Bey ben bu menajerliği almasam..." cümlemi sonlandıramadım ve susmayı denedim.
"Bu senin son şansın Pera, biliyorsun Noah seninle olan anlaşmasını sonlandırdı. geçen gün ofiste kavga çıkardın yine de sana olan sevgimden bunları göz ardı ettim. Şu an sadece Bora'nın menajerisin ki o da nişanlın. Bir hata daha yaparsan kovulmak zorunda kalırsın." Sesinin derinliklerinde tehditkarlık hakimdi. Bana yardım ediyor gibi lakin bu tamamen bir aldatmaca.
"O adam beni taciz etti, hem de ofisin ortasında!"
"Elinde kanıt yok ve adam seni şikâyet edecekken ben durdurdum."
"Peki Turgut Bey, geleceğim o toplantıya." Telefonu kapattığımda telefonuma yeni bir arama düştü, sadece bir numaraydı. Şaşkınlığımı atamadan diğer aramayı da açtım.
Gelen çağrı; 0859….
"Merhaba!"
"Merhaba Pera Hanım, ben kültür Bank’tan arıyorum. Kredi ödemelerinizin geciktiğini görüyorum, isterseniz ödemelerinizi yapılandırabiliriz." Klasik duyduğum sözleri ezberlemiştim, her dediğine evet dedim ve telefonu bıkkınlıkla kapattım.
Her şey üst üste gelirken tek borcumun da bu banka olmadığı gerçeği önüme düştü. Nefes almakta çektiğim güçlük ile cam kenarına doğru yürüyerek açtığım pencerenin kenarına ellerimi dayadım derin nefesler almaya çalıştım: denizden esen rüzgâr burnumun yosun ile karışık İyotlu kokuyu almasını sağlarken saçlarım arkaya doğru savruluyor ve biraz olsun kendimi ferahlamış hissediyordum. Bora'nın parasının altında kalmayacağım diye patlattığım kredi kartları, iş sektöründe ayağımı kaydırmaya çalışan insanlarla mücadelem ve en yakın arkadaşımla sevgilimin beni aldattığını öğrenmem. Şimdi kaleye o öldürücü golü atan Kağan, onun Galatasaray'a transfer haberleri!
İşte insanların Birgün de dünyasının nasıl başına yıkıldığının canlı kanıtı, ben!
Yanım yörem sis bulutu ile kaplanmış nereye gideceğini bilmeyen yaralı bir kuş gibi hissediyorum kendimi! O kadar yorgunum ki çöküp ölümü beklemek istiyorum lakin savaşmam gerektiğinin de farkındayım! Ben herkesle savaşırım da bir çift mavileri yenilirim, işte bu koyar yüreğime!
Kapalı gözlerimin arasından bir damla yaş süzülerek acı soğuklukla yanağıma akarken bir kuş sesiyle araladım gözlerimi camın önünde durmuş küçücük bir serçeydi, cik cik öterek yanıma yaklaşmaya çalışırken avucumun arasına aldım ve hafif hafif sevmeye başladım, "sende mi yoruldun ha?" Diye hafif tebessümle sorarken bir anda uçarak gökyüzüne karışmıştı. Bende artık üşüdüğümü fark ettiğimde camı kapatarak içeri girdim ve kendime bir filtre kahve yaparak televizyonun önüne geçtim: ilk açtığımda spor kanalı çıkmıştı karşıma, Galatasaray Bodrum spor maçı vardı bugün, o maçtan sonra Bora'nın ne yapacağını bilmek kalbimi acıttığında kanalı değiştirerek bir film sitesine girdim ve film açarak kafamı dağıtmayı umdum.
...
Hafta sonunu telefonumu kapatıp evde film izleyerek geçirmiştim, ne zaman üzülsem hep sessizleşir ve içime çekilirdim yine öyle olmuştu fakat şimdi haftanın ilk günü ve ilk saatlerindeyiz: toplantıya yetişebilmek için saat 6.00'a alarm kurmuş ve birkaç dakika önce alarmın sesi ile gözlerimi aralamıştım. Kış günlerinde olduğumuz için karanlık gökyüzüne bakarak ayaklandığımda panduflarımı ayağıma takarak banyonun lambasını yaktım. Üzerimdekilerden kurtulduğum gibi duşa girerek hazırlanma startını verdim. Ilık duştan sonra bornozumu üzerime alıp yatak odamın içindeki soyunma odasına geçtim. Siyah blazer ceket elbiseyi ve kahve ten çorabımı alarak üzerime onları geçirdikten sonra siyah uzun topuklu çizmemi giydim ve saçlarıma makyajımı yaptıktan sonra saçıma fön yaparak hazırlanmamı sonlandırdım.
Takılar!
Unuttuğum takıları da takı çekmecesinden alarak taktım ve aşağı kata inerek detoks içeceğimi birkaç dakikada hazırladıktan sonra şişeye doldurup yolda içebilmek adına elime aldım, portmantodaki çantamı da aldığımda artık şirketin yolunu tutmuştum. Güne oldukça sakin hazırlanmış fakat yolda o kadar sakin olamamıştım, onunla karşılaşacağım anları düşünmek kalbimde inceden sızıyla birlikte çarpıntıyı da beraberinde getiriyordu.
"Sakin ol, her şey kontrol altında." Kendime bu sözü ne kadar tekrarladım bilmiyorum lakin şirkete gelmiştim. Arabayı otoparka park ederek toplantının ve odamın da olduğu 26. Kata çıktığımda herkesin koşuşturma halinde olduğunu görmüştüm. Turgut Bey'in asistanı koşuşturarak gelirken bana çarptığında, "pardon." Diyerek uzaklaşmış ben ise şaşkınlıkla kalmıştım.
Ben insanların koşuşturmacasını izlerken yanıma Ceylin geldi, "bugün daha erken gelirsin diye düşünmüştüm." Sesinden belli olan kibrine kollarını karnında birleştirerek desteklemişti.
"Neden erken gelecekmişim?"
"Herkes Kağan Boratav gelecek diye bu kadar telaşlı."
"Çünkü onu en iyi analiz eden ile anlaşma sağlayacağını söylemiş." Sadece kesik bir gülüş attım, kafamı yana çevirmiş ona bakarken bana burun kıvırıyordu, "Kağan Boratav bende, boşuna uğraşıyorlar."
"Öyle mi?" Kağan’ı benden başka tanıyabilecek olduğunu sanmıyordum. Sabah kahvaltıda ne yediğinden, pazar günleri ne yapmayı sevdiğine hatta uğurlu sayısına kadar her şey ilk günkü gibi hafızamda idi.
"Analiz konusunda ne kadar yetenekli olduğumu en iyi sen bilirsin!" Kulağıma eğilerek, "Sana seni Ebru ile aldattığını söylemiştim." Diye fısıldadı ve bir yel gibi esip geçti. Ebru ve Ceylin birbirlerinden her ne kadar hazzetmeseler de kuzenlerdi. Bu analizden öte birbirlerinin açığını kollamalarından kaynaklı olduğunu düşünmüştüm fakat benim öğrendiğimi bilmesi bunun bir tık üstüydü. Turgut Bey’in herkesi toparlamak için seslenişi ile irkildim ve yüzümü sıvazlayarak kendime gelmeyi denedim.
Herkes toplantı odasına geçerken ben montumu bırakmak adına ilk olarak odama geçtim, kapıdan girmem ile benden önce masamda yer almış bir buket beyaz lale ile göz göze geldiğimde üzerindeki yazıyı okumadan altta yazan isme baktım. Tahmin ettiğim gibi Bora idi. Ona ait bir şey görmek istemediğim için buketi çöpe attım. montumu askıya asarak odadan çıktım, boşalmış koridorda yürürken duyduğum topuk sesleri beni daha çok gererken kapalı olan kapının kulpunu tutarak onun benden önce girmemiş olmasını diledim ve temkinle kulpu indirerek kapıyı aralığımda onu ayakta gördüm. sanki herkes bir anda gitti ve o odada sadece ikimiz kaldık; mavi hareleri ürkek siyahlarıma denk geldiğinde nefessiz kaldım ve bütün vücudumu sadece özlem sardı, sanki asırlardır hasrettim tenine, bakışlarına her zerresinin sılası idim.
Üzerinde siyah oversize tişörtü, bol krem palazzosu birbiri ile uyum içerisinde dururken uzun boyu ile adeta bir manken gibi üzerinde taşıyordu.
Onu bıraktığım gibi değildi lakin oldukça yakışıklıydı. hatta daha kaslı, daha yapılı ve daha karizmatik olmuştu.
Bakışları...
Onlar artık bana oldukça yabancı
"Kusura bakmayın, odama gitmem gerekiyordu."
Duruşunu düzeltti, bakışları benden kaçarken boş koltuğu göstererek, "Sorun değil, oturabilirsiniz." Dedi.
Telaşla yerime geçmiş, ardı sıra çarpan kalp atışlarımı kimse duymasın diye dualar ediyordum, ellerim masanın altında titrememi kontrol altına almak için sıkarken yanımda oturan Serkan'ın elini elimin üzerine koyarak, "Sakin, iyi bir toplantı olacak." Diye fısıldaması ile almayı unuttuğum nefesi alarak konuşulanları dinlemeye koyuldum. Herkes söz alarak yaptığı analizlerden bahsederken sıra bana geldi. Kendime çeki düzen vererek duruşumu dikleştirmiş ve ona bakmaya bir an olsun cesaret gösterebilmiştim, o zaten bana bakıyordu.
Söze: "Ben Pera Yıldız, diğer arkadaşlarım gibi bu şirkette iki yıldır menajerlik yapmaktayım. Birçok futbolcu ile çalıştım." Diye başladım.
"Aynı zamanda futbolcu eşi." Sesi tekdüze bakışları keskindi. Bir an olsun gözlerini gözlerimden çekmemiş ve bu terletmeye başlamıştı.
"Evet, Bora Yalın nişanlım."
"Yüzük?"
"Bakıma vermek zorunda kaldım." Sol yüzük parmağındaki boşluğu okşarken devam etmeye çalıştım, "sizle ilgili birçok kişi analizde bulundu ama bunların çoğu fiziksel ve ulaşılabilecek şeyler öyle değil mi?"
"Çoğunlukla diyelim."
"Ben daha duygusal yaklaşmak istiyorum."
"Sponsorluklarınızda en çok dikkat ettiğiniz şey sizin o ürünü gerçekten kullanıp kullanmayacağınız, pazar günleri plan yapmayı sevmezsiniz çünkü o günü kendinize göre planlarsınız. genelde evde dinlenme ve ailenizle vakit geçirmek olur; asla kramponunuz maviden başka renk olmamalı, size kötü şans getireceğine inanıyorsunuz." Ona karşı bende gözlerimi ondan ayırmadan sözlerimi sonlandırdığımda herkes etkilenmiş, Turgut Bey ise oldukça memnun bir şekilde başını sallıyordu.
Kağan mı?
Arkasına yaslanmış keyifle bana bakıyordu, "Seni ilk defa görmüş olmasam beni yakından tanıyor olduğunu düşünürdüm."
"İşim bu Kağan..."sustum, sessizce tekrarlamak zorunda olduğum kelime canımı acıtmıştı, "Kağan Bey." Eskiden deli oğlanımdı, şimdi ise aramızda kocaman uçurum ve kenara iliştirilmiş bey sıfatı.
Ben sustuğumda biraz daha süren konuşmanın sonunda kimsenin şaşırmayacağı şekilde dilinden benim ismim döküldü, "Pera senin menajerim olmanı istiyorum." Büyük bir hata yaptığımı biliyorum fakat bu işi alamazsam işimden ve bütün mal varlığımdan olacağım.
Yapılan konuşmalar sonrasında detayları konuşmak adına benim odama geçsek de asıl detaylar bunlardan fazlasıydı. Odanın kapısı üzerimize kapandığında ortamı buz kesti ve o buz kırıkları vücudumuza saplandı.
"Beni özledin mi kıvırcık?" Uzun süredir duymadığım kelime bedenimin kaskatı kesilmesine sebep oldu, o oturduğu koltukta ayak ayak üstüne atmış dururken ben kapıya yaslanmış nefes alabilmeye çalışıyordum.
Susmadı, "Çok hevesliydin benim menajerim olmak için." Dedi. Ben sessiz kaldıkça sesi ciddileşti ve koltukta doğrularak açtığı bacaklarının üstüne dizlerini koydu: “Ne oldu, bülbül gibi şakıyordun biraz önce. Dilini mi yuttun yoksa?"
Gözlerimi açtığımda bedeni ile yüzü de bana bakıyordu.
Güçlü ol Pera!
Ona yenilemezsin!
Duruşumu dikleştirdiğimde omzumu geri attım ve sakince sordum: "Neden geldin?"
Rahatlamıştı, "İyi bir teklifti, bende kabul ettim." Dedi, söyleyeceği yalanı öncesinde kafasında kurduğu o kadar belli idi ki!
"Kağan, neden?" Israrım onu ayağa kaldırmıştı, bir nefeslik mesafe bırakana kadar bana yaklaştığında diken üstündeydim. "Sen Galatasaray'dan nefret ederdin." Diye fısıldadığımda burnundan soluduğunu gördüm.
"Senin için gelmiş olmamı ne kadar çok isterdin değil mi?" Parfümü burnuma doldu ve ben kokusunda mest olmuştum, ona cevap vermem gerekirken ben kaçak nefeslerle biraz daha kokusunu almaya çalışıyordum.
"Benim için geldiğini biliyorum." Benden uzun olduğu için kafamı kaldırdığımda yüzünde belli olan nefretini hissettim, öylesine soğuktu ki bakışları öylesine nefret dolu...
“Quantum Menajerlik ile çalışmak için tek şartım sendin. Gerisi teferruat işte.” Umursamaz tavrı ile göz devirdiğinde ona bakıyordum. O ise masada duran Sumru ile fotoğrafımızın olduğu çerçeveyi inceliyordu.
“Kağan, git.” Çekinerek söylediğim sözün sonunda Kağan’ın kahkahası odayı sarstı ama o kahkaha etrafa öfke saçıyordu. “Daha yeni başlıyoruz, Kıvırcık.” Elindeki çerçeveyi bırakıp kapıya yöneldiğinde, "Ha, artık kramponlarım mavi değil, hayatımı tek şeye bağlamamayı öğreneli çok oldu." Dedi. Tuttuğu kapı kulpunu indirdi ve kapıyı açarak odadan uzaklaştı. Kapıyı kapatması ile yaşadığım sinir krizine karşı duramadım ve arkasından hızla çıkarak merdivenlerden çatı katına çıktım: hava soğuk olduğu için yüzüme çarpan rüzgâra aldırmadan açık alana geldiğimde ellerimi korkuluğa dayadım ve avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. İçimde kocaman bir tufan, zihnimdeki düşünceler bir oraya bir buraya çarparken fiziksel acılara neden oluyor.
Canım acıyor!
Bağırmama hıçkırarak ağlayışlarım eşlik etmeye başladığında, "Allah'ım n’olur bana yardım et." Diye göğe bakarak yalvarıyordum. Ne ben Leyla ne de o Mecnun! Biz onunla asla birleşemeyeceğiz ve o bunu asla bilemeyecek, bir umut diyecek ama bu yükü tek başıma taşımak artık zor geliyor. Ondan uzakken yaşamak kolaydı, şimdi nefesi tenime kezzap, sözleri kalbime zehir...
Omzunda hissettiğim el, "Pera!" Diye seslenişinden sesinin de tanıdık olduğunu anlamıştım. Kafamı kaldırdığımda ise Kağan'ın abisi Alparslan abiyi görmüştüm. Kağanın aksine kirli sakallı, esmer yeşil gözlü yapılı bir adamdı. Zaten Kağan annesine, Alparslan abi ise babasına benziyor derdi herkes.
"Alparslan abi!' diye attığım nida ile ilk şaşkınlığımın ardından gözyaşlarımı silerek dik durmaya çalıştım. "Ona bunu yapmamasını söyledim ama dinlemedi."
"Sorun değil, bir gün bu karşılaşma olacaktı." İç çekerken yaşlı gözlerle ona bakıyordum.
Tedirgindi, elini omzuma koyduktan sonra, "Ona anlatacak mısın?" diye sordu lakin neyi anlatmam gerek idrak edememiştim.
Şaşkınlıkla sordum: "Neyi?"
"Yaşadıklarını, neden terk etmek zorunda kaldığını?"
"Sen?"
"Her şeyi biliyorum kardeşim. Biliyorum bunun acısı çok zor, biliyorum ki bu işler bunu daha da çok zorlaştıracak fakat bunu ona anlatırsan hem öldürür hem ölür." Alparslan abi her şeyin farkında idi ve bir kadın için bu yükün ne kadar zor olduğunu bile bile susmuş ve hala kardeşini düşünüyor ve onu koruyordu. Bunu anladığımda sadece gülümsemekle yetindim çünkü ona ne söylemem gerek bilmiyordum.
"Aslında senden bunu rica etmek istemiştim, ona hiçbir şey söyleme olur mu? Bir abi olarak bunu senden istemek zorundayım, kardeşimi kaybetmek istemiyorum."
"Söylemem, söyleyemem zaten fakat o vazgeçmeyecek."
"Evleneceksin zaten, o zaman bilse de bir şey değişmez." Sustum, herkes evleneceğimi sanarken ben beni aldatan bir adamla nasıl tekrar barışacağımı bilemiyorum.
"Yaptığın bu fedakarlığı unutmayacağım, kendine iyi bak kardeşim." Alparslan abinin arkasından öylece bakarken bir boşluk daha hissettim. Kağan'ın ne olursa olsun yanında olan bir ailesi, bir abisi vardı. Bana ise hep yükler yüklenmişti, "Pera halleder." Demişler ve ben her şeyi elime yüzüme bulaştırmıştım.
Artık üşüdüğümü fark ettiğimde kendime çeki düzen vererek yeniden odama dönmüştüm. Bora için gelen reklam maillerini tek tek okumuş, swot analizi sonucu birkaç tanesinin bizim açımızdan olumlu olduğunu gördüğümde bir kopyasını çıkararak Bora okusun diye ona e-posta atmıştım.
İş başka, aşk başka!
Maili atışımın üçüncü dakikasında kapım çaldı ve gir demem ile kapıda Bora göründü, "Girebilir miyim?" Sesi mahcuptu, şirket ortamında olduğumuz için onlara koz vermemek adına, "gir." Dedim ve girmesi ile gözü etrafta sabah gönderdiği laleyi aradı, çöpün içinde görmesi ile ise söylenerek yüzünü sıvazlamıştı. Ona bakmadan bilgisayarım ile ilgilenirken, "Neden geldin?" diye sordum.
Anlık kafamı kaldırdığımda göz göze gelmiş ve onun bana sinirle harmanlanmış gülüşüne denk gelmiştim. "Tebrik ederim hemen yeni gelen futbolcuyu kapmışsın, beni şutlamak için hazırlık mı yoksa?"
Ona olan öfkeme yenildiğimde bilgisayarı kapatarak yüzümü ona döndüm ve ona karşı hiçbir mimik oynatmadan sordum: "Ne söyleyeceksen söyle ve git."
"Konuşmak için, bizim için geldim. Malum telefonlarım açılmadığı için…” O iğneleyici sözlerini sonlandırdığında elim ile yüzümü kapatarak hafifçe gülmüştüm eğer gülmeseydim onun üzerine atlar ve boğardım.
"Beni en yakın arkadaşımla aldatan adam konuştu."
"Sana açık olmak istiyorum güzelim." Durdu. "Güzelim?" Yargılayıcı ses tonumu fark ettiğinde nefes aldı ve devam etti:" Seninle birlikte olamam dediğinde tamam dedim fakat bende erkeğim ve isteklerim var. Onunla duygusal bir şey yaşamadım, sadece birkaç kez birlikte olduk o kadar." Hiç teklemeden, sanki normal bir şey gibi anlattığı şeyler karşısında kanımın bedenimden çekildiğini hissetmiştim. Bora’ya kör kütük âşık olmasam dahi onunla evlenmeyi göze alacak kadar güven duygusu inşa etmiş ve onun gözümün önünde yıkıldığını görmek sancılı bir hissi doğurmuştu. Şimdi içimdeki sancı dışıma vurmasın diye oldukça büyük savaşlar veriyordum.
Yutkunarak bu hissi biraz daha içime ittim ve eskiden yüzüğüm olan parmağımla oynamaya başladım: “Neden o?” Ebru benim İstanbul’daki tek arkadaşımdı, o spor muhabirliği yaparken bir maçta tanışmış v e arkadaş olmuştuk, nereden bilebilirdim ki nişanlım ile yatacağını…
"Pera hata yaptım kabul ediyorum ve affettirmek için elimden geleni yapacağım diyorum. Neden bir kez olsun bana şans veremiyorsun?"
"Şans hak edene verilir, bitti." Onun son çırpınışlarını sakince izliyor ve ilk defa beni manipüle edemediğini hissediyordum. Ona kırgındım, ona bağırıp çağırmak istiyordum fakat bunları yaparsam tekrar dönüşüm olmaz ve kendimi Trabzon’da bulabilirim. Trabzon benim hem hasretim hem hapsim… İnsan nasıl hapishanesine özlem duyar bilmiyorum. Gerçi ben hep bana acı veren şeylere özlem duyuyorum. Aklıma Kağan geldiğinde odağımı ondan Bora’ya çevirdim.
"Bitti mi?" diye sordu.
"Bitti." Sinirle ayağa kalkması ile çalan kapıdan içeri giren patronumdu. Mütevazi bir tavırla, "geldiğini duydum, selam vereyim dedim." Diyerek Bora’ya elini uzattı. İkisi selamlaştığında biraz son maç hakkında konuşup konu bizim ilişkimize geldiğinde, "E çocuklar düğün tarihi belli değil mi artık?" Diye sordu.
Gerginlikten yumruk yaptığım elim öylece kitlenmiş kalmışken Bora tehditvari bakışları ile beni kesiyordu. "Bende sizinle..." Diye başladı söze, devam etmek için gözlerimin içine bakıyordu ve ne olacaksa olsun diye düşünerek sustum.
"14 Haziran’da evleniyoruz, tarihi haber vermek için gelmiştim bende” dedi. Beklediğim sözlerin bunlar olmaması şoka sokmuş gözlerim fal taşı gibi açılmışken masanın kenarında duran su bardağını görmemiş ve yere düşürmüştüm. Gürültü ile gelen kırılma sesi hepimizin odağını değiştirdi ve Bora yapmacık samimiyeti ile yanıma gelerek, "Bir şey oldu mu hayatım?" Diye sordu.
"İy-iyiyim hayatım, heyecandan düşürdüm, inanıyor musunuz 14 Haziran’da evleniyoruz." Masanın altından ayağına sertçe basarken 14 Haziran sözüne bastırarak sonlandırdım sözleri.
"Çok mutlu olun çocuklar, ben sizi daha fazla tutmayayım." O odadan çıkarken Bora'da ceketini alarak nefes almadan çıkmıştı odadan, "görüşürüz hayatım."
"Hayatını sikip eline vereceğim senin." İçten içe söylenirken Bora'nın neden böyle yaptığını anlayamamıştım, 14 Haziran, me yani altı ay sonra ben bu adamla mı evleneceğim yani!"
"Tam bir saçmalık." Kırık camlara basarak oturduğum koltukta pusmuş bugünün karmaşıklığı ile bütün enerjimi yitirmiştim. Mesai bitimine kalan üç saatte ise sadece oturmuştum. Ne işime odaklanabiliyordum ne de başka bir şeye. Tek düşündüğüm Kopamadığım sevdam, Kağan; kurtulamadığım nişanlım, Bora...
Demiştim, Bora ile yapacağım evlilik mantıklı bir evlilik... Aldatılma kısmını saymazsak!
Babam da annemi defalarca aldatmıştı, annem ise her defasında babamı affetmişti. babaannem hep, "Biraz kadınlığını kullan, yoksa tabi aldatır adam." Derdi. Onlara göre babam haklıydı, peki Bora? Anneme Bora'nın beni aldattığını söylesem yine evlenmemi ister miydi, o da bana kadınlığını kullan der miydi acaba?
Galiba bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim!
Mesai saatim dolduğunda kendimi şirketin dışına zor atmıştım, günün yorgunluğu ile ilk yapmak istediğim eve gidip uyumak olsa da bugün psikolog randevum olduğunu biliyordum. Öncelikle onun ofisine doğru yol aldığımda yağmur hafif hafif çiselemeye başlamış ben ise silecekleri çalıştırmış öylece trafikte akıp gidiyordum, yarım saate yakın yol süresinin ardından ofisinin önüne geldiğimde arabayı otoparka park ederek katına çıktım ve asistanının yönlendirmesinin ardından içeri girdim. Duru, benden üç yaş büyük kariyerinde emin adımlarla giden Sarı saçlı mavi gözlü tam bir Çerkez kızıydı. İsmi gibi dupduru, insanın içinin huzurla dolmasını sağlayan bir kadındı.
Odasına girdiğimde beni samimiyet ile karşılamış ve günlük meselelerden bahsetmiştik, ardından ona adatıldığımı öğrendiğimi, bundan şüphe duyduğumu biliyordu, öğrendi ve ondan bile ismini gizli tuttuğum eski sevgilim ile karşılaştığımı ona anlattım.
"Eski sevgilini yıllar sonra görmek sana ne hissettirdi?" Bana sakince sorduğu bu soru omuzlarımın çökmesine, kalbimin sıkışmasına sebep olmuştu. Bugün onunla ilk karşılaşmamız aklıma geldiğinde bedenim alev alev yanmaya başladı. Sadece ona sarılmak, iki dudağının arasında dakikalarca nefessiz kalmak ve belki de parmak uçlarının tenimde yollar çizmesini istiyordum. Bu arzularımı dile dökemediğim için dakikalarca sustum ve buğulanan sesim ile: " Korku." Diye fısıldadım.
Defterine not aldıktan sonra sakince sordu: "Neden korktun?"
"Sanki bütün geçmişim karşıma dikilmişti ve ben onlarla yüzleşmekten korktum. Oradaydı ama ona dokunamazdım, onu öpemezdim, onun kokusunu içime çekemezdim.” Gözümden dökülen birkaç damla yaşın arkasına saklandım ve sustum.